Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hukuk devletinde “vatansever çeteler” olmaz...

Çetelerin adını aklımızda tutmakta zorlanıyoruz. Her gün yeni bir çete ortaya çıkıyor, çıkarılıyor.

“Umraniye çetesi” adı belleğimize yerleşmişken, ortaya çıkan en sonuncu “çete”nin tumturaklı bir adı var:“Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi”. Bu, isim bana hiç yabancı değil. Yaklaşık bir yıl öncesinden, bana gönderilen sayısız elektronik posta arasında yer alan ve bu imzayla yayınlanan açıklamaları okuyordum. Bir “paramiliter” örgütlenme olduğuna ilişkin hiçbir kuşkum yoktu. Tıpkı, “Kuvay-ı Milli” sıfatını kullanan dernekler gibi. Zaten, son soruşturmada tutuklananlar, bu ikisi arasında bir “organik bağ” olduğunu da ortaya koyuyor.

Bu “paramiliter” örgütlenmelerin, Tandoğan-Çağlayan vs. mitingler dizisiyle ilişkileri de hafif hafif kendisini belli ediyor. Bu mitinglere ilişkin, katılanlardan ziyade “organizatörler”i vurguladığımız vakit, bazıları pek sinirlenmişti ama gelişmeler, “iyi niyetli ve asabi katılımcılar”dan ziyade, bizi haklı çıkarıyor.

Söz konusu mitinglere iliştirilen “yeni orta sınıflar” gibisinden “sosyolojik-bilimsel sos”a karşılık, bizim bu mitinglere ilişkin değerlendirmemiz, bunların “faşizmin ayak sesleri” olduğu idi. Şimdi, bu mitinglerin ardında “paramiliter parmaklar” ortaya çıktı. Gerçeklerin “bulaşık makinası”, böylece “yeni orta sınıflar” başlıklı “sosyolojik-bilimsel sosu” temizleyiverdi.

Birbiri ardından tesbih taneleri gibi adli soruşturmaya konu olarak ortaya saçılan “çeteler”in mensupları arasında ortak noktalardan biri, bunların bir bölümünün eski subay ve astsubay olmaları. Genelkurmay’ın konuya sadece ele geçirilen “cephanelikler” açısından bir “adli soruşturma” kapsamında değil, TSK bünyesinin niçin diğer herhangi bir başka kuruma oranla,bu tür bireyleri niçin daha fazla ürettiğine ilişkin olarak “eğitim kapsamı”nda yaklaşmasında yarar var.

2003-2004’den beri “vatanseverlik-vatan hainliği” kavramlarının “siyasal söylem”in merkezine yerleştirilmesi ve gelişigüzel ve “bölücü” ve “ayırımcı” bir yaklaşımla kullanılır olmasının, bu tür çetelerin üremesi ve faaliyetleri için uygun bir “iklim” yarattığına kuşku yok.

Bundan iki yıl önce, Kıbrıs ve Annan Planı’na ilişkin olarak bir “karargah”ta hazırlanan ve basına sızan “vatan hainleri” listesinde, KKTC’nin kuruluşunda baş rolü oynamış, eski Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in bile adını görenlerin dudakları uçuklamıştı. “Vatan hainleri” böylesine münasebetsiz çalışmalarda adı geçen, bu ülkenin “sağduyulu insanları” olursa, “vatanseverler”in de, son çete soruşturmasında olduğu gibi “dolandırıcılar” ve “katil adayları” olmasında şaşılacak bir yan olmaz.

 

***     ***    ***

 

“Vatanseverlik”, bir “mertebe” olmadığı gibi, hiçbir meslek mensupluğuna ait bir “imtiyaz” da olamaz. Örneğin, ben, hiçbir genelkurmay başkanı ya da kuvvet komutanının veya bir cumhurbaşkanı ve başbakanın, bir siyasi parti liderinin, bir bakanın, bir milletvekilinin, benden daha “vatansever” olabileceğine inanamam, inandırılamam.

Hiçbir hasbelkader kazanılmış görev sıfatı, o sıfat sahiplerini benden daha “vatansever” yapamaz. Sıfatlar, sadece o sıfatlara sahip kişilerin, belirli bir dönemdeki “toplumsal görev dağılımı”ndaki görev tanımlarını ve yetkilerini belirlerler. “Vatanseverlik ölçüleri”ni değil.

Dolayısıyla, bu konu tartışılmaz; ben de “vatanseverliğimi” tartışmam ve tartıştırmam.

Bu böyle olduğu içindir ki, ben ve benim gibileri, “Vatansever Kuvvetler Güçbirliği” gibi örgütlenmeler içinde göremezsiniz. Kimse benden daha “vatansever” olamayacağı, yani bu isim altında var olma ihtiyacı duymadığım ve ayrıca kimseye “vatan haini” gözüyle bakmadığım için.

Bu gibi şatafatlı isimlerden medet umarak kendilerine anlam kazandırmak isteyenler, ister istemez, kendi vatandaşlarının bir bölümüne karşı saldırgan amaçlar güderek, çeteleşirler ve kendiliğinden “bölücü”, yasa dışı bir faaliyetin unsurları haline gelirler.

Türkiye, son haftalarda, en yetkin gözlemci ve analizcileri bile şaşkınlığa uğratacak bir “profil” çiziyor. Büyüme oranı, yüzde 5 tahmininin üzerine çıktı, yüzde 6.7 olarak belirlendi. Enflasyon, beklenenden daha düşük oranda çıktı. Yüzde 8,5 dolayında ve daha da düşme eğiliminde.

Makro ekonomik göstergeleri, böylesine düzgün gözüken bir ülkede, nasıl oluyor da, siyaset ortamı, artan ölçüde “şiddete dayalı söylem”le süsleniyor ve hababam “çeteler” ortaya çıkartılıyor?

 

***         ***        ***

 

Bu sorunun dikkate değer bir yanıtını, bana birkaç değişik kaynaktan “Türkiye’nin en parlak, en iyi ekonomisti” diye tanımlanan, bir süredir elektronik posta bağlantım bulunan, yeni tanıdığım bir genç uzmandan dinledim. “Türk ekonomisi son dört-beş yıl içinde ergenlik çağını aştı. Yüzündeki sivilceler de geçti. Şimdi kaslarını güçlendirme, vücudun gelişmesi döneminde. Siyaset ise, çocukluktan çıkamadı. Tüm çocukluk hastalıklarına kapılıyor. Korktuğumuz, çocukluğunu atlatamamış siyasetin, ergenlik dönemini aşmış ekonomiyi aşağı çekmesi, kendine benzetmesinde. Bu, Türkiye’nin felaketi olur...”

Bir de “küresel dinamikler”le beslenen ekonominin, siyaseti “yukarı çekmesi”, kendisine göre ayarlaması ihtimali mevcut. Bu “iyimser” senaryo.

Bunun gerçekleşmesi, hükümetin, “çeteleşme”nin üzerine kararlılıklı gitmesi, -yani Şemdinli’de yaptığını yapmaması- gittiği yere kadar gitmesi ve bu çeteleşmeyi deşmesi, ardındaki tüm bağlantıları ortaya çıkartma kararlılığını göstermesi ile gerçekleşebilecek.

Seçimlerin selameti de, seçimlerden sonra ortaya çıkacak Türkiye’nin esenlikli geleceği de, herşeyin üzerinde buna bağlı: Devletin, çetelerden temizlenmesine, bir “hukuk devleti” haline gelmesine...

X