Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hrant Dink davası: Türkiye’de rejimin tomografisi...

Türk adli tarihinin en önemli davalarından biri dün İstanbul’da başladı. Adı “Hrant Dink davası”.

İstanbul Beşiktaş’ta mahkeme çevresi, davanın özelliği ve önemini yansıtan görüntülere sahne olmuştu. Öbek öbek çevik kuvvet ekipleri, olağanüstü güvenlik önlemleri, yerli-yabancı basının önde gelen muhabirleri, televizyon araçları ve Barbaros heykelinin bulunduğu Beşiktaş iskelesinin önünde pankartlarla toplanmış olan 1000 kişilik bir topluluk.

Hrant’ın cenazesindeki 200 bin kişinin yanında, aradan geçen yaklaşık yarım yıldan sonra, sayıca hayli mütevazi sayılabilecek bir topluluk. Ama, Hrant’ın cenazesi, nasıl milyonlarca insanı temsil ediyorsa, Beşiktaş’ta toplanmış 1000 kişinin de, cenazede Osmanbey-Yenikapı arasındaki uzun güzergahı yürüyen 200 bini kişiyi temsil ettiğine kuşku yoktu.

Sorun, sayılarda değildi. Yakın tarihin en önemli “siyasi cinayeti”ne duyarlılığın ölçüsüyle ilgiliydi. Hrant Dink, nereden baksanız, tüm eşsiz özelliklerinin yanı sıra, kurucusu olduğu Agos gazetesiyle, ülkemizin basın yaşamına adımını atmış, yıllardır hemen her televizyon kanalında görünmüş bir meslektaşımızdı. Meslek camiasının en üst mevzilerine yerleşmiş insanların, gazete sahipleri, genel yayın müdürleri, baş yazarlar, köşe yazarları, bunların “ilk duruşma”da ne kadar ve nasıl görünecekleri, esaslı bir ölçü teşkil edebilirdi. Böylelerinin sayısı ise azdı.

Şunu söylersek, meramımızı daha iyi ifade etmiş olabiliriz: Ufuk Güldemir’in cenazesine katılanların, bunların büyük bölümünün, dün “Hrant Dink davası”na gelmeleri isabet olurdu.

Aynı durum, ülke yöneticileri açısından da söz konusuydu. Türkiye’de devletin içinden “derin devleti” temizlemek, Türkiye devletinden söz edildiğinde “derin devlet” sözcüklerinin siyaset sözlüğümüzden çıkartılıp, Türkiye’yi tartışılmaz bir “hukuk devleti”ne yönlendirmek için “Hrant Dink davası” ele geçmez bir fırsat sayılmalıydı.

Zira, savcı iddianamesi “suç işlemek üzere örgütlü çete oluşturmak” üzerine dayanıyordu. Bu, “Hrant Dink davası”nı basit bir “cinayet davası” olmaktan çıkartan, ona bir “siyasi dava” niteliği kazandıran bir zemin oluşturmuştu. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bir “hukuk devleti” haline gelmesini amaç haline getirmiş siyasilerin de dün Beşiktaş’ta olmaları gerekliydi.

Hrant Dink davasının avukatları, günlerdir televizyon ekranlarında, soruşturmanın eksikliği üzerinde duruyorlar. Güvenlik birimlerinin, cinayet işleneceğinden haberdar olmalarına, bunların içinde yer alan bazılarının sanıklarla bağları olduğunun ortaya çıkmasına rağmen, görevlerini gereğince yerine getirmediklerini, bazı delillerin saklandığını vurguluyorlar.

Davanın gidişatı, Türkiye’nin ne yöne gittiğini ortaya çıkartacak.

Mahkeme kapısında, dava ile görüşlerime soran bir yayın organına söylediğimi burada da tekrar edeyim: “Hrant Dink davası, Türkiye’de rejimin tomografisini çekecektir”...

Davayı, uluslararası çevreler de önem vererek, yakından izliyorlar. Örneğin Human Rights Watch’ın, yani uluslararası insan hakları izleme komitesinin değerlendirmesi, davanın, “Türk yargısının bağımsızlığına ilişkin kritik bir sınav” olacağı yönünde. Değerlendirme, “Türk yargısının, cinayetle bağı olan veya ihmali bulunan güvenlik güçleri mensuplarını da sorumlu tutması gerektiğini” belirtiyor.

“Hukukun üstünlüğü” kavramı zaten bu demektir. Sıradan vatandaş ile devlette sorumluluk üstlenmişlerin, hukuk kuralları karşısında “eşit olması”, birine uygulananın, diğerine aynen uygulanabilir olması demektir. “Hukukun üstünlüğü” ilkesine uyan devletlere, “hukuk devleti” adı verilir, bunlar, kendileri gibi olmayanlardan, bu nitelikleri ile ayrılırlar.

Kastettiğimiz de bu zaten; “Hrant Dink davası, Türkiye’de rejimin tomografisini çekecek”...

 

***           ***           ***

 

BBC’nin değerlendirme yazısında ise, Hrant Dink’in bir cinayet sonucu gelen ölümünün, Türkiye’de “ifade özgürlüğü ve milliyetçilik” üzerine projektör ışıklarını çevirdiğine değiniliyor.

Öyle. Hrant Dink’in öldürülmesi, şu an içinden geçtiğimiz ve nasıl, ne şekilde çıkacağımızı hiç kimsenin tam bir netlikle kestiremediği “siyasi kriz geçidi”ne Türkiye’yi sokan olaydı. Bu cinayet, Türkiye’yi görülmemiş ölçüde “kutuplaştırdı”. Hiç kimse, 2007 Türkiye’sinin Ocak ayında, 200 bin kişinin “Hepimiz Ermeniyiz” pankartı eşliğinde, sessiz bir infilak yaşayacağını kestiremezdi.

Elbette, o pankart, bir “metafor” idi. Hrant’ın cenazesinde yürüyen on binlerce kişi, aklından hiçbir zaman Ermeni olmayı geçirmeyen ve geçirmeyecek Türkler idi. Onlar, “çoğulcu”, çok renkli, farklılıkları içinde barındıran, farklı kimliklerin özgür biçimde var olacakları, demokratik bir Türkiye düşleyen insanlardı. O yüzden, o “metafor” onların bu “rüya”larını yansıtmaktan başka bir anlam taşımıyordu. Onlar, 20.yüzyıla dek, Türk kimlikleriyle barışık yaşamış, 21.yüzyılın Türkleriydiler.

Cinayet, başka tip Türklerin de varlığını ortaya çıkarttı. “Türk” kavramını ve Türklüğü, başkalarının reddi üzerine inşa eden, kompleksli, bağnaz, içe dönük, paranoid, şizoid bir Türk kimliğinin inşası peşinde seferber olanları, en çarpıcı şekliyle.

“Hrant Dink davası”nın dünkü ilk duruşmasında, bunların da “prototip”leri göze çarptı. Hrant Dink’in eşi, çocukları ve kardeşleri, acılı bir ailenin mensupları, mahkeme binasına gelirken, “Hepiniz Ermenistan pasaportu taşıyorsunuz” diye –bu doğru da değil üstelik- bağıran, çağıran, Hrant Dink’in kardeşine, celseye girmek üzere omuz atmaya kalkışan bir sanık avukatı gördük. Avukatı böyle olan bir sanığın neler yapabileceğini tasavvur etmek pek zor değildi. Bir vatandaşımızın “arkadan vurularak” öldürülmesini, “Türkiye-Ermenistan savaşı” gibi algılayan ve bundan adeta mutluluk duyan bir zihniyet.

Duruşmayı izlemeye gelen Ermeni vatandaşlarımızın yanına gidip, “Biz Türk’üz” diye fısıldayanlar.

Hrant Dink cinayeti, Türklerin farklılaşmasının en çarpıcı göstergesi olması bakımından, sadece adli ve siyasi tarihimiz değil, “toplumsal tarihimiz” açısından da önemli bir “katharsis” değerindedir ve o yüzden, tekrar edelim, bu “Hrant Dink davası, Türkiye’de rejimin tomografisini çekecektir”...

 

***           ***          ***

 

Hrant Dink cinayeti ve Hrant Dink davası vesilesiyle tanık olduğumuz, “Türk farklılaşması”nın “faşizan yanı”, Türkiye dışına çıkıldığı anda, tıpkı konvertibl olmayan bir para gibi değerini kaybediyor. İçinde yaşayan bir avuç gayrımüslime karşı azgınlaşabilen bu “faşizan Türk sunumu”, kendisini bir de “anti-Kürt söylem” üzerinden inşa ediyor. Bu da, böylelerini Türkiye dışında daha da büyük sıkıntıya sokuyor.

Son çarpıcı örnek, Sosyalist Enternasyonal’deki Deniz Baykal. Türk kamuoyu, Sosyalist Enternasyonal’daki Deniz Baykal performansını, Sabah ve Zaman gazeteleri dışında, Cenevre’den Ankara’daki diplomatik muhabirlere açılan telefonlarla oluşturulan haberlerden öğrendiler.

Oysa, Sosyalist Enternasyonal toplantısının sonuç bildirisinin Deniz Baykal’ın konuşmasının tam ters yönünde çıktığını öğrendik, biliyoruz. Pek bilmediğimiz ayrıntılar da internet sitelerine dökülmeye başlandı. Örneğin, Dönem Başkanı, eski Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu’nun–Türkiye’ye dost bir siyasetçi olarak bilinir- Celal Talabani’yi “Sosyalist Enternasyonal’inen eski demokratı ve özgürlük mücadelecisi” olarak tanıttığını bizim basında okumadık.

Keza, Baykal’ın konuşmasından sonra, Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı’nın “Sana söylüyorum Deniz Baykal, Irak’a saldırının sizi felakete götüreceğini, Irak’a da bela getireceğinizi bilmen gerekiyor. Tüm dünyayı karşınıza alırsınız” dediğini, Celal Talabani’nin “Irak, PKK sorununun çözümü için ırak, Türkiye ve Amerika arasında oluşturulan 3’lü komisyonda yer alıyor. Fakat, çok ilginçtir ki, bu komisyonu şimdiye kadar Irak heyetinde birinin Kürt olduğunu gerekçe gösteren Türkiye toplayamamıştır. Irak’a böyle davranırsa, hiç ilişki olmayacaktır demektir. Çünkü, Irak Devlet Başkanı Kürttür. Irak Dışişleri Bakanı da Kürttür” diye konuştuğunu da, bizim basından öğrenemedik.

Bunlar, doğru mu değil mi, onu da bilmiyoruz.

İki farklı “Türk” tanımı ve algılaması olduğunu, bunlardan birinin faşizan-milliyetçi, diğerinin ise “21.yüzyıl Türk’ü”nü temsil ettiğini ise, biliyoruz.

İkincisinin geçerliliği, Türkiye’nin geleceğinin ve esenliğinin de güvencesidir.

X