Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hrant davası ve 301; AKP’ye kefil olmak ya da olmamak...

New York’ta Waldorf Astoria otelinin salonlarında, Hillary Clinton ile Bill Clinton’un katılacağı “iftar yemeği” için ısrarlı davete, o tarihte Diyarbakır’da bulunmaya söz verdiğim için, karşı koymuştum. New York’taki o “iftar yemeği”ne Bill Clinton katılmamış olsa da, hem Hillary Clinton, hem de asıl önemlisi, Başbakan Tayyip Erdoğan katıldı.

Tayyip Erdoğan’ın da katılacağını önceden bilsem, New York’ta olmayı tercih eder miydim?

Hayır. Diyarbakır’da Diyarbakır Barosu ile Alman Heinrich Böll Vakfı’nın (Yeşil) ortaklaşa düzenlediği ve benim de konuşmacıları arasında yer aldığım, iki gün boyu süren “Türkiye’de Kürtler: Barış Süreci İçin Temel Gereksinimler” başlıklı panel, gerek içeriği, gerek katılımcıları ve gerekse Diyarbakır’da yapılması nedeniyle New York’a değişilmezdi.

Beyrut’tan döner dönmez, ayağımın tozuyla Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır, şu içinde bulunduğumuz günler açısından New York’tan daha önemli bir şehir!

Öyle olduğu öyle belli ki, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 22 Temmuz’da seçilen TBMM’nin yeni yasama yılına başladığı gün yaptığı ve “üstü kapalı muhtıra” yorumlarına yol açan Harp Akademeleri konuşmasında, Diyarbakır toplantısına atıf yaparak, “önlemler alınması” çağrısı yaptı.

Nitekim, dün Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın toplantı ile ilgili “inceleme” başlattı açıklandı.

Bütün bunlar, Tayyip Erdoğan hükümeti, Türkiye’de “demokratikleşme” ve “sivilleşme”yi savsaklamaya devam ettiği sürece –ki “söylem”i ne olursa olsun, “özde” savsaklıyor- Türkiye’nin “askeri vesayet” altına kalacağını, AB yolunun tıkanacağını, ifade özgürlüğünün –ve, kuşkusuz, din ve vicdan özgürlüğünün de- kısıtlanacağını işaret etmiş oluyor.

 

 

***            ***             ***

 

“Liberallerin AKP’ye verdiği destek ne zaman sona erer? Yoksa bu destek kayıtsız şartsız mıdır?” şeklinde, bence, “iyi niyeti kuşkulu” bir soru soruldu bir süre önce.

Aslında, “kayıtsız şartsız” destek- nerede, ne zaman, kimler arasında olmuştur ki, burada söz konusu olsun? “Liberaller” diye kastedilenlerin, AKP’ye desteği, her vakit, “kayıtlı ve şartlı” oldu. AKP, Türkiye’yi, insan hakları sicilini düzeltecek şekilde, değişim ve dönüşüm rotası olan AB doğrultusunda tuttuğu, ekonomide doğru işler yaptığı ve en önemlisi Türkiye’nin “demokratikleşmesi ve sivilleşmesi”ne katkıda bulunması “kaydıyla ve şartıyla” destek gördü.

AKP, “askeri vesayet altında bir Türkiye”yi kabullendiği noktada, varolduğu iddia edilen bu “zımni ittifak” biter. Zaten, bu “zımni ittifak”, 24 Aralık 2004 ya da daha belirgin olarak, 3 Ekim 2005’ten itibaren, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim hesaplarıyla, AKP’nin “ulusalcı-milliyetçi” hezeyanlara prim vermeye yöneldiği, bu uğurda 301 konusunda duyarsızlaştığı,bir Vakıflar Kanunu çıkarmaya beceremediği ve en acısı Hrant Dink cinayetine giden yolun taşlarını döşediği sırada çözülmeye başlamıştı.

Geceyarısı “askeri müdahale”yle taçlanan 27 Nisan “anti-demokrasi günü”, söza edilen bu ittifakın temelini attı ve o “temel” üzerinde 22 Temmuz görkemli “demokrasi zafer takı” yükseldi.

Açık konuşalım; “liberaller” diye nitelenenler, “Türkiye Malezya mı olacak?” hezeyanlarıyla “siyaset mühendisliği”ne soyunanların istediği türden ve Genelkurmay’a “cephane” sağlamak üzerine kurgulanan bir “AKP eleştirisi”ne hiçbir zaman girmeyecekler. Onlar için iki ölçü var?

    Hrant Dink davasında takınılacak tavır;Hrant Dink cinayetinin asıl “azmettiricisi” olan başta 301, TCK’nun anti-demokratik maddelerinin bir an önce iptali ya da değiştirilmesi.

Bu ikisini yapmayan veya yapmayacak olan AKP iktidarı ile “liberaller” diye nitelenlerin “siyasi işbirliği” sona erer.

AKP’nin tavrı yüzünden bu “ihtimal”, pek de uzakta durmuyor..

 

***       ***       ***

 

Hrant Dink cinayetinin önceki günkü duruşması, “adaletin gerçekleşeceği”ne dair umutları sarstı. Bu davanın, bir yandan “Türkiye’nin demokratik rüştünü ispat”, diğer yandan da bu alçakça cinayet kendi iktidar döneminde işlenmiş olduğu için “AKP’nin namus davası” olduğunu daha önce vurgulamıştık. Görüldüğü kadarıyla, dava, kötü gidiyor.

Ne kadar saklansa da, ortaya çıkan bulgular, Hrant Dink’in öldürülmesini planlayanların, bilenlerin, bile bile cinayeti önlemeyenlerin “devlet aygıtı” içinde yer aldıklarını ve hatta o günden bu yana “taltif” ve “terfi ettikleri”ni gösteriyor.

Bu göz göre göre kepazelikle nereye, nasıl yol alınabilir?

Hrant Dink davası günü yayınlanan Referans’ın manşetini hatırlıyor musunuz? “Askerden 301. Madde, vakıflar ve Kıbrıs’ta ‘frene basılsın’ uyarısı” idi. Barçın Yinanç’ın haberi, “Genelkurmay Başkanlığı Plan ve Prensipler Dairesi Başkanı Korgeneral Hilmi Akın Zorlu’nun 17 Eylül’de Ankara’da yapılan toplantıda Genelkurmay Başkanı’ndan onaylı bir metin okuduğu ve TCK 301 ve Vakıflar Kanunu’na bu dönemde girilmesini doğru bulmadıklarını söylediği” kaydediliyordu.

Aynı haberin bizce daha önemli bölümü şurası:

“17 Eylül toplantısının hemen akabinde yapılan Reform İzleme Grubu toplantısı, reformlara hız verileceği beklentisindekilerde büyük hayal kırıklığı yaratmış durumda... 301.maddenin değiştirilmesine ilişkin olarak, toplantıya katılan İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin büyük direnç gösterdi. Her iki bakan da mevcut haliyle yasanın değiştirilmesi yanlısı olmadıklarını kesin bir dille ifade ettiler.”

AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu üyesi, Türkiye’ye dost Olli Rehn, “301 anahtar madde. Kaldırılmaması için bahane kalmadı. Kaldırılmadan veya değişmeden Türkiye’nin üyeliğini öneremem” dedi.

Hrant Dink davasında “polis devlet”leşen, “ifade özgürlüğü ölçüm aleti” haline gelen 301 konusunda kımıldamayan, AB rotasında “askeri vesayet”e boyun eğen bir Tayyip Erdoğan hükümetine de, “biz”, ilelebed kefil olamayız.

X