Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hoşgeldin sevgili depresyonum

Bu manyak arada sırada gelir, beni yoklar. Aslında ben onun geleceğini, estirdiği rüzgârı, o gelmeden en az bir ay kadar önce çakozlarım. Çakozlarım da biliyor olmayı, gelmek üzere yola çıktığını bir türlü kabullenmek istemediğimden ona istenmeyen misafir muamelesi yaparım.

“Evde yokuz efendim, tatildeyiz.”

 

“Evdeyiz ama başka misafirlerimiz var, kusura bakmayın müsait değiliz.”

 

“Misafir dediğin gelmeden arar ama değil mi kardeşim?”

 

Sonra da bakarım olmuyor, gelmeye kararlı, ne edecek edecek bir yerden hayatıma girecek, o zaman da “Tamam ya kaç kaç nereye kadar, gel senin de hesabını düzeyim, zaten fazla kalıcı olmayacaksın” der, kendilerini isteksizce buyur ederim.

 

Öncelikle bu ihtiyaç dışı ve sevimsiz depresyonun nasıl geldiğini çakozladığım bölüme değineyim.

 

1) Hastalıkların her biri sarar vücudumun dört bir yanını; karnım 9 aylık hamile bir kadına eşdeğer bir görüntüye girer. Suratım şişer, bacaklarım şişer, başım sürekli dönme dolap misali döner, döner.

 

Her yerim karıncalanır durur, hatta durmaz; sürekli karıncalı kalır. Terlemek desen şarıl şarıl, gecede uyku arası 3 pijama, 5 gecelik değiş değiş dur.

 

Kalp desen pır pır ne ki adeta fırıldak; benim pilli, limiti sınırlı kalbim bile her an hem ağzımdan hem beynimden, her yerimden fırlayacak gibi atar.

Ha bir de kaşıntı, iri bir köpiş yavrusu misali; parçalayarak kaşırım her yerimi.

 

Hadi bunlar benim depresyon halimin sadece beni bozan halleri. Peki, ya sinir durumum? Eh işte o en fenası; beni seven herkesin “Ya hu seni sevmesek, yanında bir dakika duramayız” dedikleri deli durumum.

 

Dün gece yine evde delirdiğim bir anda, yerini değiştirmiş, azca sağa kaymış bir vazoya; “Seni de alır, yere atar, parçalarım. O parçalarını daha da kimse bir araya toplayamaz” diye bağırdığım sırada kızım elinde bir papatya çayıyla gelip; “Gel annecim, azıcık dertleşelim, bana her şeyi anlatabilirsin” dedi.

 

Begüm beni biraz rahatlattıktan sonra yatayım dedim, yatağa yattım, yastıklara ne var ne yok saydım.

 

Sabah kalktım ve depresyonumun en gerektirdiği geleneksel halimi takınıp google’a girdim, her yerim şişmiş, oram buram dönüyor ya.

 

Başladım araştırmaya yine.(Her depresyonda kendime bir hastalık teşhisi koyarım)

 

Göz şiş; aaaaaaaaaaaaaa buuuuuuuuu...

 

Ayak şiş; aaaaaaaa buuuuuuuuuu...

 

Baş dönüyor; aaaaaaaaa buuuuuu...

 

Netice; ben 5 Şubat’ta kırka mok basarım, gidiciyim.

 

Depresif bir insana pek uyar mı bilemem ama can işte bu, ruhun uyuşuk, isteksiz olsa da yine de teslimiyet istemiyor bir tarafın.

 

Hoşgeldin sevgili depresyonum

 

Hemen bir hastaneyi arayıp randevu aldım.

 

Randevu alırken de bir hayli zorlandım.

 

“Hangi bölüme efendim?”

 

“Hepsine, hepsine dâhiliyeden başlayalım çek-ap diyelim, her bir şeyime bakılsın benim.”

 

Gittim bakıldı, kontrollerim yapıldı ve teşhisler;

 

1)Gözleriniz şiş; çünkü konjonktivit olmuş ve göz pınarlarınız tıkanmış. (Göz pınarı tıkanmasına stres pek eşlik edermiş.)

 

2) Karnındaki gaz tüm ülkenin doğal gaz ihtiyacını karşılayabilir valla,hahahah. (Bu doktora gıcık oldum, espri yeteneğine de hayran?!?) Bunun adı huysuz barsak sendromu. Depresyon var mı, uykularınız nasıl, stresten ne haber?

 

Allah’tan az darbeyle çıktım hastaneden. Huysuz barsak sendromum ruhum yola gelince düzelirmiş; üç beş gaz hapı yazdı doktor.

 

Gözüme gelince o biraz daha mühim; 3 damla, 3 merhem, temiz suyla bol pansuman, o da olmadı iğneyle delinip göz pınarlarımda birikenler halledilecekmiş.

 

Hastane dönüşü eve daha beter depresif geldim. Gözümle ilgili durum bana koymadı desem yalan olur. Evin kapısını klasik olarak Ivanka açtı; “Nasaasın Anşa, bak hiç bişicin yokmuş di mi?”

 

“Varrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr, var işte gözlerim…” derken ağlamaya başladım Ivanka’ya sarıldım biraz oturduk konuştuk, kalkıp aynaya baktığımda gözlerimin eski şişliği şu anki hallerinin yanında halt etmiş duruma geçmişti.

 

Sonra kızım eve gelince biraz sakinledim, onunla film seyrettik o yatınca da gece 02.00 gibi mutfağa gittim, yayla çorbası ve imambayıldı yaparken annem aradı. (Annem Avustralya’da, saat farkından ötürü uzun zamandır ilk kez konuşma saatlerimiz denk düşmekte, yani aynı anda uyanığız genelde)

 

“Selam güzel kızım nasılsın?”

 

“İyiyim annecim, sen?”

 

“Ben de iyiyim, şimdi hayvanat bahçesindeyiz, ay Ayşe bu koalalar okaliptüs yapraklarını yiyip sarhoş oluyorlar. Ne yapıyorsun, uyumamışsın yazı mı yazıyorsun yine?”

 

“Yok anne, yemek yapıyorum.”

 

“Ay Ayşe deme, yoksa depresyona falan mı girdin? Gece bu saatlerde yemek yapman senin depresif haline işarettir. Evladım tatili kesip geleyim mi? Bak şimdi merak ettim.”

 

“Hah anne, bir de sen gel tam olsun. Şaka bir yana gayet iyiyim sen merak etme, 5 güne 40 oluyorum ya bu onun stresi, eh bir de babamı, ay seni özledim. Hadi çok öptüm, keyfine bak anacım.”

 

1)Hay senin gibi depresyon denen halta, yallah git uğurluyorum seni, daha da gelme e mi?

 

 

2)Doktor dedi ki; “İstediğiniz şeyleri yapın; ne bileyim mesela yazı yazın, kitap okuyun, müze gezin, dolaşın, yemek yapın, hatta âşık olun.

 

Yazı var doktorum, yemek de, aşk desen bakacağız Veli’ye ya da yeni yaşta yenilere. Müzeye gelince; ben müze olmuşum gelip gezsinler beni, kitap desen oku oku sıktı, artık kitap yazma zamanı.

 

Not: Sizler de bana kendi depresyon hikâyelerinizi, yaşadıklarınızı ve nasıl başa çıktığınızı anlatın, hep birlikte bu köşede içimizi döküp rahatlayalım sevgili okur dostlarım.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI