Hitler’in sahte hatıra defterleri

Karnını doyurmak için yapmayacağı yoktu. Ayakkabıcı, anahtarcı, camcı, garson oldu. Hırsızlığa başladığında 19 yaşındaydı.

Sahteciliğe başladığında 29. İnsanlar öylesine cahildi ki, SS subaylarına ait diye sattığı miğfer, matara, üniforma, çizme, mektup, madalya, bayrak, ne varsa sorgulamadan alıyorlardı. İşi biraz büyüttü. Önce Hitler’in imzasını taklit ettiği sahte belgeleri, tabloları sattı, daha sonra da 9 milyon 340 bin Mark’a, hatıra defterlerini. Konrad Kujau, Almanya’da yayınlanan dünyanın ünlü haftalık haber dergilerinden Stern’i dolandırmayı başarmıştı.

1981 Şubat’ında, yuvarlak masanın etrafında dört kişiydiler. Stern muhabiri Gerd Heidemann, genel yayın müdürü Manfred Fischer, editör Peter Koch ve Felix Schmidt. Muhabir, masanın üzerine siyah deri kaplı, 21 x 29 cm Hürriyetboyutlarında, Alman gotik alfabesiyle ve elle yazılmış üç defter koydu. "Bundan 57 tane daha var" dedi. "Dr. Konrad Fischer adlı bir Doğu Alman, Hitler’in 1932 ile 1945 arasında tuttuğu günlükleri olduğunu söylüyor. 1945’te Dresden yakınlarında düşen askeri uçağın enkazındaki teneke bir kutudan çıkmışlar. Börnersdorf köylüleri bulmuş. Yayın haklarını 10 milyon Mark’a bize satmak istiyor." Müdürle editörler birbirlerine baktılar, Heidemann’ın anlattıkları doğruysa eğer, dünyayı sallayacaklardı. İstenen parayı vermeyi kabul ettiler ve böylece, gelmiş geçmiş en büyük gazetecilik hatasına doğru ilk adımı attılar.

ÜNLÜ TARİHÇİLERE GÖRE DEFTERLER HİTLER’E AİT

Stern editörleri, defterleri önce tarihçi Hugh Trevor-Roper’e gösterdiler. Trevor-Roper, İngiliz hükümetinin emriyle Hitler’in yaşamını incelemiş ve 1947’de, ünlü "Hitler’in son günleri" adlı kitabını yayınlamıştı. Hitler’in yaşam biçimi ve düşünce tarzını en iyi bilenlerden biri kabul edilen tarihçinin kuşkusu yoktu. Defterleri kaleme alan, Hitler’den başkası olamazdı.

Stern, bu görüşle yetinmedi. Yazılanları bir kez de Alman tarihçi Eberhard Jakel’e inceletti. Jakel, Alman tarihine Nazi döneminin etkisini en ince ayrıntıları ile incelemiş, bu konuda çok sayıda eser vermiş birisi olarak kararını verdi. Yazılanlar, Hitler’in kaleminden çıkmış günlüklerdi.

Stern yöneticileri, defterleri bir de Gerhard Ludwig Weinberg’e incelettiler. II. Dünya Savaşı uzmanı, Alman kökenli Amerikalı tarihçinin de görüşü aynı yöndeydi. Defterlerin bulunuşuyla ilgili senaryo, Hitler’in özel pilotu Hans Baur’un hatıralarında yer alan ve Führer’in kişisel arşivini taşıyan Yüzbaşı Friedrich A. Gundlfinger komutasındaki bir uçağın, Nisan 1945’te Dresden yakınlarında düştüğü gerçeğiyle de örtüşüyordu. Kaygılanacak hiçbir şey kalmamıştı.

Stern, bir taraftan defterlerin bir bölümünü The Sunday Times, Paris Match ve Newsweek gibi yayınlara satmak üzere pazarlığa oturdu, diğer taraftan defterleri bulan muhabir ve üç ünlü tarihçiyle bir basın toplantısı düzenledi ve hatıra defterlerini tefrika halinde yayınlamaya başladı. Günlerden 25 Nisan 1983’tü.

İYİ KALPLİ, SEVGİ DOLU BİR HİTLER

Hitler uzmanı üç ünlü tarihçi, yanılmakta haklıydı. Çünkü, Stern muhabiri Gerd Heidemann’a kendisini Dr. Konrad Fischer diye tanıtıp, defterleri veren Konrad Kujau’dan başkası değildi ve Kujau, 1960’ta az sayıda basıldığından sadece özel koleksiyonlarda bulunan, Max Domarus’un "Hitler: Nutuklar ve Beyanatlar, 1932-1945" adlı kitabından kopya çekmişti. Büyük bir Hitler hayranı olan sahtekar, Führer’in imajını negatif etkileyebilecek cümleleri atlamıştı.

Stern, defterleri yayınlamaya başladığında, ortalık ayağa kalktı. Avrupa tarihi yeniden yazılmak üzereydi. Defterlerdeki Hitler, bilinenden çok farklı, sevecen, insancıl biriydi. Yahudilerle ilgili "soykırım" olarak nitelenebilecek görüşleri yoktu. Amacı, onları yok etmek değil, Doğu Avrupa’da bir yerlere yerleştirmekti. Yazılanlar arasında, konsantrasyon kamplarından haberdar olduğunu belirtir, tek bir söz bulunmuyordu.

Tarihçiler acele etmişti. Stern dergisi, tarihçilere güvenmekte acele etmişti. Ancak derginin elindeki kanıtlar, sadece tarihçilerin görüşü değildi. İki ünlü bilirkişi de, el yazılarının Hitler’e ait olduğunu bildirmişti.

İSVİÇRELİ BİLİRKİŞİYE GÖRE EL YAZISI HİTLER’İN

Zürih polis kriminal laboratuvarının kurucusu ve 1971’e dek müdürü, yılların kriminalisti, Dr. Max Frei-Sulzer’in önündeki iş heyecan vericiydi. Zaten hayatı, heyecan veren, gazetelerin birinci sayfalarında yer bulan ve çokça tartışılan işlerle doluydu. Tıpkı Torino’daki Hz. İsa’ya ait olduğu iddia edilen kefen üzerindeki bitki polenlerini incelemesi ve kumaşın Kudüs’ten geldiği sonucuna varması gibi. Bu seferkinin konusu, bir el yazısıydı. Dr. Max, uzunca bir süredir grafoloji alanında bilirkişilik de yapıyordu. (Şimdilerde "belge inceleme uzmanı" diye tanımladığımız kişilere, 20 yıl önce grafolog denirdi. Günümüzde grafoloji denince, el yazısından karakter analizi anlaşılır.)

Max Frei-Sulzer’den istenen, bir defterin yapraklarının fotokopisi ile Alman Devlet Arşivleri’nden alınan belge fotokopilerini karşılaştırmak ve yazının Hitler’in elinden çıkıp çıkmadığını belirlemekti. 14 Ocak 1983’teki ölümünden önce son önemli bilirkişiliğinin bu olacağını nereden bilecekti. Raporu, Stern’i çok memnun etti. El yazısı Hitler’e aitti.

İsviçreli polisin yanılabileceğinden korkan Stern yönetimi, aynı fotokopileri Amerikalı Ordway Hilton’a da gönderdi. 1946’dan beri New York’ta özel bir bilirkişilik şirketinin sahibi, Amerikan Belge İnceleme Derneği’nin kurucusu, 1963’te Londra’da yapılan 1. Uluslararası Adli Belge İnceleme Kongresi’nin başkanı, 80’in üzerinde bilimsel makalenin ve derslerde kullandığımız kaynak kitapların yazarı Hilton, biraz daha temkinli davrandı. Gerçi fotokopi üzerinden karşılaştırmayla kesin sonuç verilemezdi ama, defterlerdeki el yazısı ile karşılaştırma için gönderilenler, aynı elin ürünüydü. Bir başka deyişle, arşivdekiler Adolf Hitler’in yazısı ise, defterdekiler de onundu. Stern yönetimi, bu rapordan da çok memnun kaldı. Tarihçiler gibi, el yazısı uzmanlarının da yanılması çok doğaldı. Çünkü Devlet Arşivi’nden alınan ve karşılaştırma için kendilerine verilen belgeler de, Konrad Kujau elinden çıkmış sahte belgelerdi ve aslında karşılaştırdıkları Kujau’un el yazısından başka birşey değildi.

BİLİRKİŞİLERİ ŞAŞIRTAN GOTİK YAZI

El yazılarını inceleyen bilirkişiler, gotik yazı bilselerdi eğer, bu yanılgıya düşmeyeceklerdi. Ne İsviçreli polis ne de aslen matematikçi olan Amerikalı bilirkişi gotik yazı biliyordu. Üstelik Ordway Hilton, Almanca dahi konuşamazdı. Bir belge inceleme uzmanının yapabileceği en büyük hatalardan birini yapmış, bilmediği dilde ve stildeki bir yazıyı incelemek üzere kabul etmişti. 1998’deki ölümüne dek, bu hatasını dile getirdi.

Defterler, Sütterlin adıyla bilinen Alman gotik el yazısı ile kaleme alınmıştı. Hitler, 3 Ocak 1941’de "Yahudi icadı" diyerek bu stilde yazı yazılmasını ve kitap basımını yasaklamış olmasına rağmen, özel yazışmalarında kullanmayı sürdürmüştür. Genç kuşaklar gotik yazıyı bilmez, bu nedenle 1941 öncesi yazıları okumakta zorlanırlar. Sahtekar Konrad Kujau da, 1938 doğumluydu. Okulda gotik el yazısını değil, latin harfleriyle yazmayı öğrenmişti. Defterlerin ilk sayfasına Adolf Hitler’in ad ve soyadının başharflerini yazarken, A harfini Sütterlin değil, basılı eserlerde kullanılan Fraktur stilinde yazmıştı. Halbuki, Fraktur stilinde "A", Sütterlin stilinde "F" ye tekabül eder. Bu nedenle defterlerin dış kapağında A.H. yerine F.H. yazılıydı.

KİMYACILAR DEVREYE GİRDİ

Türkiye’deki en önemli eksikliklerden biri, Arap harfleri ve değişik stiller kullanılarak kaleme alınan Osmanlıca belgeleri inceleyecek genç kuşak bilirkişilerin sayıca azlığıdır. Bu eksikliği görerek yıllar önce, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü lisansüstü programlarında, Eski Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Kemal Yavuz’a bu amaçla açtırdığım ders, ne yazık ki uzun soluklu olamadı.

5 Mayıs 1983 tarihinde Alman İçişleri Bakanlığı’ndan gelen bir basın açıklaması, medya dünyasına bomba gibi düştü. "Hitler’e ait olduğu iddia edilen hatıra defterleri ve Koblenz Devlet Arşivi’ndeki karşılaştırma belgelerinin asılları kimyacılar tarafından incelenmiş ve tamamının sahte olduğu anlaşılmıştır."

Stern dergisinin valizler dolusu paraya karşılık sürdüğü saltanat bir ayını doldurmadan son bulmuş, ayrıca defterlerin bir bölümünü Stern’den satın alan Amerikan ve İngiliz yayıncıların milyonlarca doları da havaya gitmişti. Peki, nasıl olmuştu da kimyacılar, 3 ünlü tarihçi ile bunca yılın usta bilirkişilerinin atladığı sahteciliği ortaya çıkartabilmişlerdi. Mesele aslında basitti. Onlar el yazısına değil, kağıda, cilt yapım tekniğine, ipliğe, tutkala ve mürekkebe bakmışlardı da ondan.

Kimyacı Julius Grant’ın, defter yapraklarının yapısında saptadığı "blankophor" adlı bir madde, 1954 öncesinde yoktu. Ayrıca kağıt, eski görünümü vermek amacıyla kimyasal bir işlemden geçirilmişti. Bu tip kimyasalların, Hitler’in yaşadığı dönemde kullanılmadığı biliniyordu.

Kullanılan mürekkep de, ancak II. Dünya Savaşı sonrasında piyasaya çıkmıştı. Mürekkebin yaşı, kimi defterlerde iki yıl, kimisinde sadece altı aylıktı. Belgeler orijinal olsaydı eğer, tümünün en az 40 yaşında olması gerekirdi. (Bu olaydan 20 yıl sonra, bir Türk mahkemesinin sorusuna cevaben, mürekkep yaşının belirlenebileceğini yazdığımda, ülkemizin bazı ünlü "grafologları", bunun bilimsel olmadığına ilişkin karşı görüş bildirmiş ve beni neredeyse hayal görmekle itham etmişlerdi!)

Defterlerin sahte olduğunu gösteren bir diğer delil, ciltlerin yapımında kullanılan tutkaldı. Kimyasal yapısı harpten çok sonra piyasaya çıkan bir ürün olduğunu gösterdi. Dikişte kullanılan iplik ise, 1940’larda bulunmayan viskoz ve polyester içeriyordu.

MUHABİRLE SAHTEKARIN İŞBİRLİĞİ

Konrad Kujau, 13 Mayıs 1984 günü Avusturya’ya kaçmak isterken, sınırda yakalandı. İki hafta sonra, sahteciliği kendisinin yaptığını ve Stern muhabirinin defterlerin sahteliğini bildiğini itiraf etti. Ağustos sonlarında 100 gazeteci, 150 fotoğrafçı, dünyanın dört bir yanından gelen televizyoncu ve 60 kadar izleyicinin önünde Hamburg yargıcı Hans-Ulrich Schröder’in önüne çıkartıldı.

Avukatı Kurt Grünewald, müvekkilinin suçlu olduğunu kabul etmekle birlikte, Stern yönetiminin, Hitler’in imajını değiştirerek tarihi gerçekleri saptırmayı hedeflediğini, bu nedenle üç tarihçiyle iki el yazısı uzmanından büyük paralar karşılığında sahte raporlar aldıklarını, dolayısıyla suça iştirak ettikleri gibi, Kujau’un istediği parayı vermekle onu da suça ittiklerini iddia etti. Avukatın amacı, Kujau’un alacağı cezayı azaltmaya çalışmaktı. Nitekim başardı da. Savcı Dietrich Klein’ın 10 yıl hapis istemine karşın Kujau, 4 yıl 6 ay cezayla kurtuldu.

İşbirlikçisi muhabir Gerd Heidemann’a 4 yıl 8 ay mahkumiyet verildi, ancak sadece altı ay yatıp çıktı. Sahte günlüklere ödenen paralar, hiçbir zaman bulunamadı. Muhabirin, Stern’den aldığı 10 milyon markın çok az bir bölümünü defterleri yazan Kujau’ya verdiği sanılıyor. İspanya’daki iki villasını, iki spor otomobili, pahalı mücevherleri ve II. Dünya Savaşı hatıralarını içeren büyük koleksiyonunu, 5 bin 400 marklık maaşından biriktirip alamayacağı ortada. Gerçi 2002’de, Hitler’in günlüklerinin ortaya çıktığı yıllarda Doğu Alman casusu olarak çalıştığı ortaya çıktıysa da, yatırımlarının kaynağı aydınlanamadı.

Hitler’in günlüklerine milyonlarca mark ödeten editörler Peter Koch ve Felix Schmidt’e ne oldu, diye sorarsanız, sadece işten atılmakla kurtuldular. Hitler fiyaskosu, Stern dergisinin hızla toparlanmasını, bir milyondan fazla basmasını ve okur sayısını 7 milyonun üzerine çıkartmasını engelleyemedi.

YEĞENİ DE SAHTECİ ÇIKTI

Kujau, kanser teşhisi nedeniyle, cezasını tamamlamadan serbest bırakıldı. Bir yemek kitabı yazdı, televizyon programlarına çıktı. Kendisine gösterilen ilgiden hevese kapılıp siyasete soyundu. Önce Saksonya’da yaşadığı kent Löbau’nun belediye reisliğine aday oldu. Kazanamayınca daha yüksekleri denedi ve 1996’da Stuttgart belediye reisliğine talip oldu. Sadece 901 oy alınca, eski mesleğine geri döndü. 2000 Eylül’ündeki ölümüne dek, Stuttgart’ta açtığı sanat galerisinde sahte Hitler, Monet, Picasso, Rembrandt ve Dali tabloları, ayrıca sahte Greta Garbo iç çamaşırları yaparak (ancak bu kez hepsinin üzerlerine Kujau imzası atarak) sattı.

Yeğeni Petra Kujau, Hitler’in günlüklerini yazmakta kullandığı araç ve gereçleri, 5 Mayıs 2005’te Pfüllendorf’ta açtığı Konrad Kujau Müzesi’nde sergilemeye başladı. Ziyaretçi sayısı tatmin etmeyince amca mesleğini denedi ve Çin’den ithal ettiği sahte Picasso ve Dali’ler üzerine, Kujau’un imzasını atarak satmaya kalktı. 2006 ortalarında yakalandı ve sahtecilikten hüküm giydi.
Yazarın Tüm Yazıları