Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hesap sorulsun

Demokratik Açılım” isimli projenin “ön görüşmesi”nin TBMM’de yapıldığı 10 Kasım günü, konunun esasına gelinceye kadar -deyim yerindeysesabah olmuştu. O yüzden başka konuyla karşınıza çıkmıştık. Bu defa öyle değil. Hem konu erken ele alındı hem de esasına girildi.

Ama başka birşey oldu:

Devletin yapısında ve işleyişinde akıl havsala almayacak bir rezalet ortaya çıktı:


Bizzat Adalet Bakanlığı, başında bulunduğu yargı dünyasına meğer, “hayatını adalet dağıtmaya adamış insanlar” diye değil; bir, “potansiyel kriminaller topluluğu” diye bakarmış.


Aksi söz konusu olsa Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Kadir Özbek, “Yargı savunma konumunda” demek zorunluluğunu duyar mıydı?


Savunma” sizden benden değil, “bir nedenle itham edilenden” alınır.


Nitekim bizzat Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre, şimdi TBMM Başkanı sıfatını taşıyan Mehmet Ali Şahin’in Adalet Bakanlığı zamanında, hem “herkesin dinlenmesi için” genel nitelikli hem de içlerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının da bulunduğu 59 hakimin telefonlarının dinlemesi amacıyla özel nitelikli kararlar alınmış ve uygulanmış.


Böylece tüm yargı sistemini darmadağın edecek, istisnasız her hakimi ve savcıyı korku içinde bırakıp iktidarın emrine sokacak çok ağır bir tertip tezgahlanmış.


Söyler misiniz bu tertibin, şimdi yargı konusu olan Ergenekon olayının sanıklarına yöneltilen suçlamadan ne farkı var?


Onun “hükümeti” yani “icra gücünü” hedef aldığı ileri sürülüyordu. Bunun “yargıyı” hedef aldığını inkar edebilir misiniz?


Ötekinin zanlıları veya sanıkları ellerinde bir devlet yetkisi olmadan bu tertibe girmiş gösteriliyorlardı. Buradaki eylemlerin “devlet yetkisine” dayanıyor olması, faillerini sorumluluktan kurtarmaya yeter mi?


Öyle ya... Devlet size yetki verir ama “onu amacının dışında kullanırsanız sorumlu olacağınızı” da öğretir.


Şimdi somut olaya dönelim ve en çarpıcı olan üzerinden konuşalım:


Bir kimse hakkında yetkili mahkemenin “dinleme” kararı verebilmesi için Ceza Muhakemesi Yasası çok açık koşullar koyuyor. Örneğin;

hedef olan kişinin, “suç işlediğine ilişkin kuvvetli şüphe” olmasını ve “başka suretle delil elde edilmesi imkanının bulunmamasını” temel koşul olarak sayıyor. Onunla kalmıyor. Yani durum böyle olsa bile her suç nedeniyle mahkemenin “dinleme” kararı veremeyeceğini söylüyor. Örneğin, “göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti” gibi veya ”uyuşturucu veya uyarıcı imal ve ticareti” gibi bir suç söz konusuysa (yer darlığından tek tek yazmadık ama hepsi çok ağır cezayı hak eden suçlar sayılıyor) “dinleme” yapılmasına izin veriyor.


Siz İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının veya Yargıtay’daki yüksek dereceli yargıçların böyle bir suç işledikleri yolunda “kuvvetli şüphe”nin varlığından söz edebilir misiniz?


Ortadaki sadece bir skandal değil, aynı zamanda “görevi kötüye kullanma” suçudur. İhbar ediyoruz. İlgilileri göreve çağırıyoruz. Bu suçu işleyenlerden hesap sorulmasını talep ediyoruz.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI