Gündem Haberleri

    Herkes haklı, suçlu yok!

    Hürriyet Haber
    18.10.1997 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Faruk BİLDİRİCİ

    Gazeteci Ahsen Çetiner, 12 Ekim gecesi, Cumhurbaşkanı Demirel'i izlemek üzere Balıkesir'e gidiyordu. Trafik kazasında yaşamını yitirdi. Tıpkı diğer gazeteci arkadaşlarımız Barış Selçuk, Hande Mumcu, Aziz Utkan, Salih Peker, Murat Koç ve tanımadığımız binlerce insan gibi o da trafik kurbanı oldu. Karayolları kanıyor; her gün yeni bir dram yaşanıyor. Çetiner'in ölümü de öyle bir öykü. Kazaya tanık olanlarla konuştuk. Tepedeki ormancı, kazazedeler, şoförler, polisler, jandarma, doktorlar, hemşireler, ambulans şoförü, tümü kazayı anlattı. Herkes, üzerine düşeni yaptığını söyledi; kendini savundu. Evet bir insan daha öldü; herkes haklı ve suçlu yok!

    Gözlerini büyük bir gürültüye açtı. Otobüs yuvarlanıyor; o da içinde savruluyordu. Saniyeleri bitmez tükenmez zaman dilimleri olarak yaşadı. Sonrası karanlık. Bedenini müthiş bir acı kapladı. Ahsen'in kolu araya sıkışmış, kanıyordu...

    Kıpırdayamıyordu. Üzerinde büyük bir ağırlık vardı. Az önce oturduğu koltuk, bu kez üste çıkmıştı. Yanındaki yolcu da üzerine çökmüştü. Sıddık Yılmaz'dan ses gelmiyordu; iki katlı otobüsün tavanı, kafasını parçalamıştı. Ahsen, bağırmaya başladı:

    - Kurtarın beni... Yardım edin...

    Sesi, diğer çığlıklara karıştı. İki katlı otobüsün tekerlekleri gökyüzüne bakıyor; içinden imdat sesleri yükseliyordu. Karanlık, çığlıkları yutuyordu. Kendine gelenler, otobüsten çıkmaya çalıştı. Arkada oturan müzisyen Ali Göçer, eliyle karanlığı yokladı. Engel yoktu, süründü; otobüsten çıkmıştı. Yayıncı Durak Coşkun da dışarı çıktı; o an Ahsen'in sesini duydu. O yana ulaştı. Çıkaramayacağını anlayınca güç vermeye çalıştı:

    - Korkma kurtaracağız seni...

    Ahsen, umutsuzdu; ‘‘Ama kolum sıkıştı, çok kanıyor.’’ Yayıncı da çaresizdi; ‘‘Öbür elinle kolunu tut, kanamasın.’’ O kadar çok kanıyordu ki! Eliyle nasıl tutsun? Acı da gücünü tüketiyordu. Mırıldandı; ‘‘Tutamıyorum... Çok kanıyor. Kurtarın.’’

    Yayıncının da vücudu yara bere içindeydi. O da korkuyordu. Çok değil daha birkaç ay önce ağabeyi bir traktör kazasında ölmüştü. İç kanamadan gitmişti. Belki kendisinin de içi kanıyordu! Yardım istemeliydi. Doğruldu, yedi metrelik uçurumdan yukarı tırmanmaya başladı.

    Cehenmem bombası asfaltın üzerinde patlamıştı. Paramparça iki kamyon yola saçılmıştı. Otobüs de yola parçalar bırakmıştı. O an farketti, birisi bağırıyordu:

    - Ne olur beni kurtarın. Ayağım kırıldı..

    Bağıran, kamyon şoförü Hüseyin Avcı idi. O, dehşeti yaşamıştı. 15-20 dakika önce direksiyon başındaydı. Bozöyük- İnegöl karayolunda ilerliyordu. Muratdere rampasını tırmanırken olanlar oldu. Karşıdan gelen araçlara çarpmamak için direksiyonu sağa kırdı. Kenarda parketmiş kepek yüklü kamyonu farkedememişti; ona çarptı. Kamyonunun önü dağıldı, kasası da yola fırladı. Kamyondan çıkmaya çalıştı; ama zor oldu. Bacağı acıyordu. Yola işaret koymalı; lamba yakmalıydı. Başka araçların da gelip çarpmasını önlemeliydi. Acıları hızını kesiyordu. Zaten araçları da bulamıyordu. 10 dakika mı geçti, 15 mi? Sayamadı.

    Uzaktaki farları gördü. Bir otobüstü. Hızla yaklaşıyordu. Acıya aldırmadı, doğrulmaya çalıştı. El kol işareti yapıyor; otobüsü durdurmaya çalışıyordu. Başaramadı; otobüs hız kesmedi. Olanca hızıyla yaklaştı, yaklaştı; yolun ortasında duran kamyon kasasına vurdu. Otobüs şoförü, yolu kaplayan kamyonları, ortaya uzanan kasayı farkedememişti.

    Gümbürtü, dere yatağında çoğaldı; tepelerde yankılandı. Orman bekçisi Alaattin Köse'ye ulaştı. Köse, uzandığı yerden doğruldu; saatine baktı; üçü birkaç dakika geçiyordu. Kulübeden çıktı, az ötedeki yola baktı. Kazayı gördü; çığlıkları duydu. Manzaradan korkmuştu. Aşağı inemedi. Polisler, jandarmalar gelene kadar orada öylece kalakaldı...

    ASSUBAY SÜRÜNEREK OTOBÜSE GİRDİ

    Ormancının donakaldığı sırada müzisyen, otobüse girmeye çalışıyordu. Arka kapı açıktı; karanlıktan birşey görünmüyordu. ‘‘Allah aşkına kurtarın’’ sesleri geliyordu. Bir an otobüsün sallandığını sandı; ürkmüştü. Geri çekildi. O da yukarı tırmanmaya başladı. Asfalta çıktığında bayılmak üzereydi. ‘‘Otobüs şoförü suçlu’’ diye geçirdi içinden. Muavini çağırıp uyardıklarını hatırladı: ‘‘Oğlum, söyle şoföre hızlı gitmesin.’’ Şoför aldırmamıştı. Bir taşın üzerine oturdu, kendinden geçmişti. 15 dakika kadar sonra ayıldığında yardım ekipleri gelmişti. Polisler, yolu trafiğe kapatmıştı. Bir kurtarma aracı yolu aydınlatıyor; bir diğeri otobüsü kaldırmaya çalışıyordu. Otobüsü kıpırdatamıyordu bile.

    İki ambulans, ilk yaralıları götürdü. Otobüsten hala çığlıklar geliyordu. Astsubay çavuş Adnan Demirdirek, otobüse girdi, sürünerek ilerledi. Ahsen onu gördü: ‘‘Kurtarın beni.’’ Umudu tükeniyordu, bir saattir acıyla kıvranıyordu. ‘‘Merak etme, kurtulacaksın’’ dedi astsubay, Ahsen, gözleriyle kolunu gösterdi: ‘‘Kolum çok acıyor. Kolum gitti.’’

    Astsubay, dışarı çıktı. Artık etraf insan kaynıyordu. Köylüler, duran otobüslerin yolcuları, mahşeri bir kalabalık olmuştu. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Sonunda birisi bir yol buldu. Kurtarıcılardan biri ilerden dere yatağına indirildi. Otobüs nihayet kaldırılabilmişti. Ahsen'i çıkardılar; su istedi. Veremezlerdi ki, sağ kolu parçalanmış, kemik gözüküyordu; hala kanıyordu. Dudaklarını ıslattılar.

    İki ambulans öbür yaralıları götürmüştü. Son ambulans da Ahsen'i aldı. SSK'nın ambulansında doktor, hemşire yoktu. Ahsen, 18 km.'lik yolu acılar içinde geçti. Bozöyük Devlet Hastanesi daha yakındı. Şoför, oraya saptı.

    Küçük hastane yaralıyla dolmuştu. Acilde bir doktor, bir hemşire vardı. Servis hemşireleri de aşağı inmişti. Yaralar sarılıyordu. Bir hemşire de ‘Adın, soyadın’ diye soruyordu. Ahsen de bu soruya cevap verdi.

    Önce Melek hemşire, yarayı temizledi. Sonra Doktor Bülent Karalar, koluna baktı. Vücudunda başka yara, darbe izi yoktu. Nabız, tansiyon normaldi. Damar uçları artık büzülmüş; kanama durma noktasındaydı. Çok kan kaybettiği belliydi. Hastanede kan bankası yoktu. Ahsen'in bilinci gidip geliyordu. Her kendine gelişinde koluna bakıyor, yüzünü buruşturuyordu. Doktor, ‘‘Bekletmeye gerek yok. Risk almayalım’’ diye geçirdi içinden. Yarayı sardı; kanı takviye edici ilaç verdi; serum taktı. ‘‘Hemen Eskişehir Tıp Fakültesi'ne götürün’’ dedi.

    AMBULANS DEĞİL TAŞIYICI

    Hastanenin iki ambulansı vardı; 84 model olanının frenleri tutmuyordu. Eczacıbaşı'nın ambulansı dönmüştü. SSK ambulansı akıllarına geldi. Zaten şoför Hasan Sirkeci, 20 dakikadır kapıda bekliyordu. İçeri çağırdılar. Ahsen aynı ambulansa geri bindirildi.

    Ambulans, hemen Eskişehir'e yönelmedi. SSK hastanesine geçti. Orada da iki hasta vardı. Onlar da Eskişehir'e gideceklerdi. Yayıncı ve müzisyen, yarım saattir orada bekliyorlardı. Yayıncı, sinirlenmişti; ‘‘İzin verin, ben taksiyle gideyim.’’ Kabul etmiyorlardı.

    Yayıncı, ambulansın önüne oturmak istedi; ‘‘Olmaz’’ dediler; ‘‘Arkaya geç.’’ Arkaya iki tabure koydular, yayıncı birine oturdu. Ahsen'in sedyesi bir kez daha ambulansa yüklendi. Öbür tabureye de müzisyen oturdu. Yanlarında yine sağlık personeli yoktu. SSK'dan bir müstahdem oturdu arkaya. Onun da yapabileceği birşey yoktu.

    Bindikleri araç bir ambulans değil; aslında sadece bir taşıyıcıydı. Sedyede yaralıyı bağlayacak birşey de yoktu. Ahsen, acıyla kıvranıyor; biliçsizce ağzıyla yarasına saldırıyor; sedyede çırpınıp duruyordu. Müzisyen ve yayıncı, düşmemesi için Ahsen'i tutuyorlar; bir yandan da mırıldanıyorlardı:

    - Sabret. Bak az kaldı, Eskişehir'e geliyoruz.

    - Yapma düşeceksin.

    Umut, 45 km. ötedeydi. Ancak giderek Ahsen'in hareketleri yavaşlıyordu. Sesi azalıyordu. Kente yaklaştıklarında artık sesi duyulmaz olmuştu. Sadece çenesi kıpırdıyordu. Müzisyen ve yayıncı, birbirine baktı. ‘‘Ölüyor’’ dediler. Ambulans, Eskişehir SSK Hastanesinin bahçesine girdi. Kapı telaşsızca açıldı; sedyeyi indirdiler. Ahsen'i acile alırlarken, yayıncıya yine adını soyadını sordular. Yayıncı, ağlamak üzereydi; hemşireye döndü:

    - Onu öldürdünüz, gözünüz aydın...

    Az ötede Ahsen'e bakan doktor da başını kaldırdı; ‘‘Ölmüş...’’

    Hemşire, deftere büyük harflerle not düştü: ‘‘Ahsen Çetiner-Öldü.’’

    Saat tam 05.45'ti. Kazanın üzerinden üç saat kadar zaman geçmişti. Ve sadece kolundan yaralanan bir insan kan kaybından ölmüştü...

    İşte yeni cinayetlerin fotoğrafı

    Bozöyük-İnegöl karayolunun 18. kilometresindeki Muratdere rampasında kaza yapan Metro otobüs şirketine ait otobüsün şoförü Resul Deniz tutuklandı. Suçu dikkatsiz ve dalgın araç kullanmak. Öyle hızlı gidiyordu ki, kaza yapan iki kamyonu görmemişti. Kamyon şoförü Hüseyin Avcı da hastaneden çıkınca tutuklanacak. Aradan üç gün geçtikten sonra kaza yerine gittik. Yolun iki tarafı hala araç parçalarıyla kaplı. Ama gerideki bir tepeden kaza yerinin fotoğrafını çekerken dehşete kapıldık. Üç şeritli yolun iki şeridini iki kamyon kapatmıştı, bir Kamil Koç otobüsü ise onları geçmek için en soldaki şeride geçmişti. Oysa tepe çok yakındı ve ilerisi görünmüyordu. Bereket o anda karşıdan bir araç gelmedi ve otobüs kamyonları geçebildi. Herhalde trafik canavarı o an işbaşında değildi.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı