"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Herkes büyüyüp olgun olmak ve gitgide daha renksiz giyinip ciddileşmek zorunda mı

Şehrin tam göbeğinde bir ev.

/images/100/0x0/55eb2158f018fbb8f8ad2214

Etrafı vızır vızır akıyor, yaşıyor.
İnsanlar, trafik…
Capcanlı bir organizma…
“Burada da yaşanır mı?” diyorsun.
İşte bu organizmanın tam ortasında, bir adada yaşıyor.
Eşikten içeri girdiğinde şaşırıyorsun çünkü dış dünyayla ilişkin kesilmiş oluyor.
Her şeyden izole bir ev.
Bir de minik bahçesi var.
Ama güzel olan, sözünü ettiğim ev de, sahipleri gibi renkli, zengin, çok yönlü, her tarafından bilgi, yenilik
ve fikir fışkırıyor.
Her yerini kurcalamak
isteyeceğin bir yer.
Mobilyalara değil, kavramlara bakıyorsun.
Belli ki her şey düşünülerek oraya konmuş, öylesine değil, renk uyumu olsun diye değil.
Her köşesinden bir şey öğreniyorsun, “Bu ne, bu ne?” diye sormak istiyorsun.
Ben öyle yaptım.
Ve Nil uzun uzun anlattı.
Kahkahalar içinde.
Arada esprili şeyler de var.
Bienal’den alınmış bir resim
süslüyor girişi.
Ama orada bir bisiklet de duruyor, kaykaylar da.
Gelecek vaat eden bir heykeltıraşın heykeli köşede.
Her şey oyuncaklı, muzip,
genç ve enerjik.
Bir yemek masası var.
Hoşuma gitti çünkü üzerinde vazolar, çiçekler filan yok, kitaplar, kitaplar, kitaplar… Çok sevdim o evi.
Ama galiba evin sahibesini her şeyden çok seviyorum.
Nil Karaibrahimgil benim için çok özel bir beyin, ürettiği müziğe, yazdığı yazılara, giydiği kıyafetlere, en önemlisi de kimselere benzememesine bayılıyorum. Onu korumak hatta klonlamak istiyorum! Son single’ı vesilesiyle konuştuk. Erik yiyorduk, bana bahçede şarkı söyledi…

Vaziyet nedir? Albüm artık öldü mü?
- Ne yazık ki evet. Ama bunu kabul etmeyip, hâlâ onu romantik bir şekilde süsleyip, ortalığa çıkarıyoruz. Ben de eskiden sevdiğim CD’yi gidip alır, defalarca dinler, ödünç verir, geri alır, gözümün önünden ayırmazdım ama artık dünya başka. Herkes, tek tek şarkı dinliyor ve eskisi gibi odandaki CD’ler seni havalı yapmıyor! Eskiden sevsen de almaya utandığın şarkıları, şimdi ‘playlist’ine karıştırıyorsun. Kimsenin ruhu duymuyor, duysa da zaten umrunda olmuyor.

Peki şarkılar da başka türlü mü yapılıyor artık?
- Evet, bence şarkı yapım şekli de değişti. Üstelik eski yöntem saçma kaldı. Ben şarkı yazabilen biri olarak, niye ikide bir şarkı yazıp yollamayayım ki? Niye iki senede bir albüm? Niye 10 şarkı? Niye o şarkılar üç dakika? Beatles’ın şarkıları iki küsur dakika ve hepsi birer şaheser. Bence, benim gibi müzik üretenler, iki ayda bir şarkı yapıp, klibiyle bedava internete vermeli. Nasılsa promosyon dönemi, plastik CD filan geride kaldı. İnsanlara, şu anda elimde neredeyse bitmek üzere olan o 11 şarkıyı bir anda versem, yarın dinler, kemiklerini tabağın kenarına koyar, “Hadi yenisi” derler. Deli gibi hızla tüketiliyor her şey. İki ayda, üç ayda bir verilecek şarkının sürpriz hali bile, beni çok heyecanlandırıyor. “Acaba Nil’in bir sonraki şarkısı nasıl olacak?” demeleri, beni motive ediyor. Beğenmezlerse daha güzelini, beğenirlerse daha da iyisini yapmak için deli gibi çalışıyorum.

Bu son single’ın bir hikâyesi var mı?
- Var. Bir akşamüzeri, her zamanki gibi yatağa oturmuş gitar çalıyordum. Aklımda bir melodi vardı, “Acaba ne diyor?” diye dinlemeye başladım.

Hep öyle mi yaparsın?
- Tabii, tabii... Melodi, benden bağımsız gelir çünkü. Ben de kulak veririm.

Eeee kulak verdin, ne oldu?
- Aşkın ilk başladığı, o bol soru işaretli, ünlemli, gülmeli zamanlar vardır ya, onu anlatıyordu. Ben de o kutlama zamanlarına gittim. O anlara bayılırım ben. Aşkın sonrası ve intikamlarıyla ilgili çok şarkı var ama gelişini müjdeleyen şarkı az. Birine aşık olduğunda, ağzını kocaman açıp, onun hakkında her şeyi duymak, yutmak istersin. Acilen limitlerini öğrenmek istersin. Öğrenemezsen çıldırabilirsin. Sanki büyük bir arazide, çit arar gibi koşturursun o insanın içinde. Doyamazsın duymaya, bakmaya, öpmeye, koklamaya. Şahane bir hastalık hali. Ve sanki, anlattıkça dekoru, yavaş yavaş yanan bir set gibi canlanır o insanın ülkesi gözünün önünde. Hikâyesi tamamlanmaya başlar. Mesela babasının, geceleri nefes alması için burnuna alet taktığını, eskiden uzun bir ilişkisi olduğunu ve o ilişkinin onu bir süre aşka karşı temkinli kıldığını, kardeşlerinden hangisine neden daha yakın olduğunu, vücudundaki izleri tek tek öğrenirsin. Yetmez, sorarsın. Bitmez sorular bir türlü. Bu single’ın hikâyesi de bu…

Türk kahvesi senin için ne ifade ediyor?
- Pek bir şey ifade etmiyor. Hayatımda hiç kahve falı baktırdığımı hatırlamıyorum. CD’nin üzerine, benim içtiğim ve kapattığım gerçek falı bastık. İsteyen okusun. Birileri “Balık var” filan dedi. Balina var galiba! Ya da kuzenim Peri’nin dediği gibi: Balino!

Amaç yerel olanı evrensel boyuta sıçratmak olabilir mi acaba…
-  Yok ya, hiç öyle dertlerim olmadı. Şarkılarım söz konusuysa, hesap makinesini bir kenara bırakırım.

Her şarkıcı gibi senin de Avrupa’da tanınma hayalin oluyor mu?
- Vardı bir zamanlar. Hâlâ, “Ben bunları n’apacağım?” dediğim bir sürü İngilizce şarkım var. Arada aklıma geliyor, telefonuma kaydediyorum. Bir gün çalışkanlığım tutar, onlardan birkaçını tamamlayıp internete koyarım, n’olursa olur…

Hep bir oyun var, fanlarınla aranda, bu nasıl başarıyorsun?
- Oyun yoksa sıkılıyorum. Herkes sıkılıyor bence. Bir gün twitter’a “La la lalala lala la… Haydi şimdi hep beraber” yazdım, yüzlerce insan, “Lala la alalala” diye cevap verdi. Hazırlar yani, sen yeter ki oyunu başlat.

‘Çocuk-kadın’ olmaya devam edecek misin?
- Ben kendime bir kalıp seçip, her sabah kendimi ona dökmüyorum. Ben böyleyim. Böyle bir tipim. Bazı insanlar için çekilmez olabilirim ama benim böyle bir lüksüm yok. Kendime bayılmam lazım. Ki bayılıyorum da zaten.

İçindeki çocuğu büyütmemeyi nasıl başarıyorsun?
- Çocukluğuma ait her şeyi hatırlayarak ve kökü sıkı tutarak. ‘Mavi Ay’ı,  ‘Fame’i, çocukken beni hayallere taşıyan şeyleri seyrediyorum, şimdi ‘Clementine’i yolladı bir arkadaşım, tuhaf bir çizgi filmdi. Bakalım ne hissedeceğim? Çocuk gibi aptal görünmekten korkmuyorum. Basit sorular sorup, saçma şeylere uzun uzun gülebilirim. Eyerlerimi sıkı tutmuyorum. Niye tutayım? Hayat bir kere…

Peki özellikle mi büyütmüyorsun?
- Yoo, öyle bir çabam da yok. Çabasız böyle olduğuma inanmak niye bu kadar zor? Herkes büyüyüp olgun olmak, gitgide daha renksiz giyinip, ciddileşmek zorunda mı? Ben değilim.

Sen bir yaşta dondun kaldın mı? O yaş kaç?
- Serdar, “Bazen beş, bazen 75 yaşındasın!” diyor. Bilmem. Değişiyor. Derin düşüncede yaşlıyım çok. Her şeyi kabul etmişim gibi bir his gelip oturuyor bazen karnıma.

Ben de senin hayranınım, altı yaşındaki kızım Alya da. Bu kadar geniş bir yelpazeye hitap edebilmek nasıl bir duygu?
- İkinize de şarkılarımı aynı anda sevdirebilmek çok güzel bir şey. Büyük şans. Bazen kulise, anneanne- torun geliyorlar, hepsi de beni ve şarkılarımı sevmek için bir neden bulmuş. Kendimi zamana yayılmış hissediyorum. Sonuçta insanın, temel ortaklıkları var. Yaş ne olursa olsun. Evrensel bilinçaltında tınlayan şeyler var. Ne mutlu bana onları yakalayıp iletebiliyorsam…

Herkes büyüyüp olgun olmak ve gitgide daha renksiz giyinip ciddileşmek zorunda mı

FİKİRLER KİMSEYE AİT DEĞİL FİKİR YAPANINDIR

Vahiy gibi mi geliyor fikirler?
- Aklıma bir şeyler geliyor. Bazıları çöp, bazıları güzel. Parlak fikir bulmak, ayaklarımı yerden kesen bir şey. Aşık olmak kadar güzel, sahnede olup şarkını hep beraber söylemek, beraber aynı ritmde el  çırpmak kadar güzel. Bazıları hemen gelir, bazıları zamanla üstünde düşünerek çıkar. Bazıları, kafası benim gibi çalışan insanlarla konuşarak çıkar. Mesela, bu single’ın kapak fikrini çok beğeniyorum. Uğurcan Ataoğlu’yla “N’apalım kapağa?” diye konuşurken çıktı. “Birinin hakkında her şeyi duymak istediğinde n’aparsın?” diye konuşmaya başladık. “Kadınlar fal baktırır” dedik. Sonra kahve fincanı alıp, ters çevirdik. Masada öyle duruyordu. “Sembolü bu olsun!” diye el çırptım. Sonra alıp kafama koydum, şapka gibi. Uğurcan da fotoğrafını çekti. Öbür gün, “Dört versiyonu olacak, ne diyelim?” dedik. Biri sade, biri orta, biri şekerli, biri az şekerli oldu. CD’ye de falımı bastık. İşte bu, benim ayağımı havalandıran bir fikir! “Fikirler kimseye ait değil, fikir yapanındır” lafını seviyorum ben.

Nerelerden besleniyorsun?
- İyi niyetli, çalışkan, bizi şaşırtan her şeyden. Her sesten, sözden, filmden, şehirden, insandan. Güzel kitaplardan, sergilerden. Bana evrende, sadece bir toz olduğumu hatırlatan tüm devlerden. Mesela en son Pina Bausch’un filmine gittim. İki kere, üç kere gittim. Gerçek olabilir mi tüm o danslar dedim. “Ben kimim ki?” diye çıktığım gösteriler, şovlar, sergiler, filmler, konserler benim mabedim.

Nasıl oluyor da, kanalların hiç kirlenmiyor gibi yazıyorsun, çiziyorsun. Temiz kalmayı, okside olmamayı nasıl beceriyorsun?
- Kendimi koruyorum. Kulağını nasıl temizlersin kulak pamuğuyla, işte öyle temizliyorum kanallarımı. Hakkımda yazılan övgüleri de sövgüleri de affedersin popomdan atan bir sindirim sistemi geliştirdim. Süper bir şey. Şişkinlik sıfır. Sevdiğim şeyleri etrafıma toplayıp, onları yiyip içip, dinleyip, gözlüyorum. Gerisini boş ver.

Peki neler okuyorsun?
- Bir sürü kitaba saldırıyorum, beni kendine hapsedebilene devam ediyorum. Her hafta sonu, yabancı gazeteleri okuyorum internetten. Oradan, buradan duyduğum kitapları, DVD’leri ısmarlıyorum. Bir sınava hazırlanır gibi bir halim var: Öğrenmem lazım. Her şeyi okumam lazım. Ağaçları da, insan doğasını da, kelime ustalarını da, Elia Kazan’ın hayatını da acilen öğrenmem gerekiyor! O gün yapacağım bir iş yoksa, beni evin kütüphanesindeki koltuğun bir köşesinde bulabilirsin. Orada kahvaltı eder, öğle yemeğimi yer, akşam yemeğimi yer, çay içer dururum. İçimi dolduruyorum, yastık doldurur gibi. Aç doğmuşum, çok aç.

Serdar’a dedim ki, kendimizi buraya kapatıp, her şeyi okuyalım mı? Bitince çıkarız.”

/images/100/0x0/55eb2158f018fbb8f8ad2218

TED konuşmalarını gidip izliyorsun di mi?
- Evet. İki senedir kalkıp TED’e gidiyoruz Oxford’a (teknoloji, eğlence ve tasarım konferansları). Temmuzda dört gün, yüze yakın konuşma dinliyoruz. İnsanın beynine fazla gelen ama aynı zamanda, “Hayatımda peş peşe dört günümü daha iyi geçirmezdim” diyeceğin günler. O kadar bilgi doluyorsun ki anlatamam. Ağlıyorsun bazı hikayelere. Öğle yemeğinde hep beraber oturup tartışamıyoruz bile, beyin bekletiyor, “Durun” diyor “Ben daha bunları yüklüyorum.” İnternetten de dinliyorum ama gitmek, orada olmak başka. Geçen sene salona bir gölge girdi, “Adı gizli biri çıkacak” dediler, WikiLeaks’in Julian Assange’ı çıktı.

Öğrenmek senin için ne kadar önemli?
-  Hayatımın anlamı olacak kadar.

Bir şey öğrenemediğin birileriyle arkadaş olabilir misin?
- Olurum. Belki o benden bir şey öğrenir. Belki ikimiz de bir şey öğrenmeyiz, sevgi wireless’ından bağlanırız!
? Hangi dergilere, sitelere dadanıyorsun...
- Sürekli takip ettiğim dergiler var: Another magazine, Pop, V, W, i-d, Vanity Fair vesaire. Onları büyük bir iştahla okuyup, beğendiğim sayfaları kopartıyorum. Dadandığım site pek yok. Twitter’da takip ettiklerim var. Oradan oraya savruluyorum. Müzikte de takipteyim, modada da, edebiyatta da, sanatta da. Kendi çapımda tabii.

Serdar Erener bunların neresinde duruyor?
- Serdar’ın merakı ve iştahı benimkinin bin katı! O, bilim dergilerini ve kitaplarını da çok okuyor. Sürekli okuyor. Hayatı, okuyarak anlamaya çalışanlardan. Ev, akademi gibi. Masada sürekli yeni çıkmış sanat, felsefe ve bilim kitapları... Yetişemezsen, kitapları kütüphaneye çıkarıyor, yenileri geliyor çünkü. Evde sürekli “Bir şeyleri kaçırıyorum” hissi var. O kitap neredeydi? Şu kitap ne diyor? “Bak ne güzel cümle!” muhabbeti. Dedim ki: “Bir gün kendimizi buraya kapatıp, her şeyi okuyalım mı? Bitince çıkarız…”

Onunla birlikte keşfettiğiniz şeyler...
- Aşk, sevgi, tenin altındaki şeyler... Hayatı da, insanları da, her şeyin her şeyle ilişkisini de anlama ve paylaşmada yol arkadaşlığı.…

Süpermiş! Bu kadar meşhursun ama saklı, korunaklı bir hayatın var. Nasıl beceriyorsun?
- Ortalara çıkmayarak. İşimi yaparak.

Bu da iyiymiş. ‘Uzansan dokunabilirim’ duygusu yaratıyorsun ama yaklaşabilmek de pek mümkün değil...
- Mahremine düşkünüm. ‘Yabancı’ diye bir kavram var benim hayatımda. Ama yıkmaya çalışıyorum, bu kadar ürkek olmama gerek yok biliyorum.

Nasıl bir evde yaşıyorsun?
- Ev gibi olmayan bir evde!

Günün nasıl geçiyor?
- İşim yoksa evde, gitarımla ya da okuyarak ya da arkadaşlarımla. Çalışıyorsam, stüdyoda, çekimde, sahnede…

Ritüellerin?
- Uzun sabah kahvaltısı, haftada iki gün pilates. Sevdiklerimle buluşma. Herkesinki gibi. Tek fark, ki aslında büyük bir fark, çalışma saatim yok, patronum yok, tanımsız ve özgür bir boşlukta, kendime verdiğim görevlere koşuyorum. Bir iç disiplini tutturmaya çalışıyorum.

Geleceğin üzerine kiminle oturup konuşuyorsun? Ya da konuşuyor musun?
- Gelecek, bugün yaptıklarımda.
Öyle bir plan yapmam. Gerek yok. Zaten olmaz da. Kaderciyim biraz. Direksiyonda değiliz ama çocuk gibi ellerimizle direksiyonu çeviriyoruz, hayat da bir şey demiyor. İdare ediyor bizi gibime geliyor! Ama bu, boş vermeye sebep değil tam tersi, madem gezi bu, etrafa iyi bak! Pencereni aç, havayı içine çek!

 NE ZAMAN ÇOCUK YAPACAKSIN...BU ARALAR EN ÇOK DUYDUĞUM SORU BU

Sevenler kadar seni sevmeyenler de var, ne diyorsun?
- Ne diyeyim, kendileri kaybeder!

Böyle bir durumla karşılaşınca “Kıskanıyorlar!” mı diyorsun?
- Yok canım niye kıskansınlar, düpedüz hoşlanmıyorlardır!

Peki seni, sıra dışı ve zeki bulanlara ne diyorsun...
- Ne diyeyim, teşekkür ediyorum!

Hiçbir şey umurumda değil gibi. O kadar özgüvenli misin?
- Özgüvensiz değilim. Ama ciddiye almaya zorlandığım çok şey olduğu doğru.

Gerçekten kendinle iyi geçinebiliyor musun?
- Kendimle anlaşmalarımı bozmuyorum, bozmamaya çalışıyorum.

Hâlâ ‘özgür kız’ mısın?
- Her zaman. O bayrağı aldım bir kere.

Neşenin kaynağı ne? Seni hep neşeli görüyoruz...
- Neşe doğuştanmış. Mutluluk seviyesi yüksek doğmuşum. Şans!

Canın sıkkınsa nelere takıyorsun?
- O sırada, aklımda ve gözümün önünde ne varsa ona.

Bu aralar kafan nerelerde?
- Yeni şarkı servis etme sistemleri, annelikte neler oluyor gibi şeyler...

Ne o, hamile misin?
- Değilim.

Düşünmüyor musun?
- Düşünüyorum ama Terazi burcuyum, yüz yıl düşünebilirim.

Ne zamana erteliyorsun?
- Kısmet zamana!

Ya bir gün geç kalırsam diye korkmuyor musun?
- Korkmuyorum, daha gencim!

Doğurmak için üzerinde baskı hissediyor musun?
- E tabii baksana herkes soruyor. “Sıra kimde? Dın, dın, dın!” diye bir program vardı çocukken. “Evlendin, sıra bebekte” tavrında herkes.

Bu aralar sana en çok sorulan soru bu mu?
- Eveeeet.

“Doğurursam evde benle beraber iki çocuk olacak” diye düşünüyor musun?
- Evde bol bol çocuk olsun, ne var ki? Dört yaşındaki kuzenim Peri gelince deliriyorum, evde bütün koltuk ve yataklarda zıplıyoruz. Dolabımdaki her şeyi giyiyor. Uçakta çok yükselince, “A! Bulutlar düştü” diyor.

Türkiye’ye dair kaygın var mı?
- Bazen. Tepki vermezsen, her yer istemediğin yer olabilir. Ben toleransın yüksek olduğu her iklimde yaşarım. Önceliğim bu.

Kime oy vereceksin? Gideceksin o sandığa değil mi?
- Oy vereceğim tabii ki. Kararım net değil henüz. O günkü hislerime göre değişir. Bu ülkede bir günde dünya değişiyor.

Kıyafet sana ne ifade ediyor?
- İçin dışı.

Hep renkli giyiyorsun, içinin karardığı olmuyor mu?
- Oluyor, oluyor. İçim kararınca, karanlıkta oturuyorum, n’apim. Güneş doğsun diye bekliyorum herkes gibi.

Enerjinin kaynağı birlikte olduğun adam olabilir mi?
- Olamaz, hep böyleydim. Ama belki artırıyordur, coşturuyordur. Bak, o olabilir.

Ona aşkını nasıl tanımlarsın?
- Onun tanımıyla “Aşktan da öte.”

Herkes büyüyüp olgun olmak ve gitgide daha renksiz giyinip ciddileşmek zorunda mı

Ne demek “Aşktan da öte?” Bizim bilmediğimiz neleri kapsıyor...
- Öyle bir film var, oradan geliyor. Aşktan da fazla şeyler var, eğlence var, akıl var, yarış var.

Son günlerde seni en mutlu eden şey?
- Dayımın karısı Alla’nın yine hamile olması.

Seksi bulduğun bir adam söyle.
- Serdar Erener.

Onu biliyoruz! Ondan başka?
- İşini çok iyi yapan erkeklerin hepsi seksi!

Kıyafetlerini kim tasarlıyor?
- Ben bulup birleştiriyorum.

Aynada çıplak haline bakar mısın?
- Işık iyiyse evet!

Kendini ne kadar dişi buluyorsun?
- Az.

Neden? Dişi olmak kötü mü?
- Yoo çok iyi, harika da, bana olmuyor.

Björk, Lady Gaga... Seni benzetmedikleri kimse kalmadı. Sen kime benzetiyorsun...
- Kendime. Sadece kendine benzeyen şanslılardan olmak istiyorum.

X