Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Her şey teşvik edilebilir ama LGBTT olmak asla

Hatırlarsanız Lambdaistanbul LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) Dayanışma Derneği hakkında Mayıs 2008’de verilen kapatma kararını Yargıtay bozmuş, derneğin şu anda yasalara aykırı olmadığını, “eşcinselliği teşvik ettiği” takdirde kapatılabileceğini belirtmişti.

30 Nisan 2009 günü, Beyoğlu 3. Asliye Hukuk Mahkemesi bu karara uydu. Lambdaistanbul’un yanı sıra birçok STK gönüllüsü, karar sonrası bir basın açıklamasıyla mutluluklarını dile getirdiler. “Bizler, örgütlenme özgürlüğünü teşvik ediyoruz. Bizler gizlenmemeyi teşvik ediyoruz. Bizler, herkesin kendi gibi olabilmesini teşvik ediyoruz” dediler. Bir şey daha eklemelerini beklerdim. “Her şey teşvik edilebilir, ama LGBTT olmak asla.”

Günümüzde, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin kişisel bir tercih olmadığı, bir yandan çok sayıda genetik faktörün, diğer yandan doğum öncesi ve sonrasında karşılaşılan metabolik etkenlerin (örneğin hormonların) bir bileşkesi olduğu, bu nedenle basit Mendel kurallarına uymadan bir kuşaktan diğerine aktarıldığı kabul ediliyor. Kısacası, 10 yıl önce sanıldığı gibi tek bir “gey geni” yok. (Mustanski, 2005)
4 Mart 2007’de bu sayfada yayınlanan “Kadınlar, Burun Deliklerinizi Açık Tutun” başlıklı yazımda değinmiştim. Karolinska Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Ivanca Savic ve ekibi, kadın, erkek, eşcinsel kadın ve eşcinsel erkeklere, erkek terinde bolca bulunan androstadien (AND) ile kadın idrarındaki östrojen benzeri estratetraenol (EST) koklatmışlar, eşcinsel erkek beyninde gözledikleri değişikliklerin, kadınların beyinlerindekine ve eşcinsel kadın beyinlerindeki değişikliklerin ise, erkek beyninde gözlenenlere uyduğunu saptamışlardı.
Birkaç ay önce, Polonya’nın Lodz Üniversitesi’nden Antoszewski ve arkadaşları, yaşları 20-28 arasında değişen 48 transseksüelin (biyolojik olarak kadın oldukları halde, kendilerini erkek olarak hissedenler) odontometrik özelliklerini yayınladılar. İnsan dişinin büyüklüğü ve şekli, daha ana karnındayken belirlenir. Bir başka deyişle genetiktir. Bu kişilerin dişlerine ait ölçümler, kadın ve erkek kontrol gruplarının dişlerine ait değerlerin arasında yer alıyordu. Böylelikle, transseksüalizmin de genetik temeli olduğu, bir kez daha gösterilmiş oldu.
Bu yılın başında, Biological Psychiatry dergisinde Monash, Melbourne ve California Üniversitelerinden bir grup araştırıcının çok önemli bir çalışması yayınlandı. Lauren Hare ve arkadaşları, biyolojik olarak erkek oldukları halde, kendilerini kadın hisseden 112 transseksüelin DNA’sını incelemiş ve testosteronu denetleyen genin normalden uzun olduğunu saptamışlardı. Testosteronun etkisini azaltan bu değişikliğin, erkek bebek beyinlerini, daha anne karnındayken farklılaştırdığı anlaşıldı.
Bilim, tıpkı göz rengi gibi, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin kişisel bir tercih olmadığını ve DNA’sında kayıtlı biyolojik bir gerçek olduğunu kanıtlıyor. Bu nedenle, LGBTT’lerin insan haklarını savunmaya çalışan Lambdaistanbul’un, eşcinselliği teşvik edebilmesi tıbben mümkün değil.
Evet, insanlık tarihinin her döneminde, her toplulukta gözlenen, kimi yerde eller üstünde tutulan, kimi yerde korkunç işkencelerle öldürülen LGBTT’lerin haklarını, günümüz Türkiye’sinde ciddi biçimde savunmaya ihtiyaç var. Çünkü çoğu, en temel insan hakkından, yaşam hakkından bile yoksunlar.

LGBTT’LER KAÇ KİŞİ?

Seksolojinin babası kabul edilen, Amerikalı biyolog, entemolog, zoolog Alfred Kinsey, 5300 beyaz erkek ve 5940 beyaz kadınla yaptığı anket çalışması sonuçlarını biraraya topladığı 1948 ve 1953 tarihli ünlü raporlarında, Amerikalı beyaz erkeklerin yaklaşık % 46’sının hem kadın, hem de erkeklere karşı cinsel açıdan “tepki” verdiğini, % 37’sinin yaşam boyu en az bir kez eşcinsel ilişkide bulunduğunu bildirmişti. Beyaz ırka mensup kadınlar için bulduğu oran, bunun çok altındaydı.
Günümüzde, New York ve Los Angeles’taki toplam LGBT sayısı bir milyona yakın; San Francisco nüfusunun ise, % 16 kadarı, LGBTT. 2008 Başkanlık seçimlerinde kendisini gey, lezbiyen, ya da biseksüel olarak tanımlayanların oranı, % 4. Tıpkı, 2004 seçimlerindeki gibi.
2008’de İngiltere’de yapılan bir ankete göre, nüfusun % 13’ünün yaşam boyu bir kez eşcinsel deneyimi olmuş, ancak kendisini eşcinsel olarak tanımlayanlar, sadece % 6. Buna karşılık, Yeni Zelanda’lıların % 20’si, kendi cinslerine karşı “bazı duygular” beslediklerini söylemekle birlikte, % 2 kadarı kendisini eşcinsel olarak tanımlıyor. Fransa’da yaşam boyu en az bir kez eşcinsel ilişkiye giren erkeklerin oranı % 4, kadınların % 12.6. Bu oran, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şahika Yüksel’in Türkiye kadınları için tahmini ile örtüşüyor. Durex’in 2007 yılında, 26 ülkede (aralarında Türkiye yok), 26 bin kişiye uyguladığı cinsel mutluluk anketine göre, eşcinsel deneyimi olan İsveçli erkeklerin oranı % 12.
Avrupa ülkeleri ve ABD’deki eşcinsel sayısının, nüfusun % 1-10’unu oluşturduğu tahmin ediliyor. Geylerin oranı, her ülkede lezbiyenlerden biraz daha yüksek. (Zietsch, 2008; Grulich, 2003; Michael, 1995; Johnson, 1992) Dünya genelinde ise, erişkin erkek nüfusun % 3-4’ünün, kadınların da 1.5 - 2’sinin yaşamını eşcinsel olarak sürdürdüğü bildiriliyor (Mackay, 2001).
Transseksüalizme ilişkin istatistik veriler de, ülkeden ülkeye değişiyor. Son 40 yıldır bu alanda çalışan Amsterdam’daki bir klinik, erkeklerde rastlanma sıklığını 10 binde bir, kadınlarda 30 binde bir olarak bildiriyor.
Konu ile ilgili dünya genelindeki tüm verileri birarada değerlendiren ve karmaşık formüllerle istatistikleri yineleyen Olyslager ve Conway ise, bu oranın çok düşük olduğunda ısrar ediyor. 2007 yılındaki 20. Dünya Cinsel Kimlik ve Sağlık kongresinde sundukları, ardından International Journal of Transgenderism’de yayınlanan makalede, her 4.500 erkekten birinin kendisini kadın, 8 binde bir kadının da erkek olarak hissettiğini öne sürüyorlar.
Kafanızı bu sayılarla şişirmemin bir nedeni var. Türkiye’deki LGBTT’lerle ilgili elimizde sayısal bir veri bulunmuyor. Ancak, uzaydan gelmediğimize göre, üç aşağı, beş yukarı diğer dünyalılara benzeriz herhalde. Şimdi elinize bir hesap makinesi alın, bu topraklarda yaşayan en az 700 bin eşcinsel ve 2500 transseksüelin hakkının korunması gerektiğini göreceksiniz.

DÖRDÜNCÜ HOMOFOBİ KARŞITI BULUŞMA

Dünya genelinde, erişkin eşcinsel erkeklerin ölümü ile sonuçlanan saldırıların, toplam adam öldürmeler içinde % 1-4’lük bir payı olduğu sanılıyor. Bunların, öne çıkan özellikleri şunlar:
Ölüm, saldırganın yaşadığı yer ya da coğrafi bölgede gerçekleşmiyor; kapı ve pencerelerde zorlama gözlenmiyor; ceset, yatak odasında bulunuyor; mağdur, tek başına yaşıyor, evvelce karşılaştığı tehditleri polise bildirmemekle tanınıyor.
Katil, mağdurdan daha genç, evvelce işlediği başka suçlar ve parasal sıkıntıları var; cinayette ateşli silah ya da bıçak kullanıyor; saldırıda, ölümü meydana getirmeye yetenin çok üzerinde şiddet kullanıyor (20-30 bıçak darbesi gibi); kundaklama ve gasp teşebbüsü gözleniyor; gerek mağdur gerekse fail, genellikle alkol ya da uyuşturucu etkisi altında.
Cinayet masası dedektiflerinin başucu kitabının yazarı, New York polis teşkilatından emekli Vernon Geberth, bundan on yıl kadar önce, erkek eşcinsel cinayetlerini altı sınıfta toplamıştı. 2007’de Güney Florida Üniversitesi’nden Eric Beaugerard ile Montreal Üniversite’sinden Jean Proulx, konuyu mağdur, fail ve olay yeri karakteristikleri açısından yeniden ele aldılar ve saldırganları başlıca üç sınıfa ayırdılar: 1) İntikamcı, 2) Cinsel motifli avcı ve 3) Cinsel motifi bulunmayan avcı.
9 Mayıs 2009 Cumartesi günü öğleden sora, İstanbul’daki Alman Kültür Merkezi’nde, 4. Homofobi Karşıtı Buluşma Programı çerçevesinde LGBTT cinayetlerinde soruşturma adlı bir sunumum olacak. Konunun ayrıntılarını orada aktaracağım.

EŞCİNSEL KATİLLERİN GÖZÜYLE EŞCİNSEL KURBANLAR

Pek çok katil, cinayetten önce ya da sonra, kurbanının fotoğrafını çeker. Eşcinsel cinayetleriyle ilgili mağdur fotoğraflarının önemli bir bölümü de, Jeffrey Dahmer, Robert Bardella gibi kendileri de eşcinsel katillerin kişisel koleksiyonlarından alınmıştır. Birini özetleyelim:
Otopark bekçisi gözlerine inanamadı. Gençten biri, karşıki evin ikinci katından sokağa atlamıştı. Hemen polisi aradı. “Tamamen çıplak değil” dedi, “boynunda kırmızı bir köpek tasması var.” Canını kurtarmak için sokağa atlayan adam bir seks işçisiydi aslında. Müşterisi onu otomobiline almış, her yanı çöp yığılı, köpek dışkısı kokan bu eve getirmişti. Başına sert bir cisimle vurulduğunu, ardından boynuna saplanan iğneyi hatırlıyordu. Kendine geldiğinde kollarından, bacaklarından yatağın demirlerine bağlıydı. Boynuna tasmanın geçirildiğini, son birkaç saattir olanların ve izleyen dört günde olacakların (örneğin cinsel organlara bağlanan elektrik, göze sıkılan çamaşır suyu, ırza geçme..) en ince ayrıntısına kadar bir deftere kaydedileceğini ve her aşamanın fotoğraflanacağını bilmiyordu.
2 Nisan 1988 sabahı, 22 yaşındaki Chris Bryson, sokağa atlamakla sadece kendini değil, kimbilir daha kaç canı kurtardı. Robert Bardella’nın evinde ele geçen ve kendisinin “eşcinsel aşk esiri” olarak tanımladığı 23 erkeğe ait 357 işkence fotoğrafını inceleyen polis, bunlardan altısını öldürdüğünü saptadı. Bahçesinden kafatasları, kemikler, dişler çıktı.
Bardella, 18 Aralık 1988’de ömür boyu hapse mahkum oldu, 1992’de bir enfarktüs krizinden öldü. Aslında, ölümünden birkaç gün önce cezaevi papazına bir mektup yazmış ve gardiyanların kalp ilaçlarını vermemesinden şikayetçi olmuştu. Ölümü hiçbir zaman soruşturulmadı.
Afrikalı ve Asyalı 17 erkeğin ırzına geçen, işkence eden, canlıyken uzuvlarını bedenden ayıran, etlerini yiyen, ölülerle ilişkiye giren Jeffrey Dahmer’in fotoğrafçılığı farklıydı. Kurbanlarını genellikle öldürdükten ve kimi zaman parçaladıktan sonra fotoğrafladı. 957 yıl hapse mahkum oldu. 28 Kasım 1994’te cezaevinin spor salonundaki tuvaleti temizlerken, başka bir mahkumun başına demirle vurması sonucu öldü.
X