Spor Haberleri

« Hürriyet.com.tr
MENÜ

Her şey o kaza ile başladı

Engelli bir sporcu, bir kadın, bir olimpiyat şampiyonu, bir öğrenci ve aynı zamanda müziğe meraklı bir genç…

Röportaj: Ömür Kurt
SON GÜNCELLEME

Olimpiyat şampiyonu Gizem Girişmen Hürriyet’e konuştu

ODTÜ’ye engelli rampası ve engelli otoparkı kazandıran, engel aşmayı görev bilen, sporun bir barış elçisi olduğunu söyleyen Olimpiyat şampiyonu Gizem Girişmen’le Türkiye’de hem sporcu, hem kadın hem de engelli olmayı konuştuk.

Spora nasıl başladın? Kendindeki bu yeteneği nasıl keşfettin?

Ben sporla iç içe büyüyen bir çocuk oldum. İlkokul üçüncü sınıfta kayak ve buz pateni yapıyordum ve yüzüyordum. Ancak milli başarıları getiren profesyonel anlamdaki spor, üniversiteden sonra başladı. Kazadan önce hep kış sporları yapmıştım, kazadan sonra ise yeni sürece ve hayata biraz daha alışma süreci başladı. Nasıl yatağa yatacağımı, yataktan nasıl kalkacağımı, nasıl arabaya bineceğimi ya da arabadan nasıl yine tekerlekli sandalyeye geçeceğimi öğrenmek için Almanya’ya gittim. Yaklaşık 3 aylık iyileştirme süreci getirdim. Orada tekrar yüzmeye başladım, ama eğitim hayatının yoğunluğu sebebi ile devam edemedim.

Okçulukla nasıl tanıştın peki?

Üniversiteyi bitirdikten sonra... 2004 yılında okulu bitirdim ve çalışma yaşamına başlamadan önce kendime biraz zaman ayırmaya karar verdim. Ancak ben yoğun bir yaşamı seven biri olduğum için ikinci ayın sonunda sıkılmaya başladım. Büyük bir tesadüf sonucunda ilk okçuluk çalıştırıcımla tanıştım.

Nasıl bir tesadüf?

Ben okuldan sonra yüzmeye tekrar başlamak istiyordum. Bu nedenle daha önce yüzdüğüm zamanlardaki çalıştırıcımın numarasını almak için ilk okçuluk hocamı aradım, o da “Sen bizim antrenmanımıza gel, izle, belki çok keyif alırsın” dedi. Ben de onu kırmamak adına bu davete icabet ettim, ama başlamayı düşünmedim. Okçuluk sporu ile uğraşanlar, bana bu sporun çile dönemi olduğunu, uzun uzun lastik çekmek gerektiğini, ancak o dönem aşıldıktan sonra yayla ok atabileceğimi söyledi. Ben de hemen “O zaman ben almayayım, teşekkürler” diyerek vazgeçtim; ama onlar “Dur, dur, tamam şimdi ok attıracağız sana” dediler. Ok ve yayı ilk kez o zaman elime aldım. Ancak ilk denememde oku karavana attım. Üstelik çok kısa bir mesafeden dışarı attım, ama çok keyif aldım o anda…

Her şey o kaza ile başladı

O zaman mı karar verdin okçu olmaya?

Evet. O günden sonra haftada 6 gün antrenmanlara başladım ve 2 yıl boyunca çalıştım. 2004 yılı Eylül ayında okçuluğa başladım, 2005 yılında da milli oldum. 2006 yılında da ilk uluslararası başarımı elde ederek Avrupa üçüncüsü oldum. Bu başarı benim için çok önemli. Çünkü bana başka bir dünyanın kapısını açtı. Madalyalarımı gösterirken herkes Dünya Şampiyonluğu madalyama kilitlenir, ama benim için önemli olan 2006 yılındaki o Avrupa Şampiyonluğu’dur. Onun yeri çok ayrıdır bende…

Yaşamına tutkuyla giren okçuluğu nasıl tanımlıyorsun? Sana neler öğretti bu spor?

Okçuluk, kendi kendinize kalabildiğiniz bir spor. Tamamen kendi yeteneklerinizi yansıtabildiğiniz, hedefe kilitlendiğinizde ve odaklanabildiğinizde çok güzel sonuçlar alabildiğiniz bir spor. Başkasına bağımlı değilsiniz bu sporda… Oldukça bireysel bir spor. Hatalarınızı kabul ettiğiniz ya da başarılarınıza sahip olabildiğiniz bir spor.

Okçuluk bana başkasının ne işle ilgilendiği, ne yaptığı ya da ne söylediği ile ilgilenmemeyi öğretti. Kaybetmeyi, kazanmayı, kaybettiğinde de devam edebilmeyi… İnsanın zor zamanlarının olabileceğini, ama ağlaya sızlaya ok atılabileceğini de… Okçuluk bana hayatı öğretti.

KAZADAN SONRA "NEDEN BEN?" DEDİM

Kaza nasıl gerçekleşti, neler hissettirdi sana?

Ben trafik kazası geçirdiğimde henüz 11 yaşımdaydım. İlkokulu yeni bitirmiştim ve yaz tatiline gitmiştim. Kaza, biz tatilden Ankara’ya dönerken gerçekleşti ve ben bu kazadan sonra omurilik felci oldum. Göğsümün altından itibaren vücudumun üçte ikisini hissetmiyorum ve oynatamıyorum.

Bu tabii ki vücudunuzun çok ciddi anlamda kısıtlanması demek... Daha önce çok hareketli bir çocukken tekerlekli bir sandalye yardımıyla hayatınızı sürdürmeye çalışmanız anlamına geliyor. Çok zor bir şey! Ancak sanırım kişiliğimin etkisi, ailemin çok destek olması ve etrafımda hep güçlü insanların var olması sebebiyle hiçbir zaman çok olumsuz etkilenmedim. Sadece yürüyemeyeceğimi öğrendiğim zaman anneme “Neden ben?” diyebilmişim.

Peki, annenin tepkisi ne oldu?

Annem de bana “Her gün herkesin başına gelebilecek bir şey bugün bizim başımıza geldi, ama biz bu koşullar altında çok güzel bir hayat sürdürebiliriz” dedi. Böyle güçlü bir annenin çocuğu olunca size de mızmızlanmak düşmüyor. Ne yapılması gerekiyorsa onu yapıyorsunuz… Ne mutlu ki bana hayat bana güzel fırsatlar da çıkardı, ben de hep çalıştım. Ülkemi de çok iyi temsil ettim, yaptığım işi de en iyi şekilde yapmaya odaklandım ve öğrenciyken de çok başarılı bir öğrenci oldum. Çünkü çok çalıştım.

Okula nasıl gittin? Zor olmadı mı senin için…

Evet, zor oldu. Biz ailemle çok okul aradık. O zamanların Türkiye’sinin engelliye bakışı şimdikinden bir parça daha kötüydü. Şimdi de iyi olduğunu söyleyemeyeceğim, ama eskiye oranla insanların bakışı daha iyi… O zaman ilkokulu bitirdiğim için ortaokul ve lise arayışımız vardı. Birçok okul beni engelli olduğum için kabul etmek istememiş. Oysaki Türkiye’de milyonlarca engelli vatandaşımız var ve hepsi belki de kendi alanlarında çok ciddi cevherler… Akademik alanda olabilir, spor, müzik, sanat, hepsinde olabilir… Biz aslında bu vatandaşlarımızı kaybediyoruz. Yani 70 milyon insanımızın 70 milyonunu da topluma dâhil etmekte biraz sıkıntı yaşıyoruz ve aslında kaybeden yine ülkemiz oluyor. Ama benim ailem öyle kolay vazgeçen bir aile değil. Sonunda benim için güzel bir okul bulabildiler. Ben Ankara Tevfik Fikret Lisesi mezunuyum. Orada çok güzel bir öğrencilik yaşantısı geçirdim… 7 yıl boyunca okudum ve engelli olmamdan dolayı ne bir farklılık hissettim ne de bir ayrıcalıkla karşılaştım. Kendimi kötü hissedeceğim hiçbir şey yaşatmadılar bana… Beni kendi öğrencileri olarak benimsediler. Daha sonra da Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü’nü kazandım, 2004 yılında da oradan mezun oldum.

ODTÜ’YE BİR RAMPA VE ENGELLİ OTOPARKI KAZANDIRDIM

Üniversitede zorluklar yaşadın mı?

Çok fazla... İlk senemde, Bilkent Üniversitesi’nin mimari anlamda çok uygun olduğunu düşündüğüm halde engelliye uygun bir tuvalet yoktu meselâ. Annem günde üç sefer üniversiteye gelmek zorunda kalıyordu. Bu zor bir durum… Ancak bu durum sadece Bilkent için geçerli değil! Şu anda da ODTÜ’de yüksek lisans yapıyorum, çeşitli vesilelerle diğer okullara gidiyorum, açıkça söyleyebilirim ki, Türkiye’deki hemen hemen hiçbir okul engellilere uygun değil. Bazı şeyleri biraz tırnaklarınızı kazıyarak elde etmeniz gerekiyor. Bu da vazgeçmemekten, ısrarla derdinizi anlatmaktan geçiyor. Örneğin, okullardan rampa, engelli otoparkı, engelli tuvaleti gibi isteklerde bulunmaya başladık. “Eğer biz buraya rampa yaparsak bu binanın görüntüsü bozulur” gibi düşünceler de karşılaştık. Ancak insanlara vazgeçmeden doğruyu, güzeli anlatmak gerekiyor. Ben şu anda ODTÜ’de “Sosyal Politika” alanında yüksek lisans yapıyorum ve buradan mezun olduğumda “Benim ODTÜ’ye bıraktığım en güzel şey ne olabilir” diye düşünüyorum… Ben, ODTÜ’ye bir rampa ve engelli otoparkı kazandırdım.

Peki, ODTÜ bunu nasıl kabul etti?

ODTÜ’ye bir rampa ve engelli otoparkı yapılması için dilekçe verdim, peşini de bırakmadım. Onlar da olumlu baktılar ve bu süreç işledi. Sonuçta engelli otoparkı ve rampa oraya yapıldı. Ben bunun diplomamdan çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bundan sonra o okula girecek engelli öğrenciler için önemli bir şey bıraktığımı düşünüyorum.

GÖREVİMİZ, ENGEL AŞMAK

Engeller seni yıldırmıyor…

Annemin bir sözü vardır; “Biz bu hayata her yere rampa ve engelli tuvaleti yaptıralım diye geldik. Bu işle görevlendirildik” der. Yani sadece kendiniz için değil, toplum için de bir şey yapabilmek çok güzel. Bizler, bir şeyler için vesile olduk sanırım.

Bu engelleri aşmanda olimpiyat şampiyonu olmanın etkisi olmadı mı?

Oldu tabii… Ben karakter itibarı ile de vazgeçmeyen biriyim. Ancak olimpiyat şampiyonu olmam da bana engelleri aşmak için fırsatlar verdi. Bir engel aştıktan sonra bir sonraki engeli aşmak daha kolay oluyor. En önemli şey öncelikle iletişim kurmak ve derdimizi anlatmak. Sonrası kendiliğinden gelişiyor.

Türkiye’de engelli olarak yaşamak nasıl bir şey?

Gerçekten çok zor! Çünkü dışarı çıktığınızda sizi engelleyen kaldırımlar, hareket kabiliyetinizi kısıtlayan rampaların önüne park etmiş arabalar, engelli tuvaletlerinin olmaması gibi şeyler gerçekten hayatınızı çok zorlaştırıyor. Ama hayat çok zor diye de evin içine kapalı kalmamak gerekiyor. Ne kadar zor olursa olsun yardım isteyerek, derdinizi anlatarak bazı şeylerin önünü açabiliyorsunuz, bazı şeylerin değişimine katkı sağlayabiliyorsunuz. O nedenle birini dinlemek, onun ihtiyaçlarının ne olduğunu anlamak ve onun da toplumun bir parçası olduğunun farkına varmak gerçekten çok önemli. Aynı toplumda yaşadığımız ve aynı haklara sahip olduğumuz gerçeğini göz ardı etmemek gerek.

GENÇ NÜFUSUNUN YOĞUN OLMASI İLE ÖVÜNDÜĞÜMÜZ 75 MİLYONLUK BİR ÜLKEDE ÇOK AZ OKÇU VAR

Tarihimizle çok bağlantılı bir spor okçuluk. Ancak yeteri kadar değer görmüyor sanki…

Okçuluk bizim ata sporumuz. Ancak sporda başarı madalya ile ölçüldüğü için çok da başarılı olamadığımız bir spor. Dünya sıralamasındaki okçuluk başarılarımıza baktığımızda bu alanda çalışan çok sporcumuzun olmadığını görürüz. Genç nüfusunun yoğun olması ile övündüğümüz 75 milyonluk bir ülkede çok az okçu olması çok üzücü… Sadece okçuluk değil, bütün amatör sporlar için de bu durum geçerli ve çok düşündürücü…

TÜRKİYE'DE SPOR MESLEK OLARAK GÖRÜLMÜYOR

Türkiye’nin uluslararası yarışmalarda çok sporcu çıkaramamasının sebebi nedir peki?

Eğitim sistemimiz sporu öğrencilerin hayatına sokmuyor. Bu, en büyük sıkıntılardan bir tanesi… Sporda bir gelecek görülmemesi de ciddi bir sıkıntı. Siz, sporu bir hobi olarak yapmaya devam ederseniz ve iş milli formayı giymek düzeyinde kalırsa diğer ülkeler sizi geçer. Neden? Çünkü onlar olaya meslek gözüyle de bakıyor. Yani sporcu olmak bir meslek aslında! Ne yazık ki Türkiye’de futbolcu ya da basketbolcu olmanın dışındaki sporlarda bir meslek boyutu yok.

Dolayısı ile aileler de çocuğunun sporcu olmasını pek tercih etmiyor…

Aynen öyle… Aileler çocuklarının geleceğini düşünüyor. Profesyonel meslek boyutu işin içine girmediği için de çocuklarının sporcu olmasını pek desteklemiyor. Çocuklarının spor yapmasını yalnızca kendilerini sosyal anlamda da geliştirebilmeleri için destekliyor. Oysaki bir sporcunun dünya şampiyonasına gittiğinde madalya alamasa bile, ülke temsil ettiği için o spordan maddi gelir elde edebilmesi gerek. Yani yaptığı sporun, o kişinin mesleği olması gerek. Çünkü bir sporcu, günde 7 saate varan antrenmanlar yapıyor. Bunun karşılığı ona sadece madalya aldığında veriliyorsa, bu çok da kabul edilebilir bir şey değil. Takdir edersiniz ki spor, kendinizi iyi hissetmediğiniz bir güne uyandığınızda size madalya getiremeyebilir. Ama siz bütün bir yıl bu hedef için çalışırsınız.

SPOR BARIŞ ELÇİSİDİR, MA...

Bir sporcu gözüyle ülkenin şimdiki durumu hakkında neler düşünüyorsun?

Günümüz Türkiye’sine ve dünyada olanlara baktığımda bir sporcu olarak çok da mutlu olduğumu söyleyemeyeceğim. Çok yakınımızda bir savaş var… Ülkemizdeki pek çok insanın sınır komşularımızdaki ülkelerin yurttaşlarıyla akrabalık bağı olduğunu düşünürsek çok daha acı bir durum.

Sporun temsil ettiği değerlerin sözde kalması bir sporcu olarak beni gerçekten çok üzüyor. Kardeşlik, barış, eşitlik, dostluk gibi değerlerin sadece sporun temsil ettiği değerler kâğıt üzerinde kalmamalı.

Bu düşüncenin geliştirilmesi için ne yapılabilir?

Daha bilinçli bir toplum yaratmamız gerektiğini düşünüyorum. Yanı başımızda olan sorunlara duyarsız kalmayan, düşünen, sorgulayan bir toplum… Kendine dokunmayan bir sorunun onu bağlamadığını düşünen bir toplum anlayışı doğru değil. Çünkü birbirinin sorunlarına sırt çevirdiğimiz zaman sıkıntılar bir oradan patlıyor, bir buradan… Hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz.

Ben, bir ülkenin çok gelişmesi, ama dünyanın geri kalan kısımlarının geride kalması gerektiği gibi bir anlayışa kesinlikle katılmıyorum. Bu anlayış, bir yerlerden patlakların çıkmasına sebep oluyor. Bu gelişme, kalkınma denilen şeyin birlikte yapılması gerekiyor. Dünyanın kaynakları herkesin kaynağı… Sadece bir ülkeye ayrılmış kaynaklar değil. Bir taraf onu sömürdüğü zaman çok ciddi sıkıntılar çıkıyor. Umarım sporun temsil ettiği değer dünyada gerçekten özümsenir ve ön planda tutulur. Çünkü o zaman çok daha güzel bir dünyada yaşamış oluruz.

BEN BU ÜLKENİN SPORCUSUYUM

Pek çok ödül aldın. Olimpiyat madalyasını göğüsledin. Bir ödüle layık bulunduğunu öğrendiğinde ne gibi duygular yaşıyorsun?

Benim kişisel olarak hissettiğimle başkalarına hissettirdiğim birbirinden biraz farklı sanırım. Kişisel olarak, ben bu ülkenin yetiştirdiği bir sporcuyum, burada doğdum, burada okudum ve bugün o formayı giyip ok atıyorsam, bu ülkenin bana verdiği bir şey bu. Ben takım kamplarına gidiyorsam bu ülkenin vatandaşlarının vergileriyle Milli Takım Kampları’na gidiyorum. Ben bu ülkenin sporcusuyum, dışarıdan gelmedim. Ben bunu yapabiliyorsam, herkes bunu yapabilir.

Her şey o kaza ile başladı


Bunları da Beğenebilirsiniz