Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Her şey bitmeden önce

Yavuz GÖKMEN

Buz, kristal viski bardağının kenarından sessizce kaydı bu kez. Sadece Chivas Regal şişesinden akan viskinin, buzdan kayarak bardağa dökülürken çıkardığı şırıltılı sesi duydum.

Bardağı alıp salondaki koltuğuma oturdum. Piyanoya baktım.

Uzun bir süredir kapağı bile açılmadan duruyordu. Sadece bazı gece yarıları piyanoya oturuyor ve ne çaldığımı bilmeden bir şeyler çalmaya çalışıyordum. Belki de piyanoya saygıda kusur etmemeye çalışıyordum.

İçimden piyanoya gitmek gelmedi. Sadece üzerindeki gümüş heykelciğe uzun uzun baktım. Yahudi sanatçı Sam Philippe'in eseriydi; Kudüs'ten almıştım.

Yuvarlak çizgilerle yapılmıştı. Çıplak erkek yere oturmuştu ve önünde erkeğe güvenle başını ve vücudunu yaslayan bir çıplak kadın oturuyordu.

Kudüs'te ilahi bir yüceliği düşünmüştüm. Zamanın nasıl bir sonsuz kavram olduğu orada dank etmişti kafama.

Yaşam sürerken ölümün asla var olamayacağını orada düşünmüştüm. Ölüm bir başka sonsuzluğa uzanma yoluydu.

Ve hayat ölüme karşı direnirken anlam kazanıyordu.

Ölüme karşı direnmenin tek ama tek yolu aşktı.

Başka hiç ama hiç bir yol yoktu.

* * *

Kim, nerede, nasıl, ne şekilde olursa olsun âşık oluyordu. Ancak bazıları âşık olduklarını kendilerine bile itiraf edemeden ayrılıp gidiyorlardı dünyadan. Kimileri aşklarını çılgınca haykıracak kadar cesurdular.

İnsanı insan yapan şey zaaflarının bileşkesinden ibaretti. Mükemmel olmak kadar gülünç ve acınacak bir durum olamazdı.

Áşık olabilmek, kendini sevmeyi de getirdiğinden, âşık olunca anlıyordunuz kendinize saygınızı. Ve böylece başkalarına sevgi ve saygı duymayı da öğreniyordunuz.

Ancak sevmenin doruğu, zamanı durdurabiliyordu. Böylece isterseniz bir dakika içinde binlerce yıl yaşayabiliyordunuz. Ya da binlerce yıl yaşasanız bile bir dakika bile yaşamamış oluyordunuz.

Tercih sizindi ve bunun ölçüsü aşktı.

Bardaktaki viskiden bir yudum aldım. Kalkıp müzik setine Nilüfer'in CD'sini koydum.

‘‘Mavilim’’ ve ‘‘çok uzaklarda’’ şarkılarını öğrenmeye çalışıyordum. Eğer, hangi yaşta olursanız olun yeni şeyler öğreniyorsanız, gençsiniz demektir. CD'yi bu iki şarkı arasında zaplayıp durdum.

Ama birden bir başka şarkı dikkatimi çekti. İştiyakla dinledim.

Kayahan yazmış ve müziklemişti. Kuşkusuz kendi çektiği bir terk edilme acısını anlatıyordu.

‘‘Bugün uyandığımda, yoktun yanımda/ Canım, bugün ilaçlarımı almadım

Canım bugün ilk defa sensiz kaldım/ Canım, canımın yaprakları

Gözlerin yok, çok canımı yakıyor özlemin

Çok çok çok, her şeyden çok.’’

Terk edilmek, ‘‘ilaçlarımı almadım'' isyanıyla bu kadar güzel anlatılabilirdi. Her şey bitmeden önce ya da bittikten sonra, arasındaki ölümcül çığlığı bu şarkıda duydum.

Bardağı bir daha doldurdum.

X