Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Her canlı bu kitabı tatmalı

“Bir ihtimal daha var...” Bence böyle diyerek başladı nörobilimci David Eagleman. Ölümden sonra nasıl bir hayatın bizleri beklediğini merak etti ve teoriler üretti.

Bir ihtimal daha var, hatta bir tane daha ve bir tane daha. Sonunda kırk adedi buldu.
Eagleman’ın “Ve... Sonraki Hayattan Kırk Öykü” kitabı Eylül başından beri çok satıyor. Hatta sosyal ağlarda, ağızdan ağıza öyle bir hızla yayıldı ki bu cevher, İngiltere’deki satışları yüzde 6 bin arttı.
Çünkü müthiş... Ne din kitaplarında ne felsefe sohbetlerinde ne de köktenci bir Darwinist’in sofrasında rastlayamayacağınız cinsten akıl yürütmeler var.
Mesela kitaptaki en sevdiğim hikaye Metamorfoz’a göre üç kez ölüyoruz.
Birincisinde beden işlevini kaybediyor.
İkincisinde gömülüyoruz.
Üçüncüsünde ise ismimiz son kez anons ediliyor ve işte o zaman tamamen yok oluyoruz.
Anons mu? Evet, teori şu: Ruh ya da beden gittikten sonra geriye kalan her ne ise florasan lambalarla aydınlatılmış bir bekleme odasına geçer. Fani dünyada o ruhun adı son kez telaffuz edildiğinde, yani son kez hatırlandığında, bir daha ondan bahsedecek kimse kalmadığında ismi anons edilir.
Ve işte o zaman gerçekten herşey biter.
Eagleman bu hikayesiyle aslında hepimizin hayatta iz bırakmak için yaşadığımız gerçeğinden sözediyor gibi gelebilir.
Hayır, aslında çok daha acıklı bir ihtimali, sevenlerin o anonsların yapıldığı bekleme odasında, başka deyişle öbür dünyada buluşamayacağını söylüyor:
“Acıdır ki, pek çok kişi tam da sevdikleri geldiği sırada çıkıp giderler çünkü dünyadaki anımsama işini yerine getiren sadece o sevilenlerdir.”
Onlar da ölüp o bekleme odasına geldiğinde dünyada bizi hatırlayacak kimse de kalmamıştır.
Klişelerden korkmayanlar tatlı bir Pazar günü kendilerine şöyle bir sonuç çıkarabilir öyleyse: Ahireti şimdilik geçiniz, burada, bugün sevilmeye değer olunuz.

Cem Davran 500 yıl önce Bruges valisi miydi?
/images/100/0x0/55eb4f8cf018fbb8f8b90e61
Gülhan Cihan’ın sebatını sevdim.
Gençlere kampus gezileri düzenleyen bir şirkette çalışıyordu, 6 yıl önce resim yapmak istediğine karar verdi. 15’inci yüzyıldan başlayarak yapılmış portreleri incelemeye başladı. Hans Memling’ler, Rosetti’ler, Titian’lar, Caravaggio’lar...
Fakat bir anda...
Velazquez’in “The Dwarf Sebastian de Morra” adlı tablosuyla karşılaştığında her şey değişti, resim yapmak filan bir kenara...
Gülhan Hanım müthiş bir benzerlik keşfetmişti.
Velazquez’in Sebastian de Morra’sı tıpatıp oyuncu Alpaslan Özmol’a benziyordu.
Peki bu bir tesadüf mü? Başka böyle benzerlikler var mı?
Araştırmaya, tv dizilerini o gözle izlemeye başladı Gülhan Hanım.
6 yıl süren ve deli pösteki sayar metoduyla gerçekleştirilen çalışmanın beni de şaşırtan birkaç sonucunu paylaşmak istiyorum:
Fransız ressam Benjamin Constant’ın 1881’de yaptığı Kraliçe Herodiad’ı aynı Sumru Yavrucuk...
Flaman sanatçı Hans Memling’in 1487’de resmettiği Bruges valisi Martin van Nieuwenhove sanki Cem Davran...
Amerikalı ressam William McGregor’un “Pretty Girl” tablosundaki kız resmen Tülin Özen...
John Millais’in 1871 tarihli “Solway Şehidi” tablosundaki hüzünlü kadın gerçekten Kate Winslet’e benziyor.
Bu çalışmanın bilimsel bir söz söyleme, ya da reenkarnasyonun kanıtıymış gibi davranma derdi yok elbette.
Ama gören gözün yadsıyamayacağı bir tuhaflıkla da karşı karşıyayız, kabul edelim.

Kızmaya hakkımız var mı?

İdeali olmak ne demektir Allah aşkınıza?
İdealin peşinden gitmek nasıl olur?
Öylece durmak, sonsuz saatler boyunca şikayet etmek mi?
Eski solcuların “Ulan herkes de dönek oldu” diye başlayıp “Paranın gözü kör be kardeşim” minvalinde devam eden hayalkırıklığı tiradları vardır.
Alkol seviyesi yeterli düzeye ulaştığında, yani sapla samanı karıştırmak meşruiyet kazandığında, o tiradın bir yerinde “Mehmet Ali Erbil bir Küheylan oynardı ki... Peh, bir de şimdiki haline bak, para insanın yeteneğini bile sattırıyor” cümlesi geçer.
Son günlerde üst üste birkaç kez şahit oldum:
Mehmet Ali Erbil’in tiyatroculuğundan konuşmanın artık kendi içinde bir kara mizaha dönüştüğünü fark etmiş olacaklar ki bu idealistler öfkelerini başka oyunculara yöneltme konusunda fikir birliği yapmışlar:
Haluk Bilginer neden sit-com’da oynuyormuş?
Ali Poyrazoğlu neden GSM şirketinin reklamlarını seslendiriyormuş?
Mahir Günşıray’ın çamaşır makinesi reklamına çıkması olacak iş miymiş?
İş tabii...
Günşıray Tiyatrooyunevi’ni, Yıldız Kenter Kent Oyuncularını, Haluk Bilginer Oyun Atölyesi’ni, Mustafa Avkıran Garajistanbul’u, Murat Daltaban da DOT’u ayakta tutmak için dizide de oynar, reklam da seslendirir.
Bana göre bu Makyevelizm değil, idealinin peşinden gitmektir!
Kızmaya hiç hakkımız yok.
X