"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Hepimiz ademoğluyuz

<B>ACABA </B>hangisinin annesi Ermeni?<br><br><B>Konyalı </B>ve <B>CHP’li</B> eski Diyanet İşleri Başkanı <B>Lütfi Doğan’</B>ın<B> </B>mı?

Yoksa...

Gümüşhaneli ve ‘Milli Görüşçü’ eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan’ın mı?

Evet, Almanya’da ikamet eden bir Ermeni Başpiskopos’un ortaya attığı iddianın ardından şimdi bu sorunun yanıtını arıyoruz:

Acaba hangisinin annesi Ermeni?

‘Konyalı’ ve ‘CHP’li’ Lütfi Doğan ‘Ben değilim’ diyor...

Annesinin adının ‘Pullu Hatun’ olduğunu söylüyor...

Ve ‘Yedi göbek sülalesinin nereden geldiğini’ dramatik bir şekilde açıklamaya çalışıyor...

Bütün bunları anlattıktan, yani kendisini ‘temize çıkardıktan’ sonra da şöyle diyerek büyük bir ayıba imza atıyor:

‘Ermeni arıyorsanız Gümüşhane’ye bakın.’

‘Milli Görüşçü’ ve ‘Gümüşhaneli’ Lütfi Doğan ise, ‘Böyle bir şey olamaz. Bu bir iftiradır’ diye söze başlıyor.

O da annesinin adını veriyor.

O da ‘Ben değilim’ vurgusu yapıyor.

***

Ve bütün bu açıklamaların ardından, bana da ‘saçımı başımı yolarak’ şöyle haykırmak düşüyor:

Yahu ne oluyor size böyle?

Hepimiz ‘ademoğlu’ ya da ‘ademkızı’ değil miyiz?

Annemiz ya da babamız Ermeni olsa ne olur, olmasa ne olur?

Annemizi ya da babamızı seçebiliyor muyuz?

Annesi Ermeni olan Müslüman olamaz mı?

Daha sonra Müslümanlığı seçemez mi?

Ve daha da önemlisi birine ‘Senin annen Ermeni’ demek hakaret midir?

Büyük iftira mıdır?

Eğer hakaret ise annesi Ermeni olanlar ne yapacak?

Kendilerini sefil yaratıklar olarak mı görecekler?

Keşke iki Diyanet İşleri Başkanı da, ‘Evet, ikimizin annesi de Ermeni kardeşim. Var mı bir diyeceğiniz?’ deseydi de, hem hepimizin ezberi bozulsaydı, hem de köken avcılığı meraklılarına sıkı bir ders verilseydi...

‘360’ta kilolu balet muhabbeti

VAY be...

Meğer ne de çok ‘Kilolu balet’ varmış memleketimizde...

Olay o kadar büyüdü ki, neredeyse ‘En kilolu baleti ortaya çıkarma’ hususunda Babıáli tarihinin en büyük medya kavgası çıkacak.

Gazetelerdeki haberleri okudukça, adını ‘Uyuyan bakan’a çıkardığımız Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un, aslında ne ‘uyanık’ bir adam olduğunu da anlamış durumdayım.

Çünkü:

Tam da ‘Devlet tiyatroları ayaklandı’ haberlerinin manşetlerden inmediği bir dönemde, Bakan Atilla Koç, Özalvari bir kıvraklıkla ‘kilolu balet’ iddiasını ortaya attı ve gündemi bir anda değiştiriverdi.

Görüyorsunuz işte:

Son birkaç gündür ‘Devlet tiyatroları ayaklanması’ feci demode hale gelirken, gazetelerde ‘Benim kilolu baletim, senin kilolu baletinden daha kilolu’ haberlerinden geçilmiyor.

Yani kilolu baletler, gündeme olanca ağırlıklarıyla oturmuş durumdalar.

***

Geçen akşam, İstanbul’un ‘in’ mekanlarından 360’ta Bakan Koç’la bir akşam yemeği yedik.

(Durun, hemen ‘Seni özenti seni... Safran’dan sonra şimdi de 360 ha!’ filan diye laf geçirmeye çalışmayın. Çünkü Atilla Koç’la yemeğe sağlam bir ‘suç ortağı’yla birlikte katıldım. Suç ortağımın adı: Fehmi Koru’dur. Ayrıca Fehmi Bey’in, 360’ın ambiyansına benden daha fazla hasta olduğunu vurgulamalıyım. Belki bir dikkat dağılması söz konusu olur da bu işten yırtarım.)

Neyse...

Yemekte söz döndü dolaştı, ‘kilolu balet’ konusuna geldi.

Bakan, sadece ‘bir balet’ten söz ettiğini vurguladı ve o baletle ilgili iki önemli ipucu verdi:

BİR: Söz konusu baletimiz, 115 kilo imiş.

İKİ: Söz konusu baletimiz, tiyatroyla ilgili bir derneğin başında imiş ve televizyon programlarında Bakan aleyhine epey söz sarf etmiş.

Yani...

Bakan’ın asıl işaret ettiği ‘kilolu balet’, henüz ortaya çıkarılamadı.

İz sürmeye meraklı cevval meslektaşlarımıza duyurulur.

6/7 Eylül 1955 6/7 Eylül 2005

1955’teki olaylar, yoğun olarak İstanbul Beyoğlu’nda geçmişti.

2005’teki sergi basma olayı da İstanbul Beyoğlu’nda geçti...

1955’te dükkanlar yağmalanmıştı.

2005’te fotoğraf sergisi yağmalandı.

1955’te saldırganlar ‘Türkiye Türktür Türk kalacaktır’ sloganı atmışlardı.

2005’te de aynı slogan atıldı.

1955’te saldırganlar öfkeliydi... Heyecan gelmiş, mantık savuşmuştu...

2005’te de aynı öfke vardı... Ve yine heyecan geldi, mantık savuştu...

1955’te trajik olaya neden olanlar, kendilerine bayrakları kalkan yapmışlardı.

2005’te sergi basanların ellerinde de bayrak vardı.

1955’te saldırıya uğrayan azınlıklara ‘Ya sev, ya terk et’ denilmemiş, yani seçenek bile sunulmamıştı.

Ama 2005’te sergi basanlar lütfedip ‘Ya sev ya terk et’ dediler.

1955’te saldırganlar, dış saiklerin etkisine kapılmışlar ve provokasyona gelmişlerdi.

2005’te sergi basanlar ise kendi kendilerini gaza getirmişlerdir.
X