Hedonist bilgiler ışığında horizontal haftasonu

Topesto ara sıra dünyanın en büyük güzelliğini yapıyormuş gibi havalarla bir kitap, bir film, işte ne bileyim bir dergi getirir, atar.

Bu arada ‘Bak burada şöyle saçma bir şey var yarar senin işine’ gibi abuk bir şey söylemeyi de ihmal etmez. Sanırsın kendisini Şánizade Atáullah Efendi’nin ruhu dürtmüş de tıp alimi olmuş... Terbiyesiz canım, başka bir şey değil.

Klasik bir horizontal hafta sonu planlamışım kendime... Çatırt kapı (kapıyı çalmıyor, yumrukluyor o yüzden böyle diyorum) çıktı geldi.

Televizyon açık, film seyrediyorum bu sırada. Nal gibi altyazı var ekranda ve Woody Allen sperm kostümüyle çok komik vesaire. (Evet, o filmi seyrediyorum; Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Ama Sormaya Korktuğunuz Her Şey)

Buna rağmen ‘Film mi seyrediyorsun?’ diye sordu. En ayar olduğum hadise. Belli kardeşim film seyrettiğim. Ne dememi bekliyorsun?

Al sana şöyle bir cevap vereyim: ‘Hayır kardeşim; Ebru Akel ayrılmış ‘Size Anne Diyebilir Miyim?’den, yerine Woody Allen gelmiş. Ona da demişler ki, sen bildiğin gibi İngilizce sunabilirsin programı abi, biz altyazıyla veririz. Ama bir şartımız var, sperm kostümü giyeceksin...’

Bak sinirden dağıldım yahu! Elinde İngilizce bir kitap var elemanın: ‘The Hedonism Handbook’ diye. Yani Hedonizmin El Kitabı işte.

Bu arada hedonizm diyorsun, niye Türkçe’sini yazmıyorsun cephesinden hareketlenecek arkadaşlar rahatlarını bozmasınlar. Hedonizmi Türk Dil Kurumu ‘Hazcılık’ diye çevirmiş. Hazcılık... Kullanılmaz değil mi? Amaaan, neyse.

‘İyi bir şey mi?’ dedim.

‘İyi işte, bir sürü küçük küçük bilgi var. Bildiğimiz bazı şeyleri de bir daha anlatıyor.

Bildiğimiz şeylerse niye getiriyorsun, diye sorarlar adama değil mi? Sordum ben de...

‘Ya böyle kompakt halde olunca iyi oluyor. Bak şu şey var mesela, elektronik posta olarak geziyordu. Hani üç kişinin portresini çiziyor. İşte bir tanesi iki metresi olan, fosur fosur sigara içen, günde 10 Martini içen biri. İkincisi okul yıllarında afyon kullanmış, bünyeye viskiyi dayıyor ve çok uyuyor. Üçüncüsü de savaş kahramanı, vejetaryen, sigarayla işi olmuyor, bazen bira içiyor ve karısını hiç aldatmamış... Bu üçünden birini dünyanın yeni lideri olarak seçmek gerekiyor. Hangisini seçerdin?’

‘Eee, ben bilmiyordum bunu’

‘O da senin ayıbın olsun. Hangisini seçerdin peki yumurcak?’

‘İlk aday iyi geliyor kulağa. Üçüncü diye atlayacağım ve kesin bir şey çıkacak çünkü... Hem savaş kahramanı lafına kıllandım...’

‘İlki diyorsan Roosevelt’i seçmiş oldun. İkincisi yani afyon kullanmış olan Churchill’di. Üçüncüsü de Hitler...’

‘Acayipmiş...’

‘Yaa!..’

‘Başka var mı ilginç bir şey bari?’

‘İstersen özetleyip getireyim. Kitabı getirdim işte, karıştır bak, bulursun bir şeyler. O kanepede yata yata beynin kulağından aktı gitti senin...’

‘He-he çok komik. Ver bakayım...’

*

Ben kitabı karıştırırken Topesto büyük bir rahatlıkla Woody Allen’ın filmini çıkardı, No Doubt’ın konser DVD’sini koydu ve ‘Hastasıyız bu ablanın...’ diyerek seyretmeye başladı.

Kitap, rahat okunan yeni tarz ‘kolaj’ kitaplardan. Yazan kişi, yani Michael Flocker’ın daha önce ‘Metroseksüelin Stil Rehberi’ diye bir kitabının bulunması biraz işkillendirdi beni.

Önyargının etrafından dolaşmak kolay olmuyor bu saatten sonra. Fakat mümkün mertebe objektif bir şekilde karıştırdım.

Aralara serpiştirilmiş ‘zevkle ilgili’ ünlü isimlerden laflar filan var (Belli ki alkole kafayı takmış biri olan W.C. Fields’ın ‘Su mu? Hiç işim olmaz. Onun içinde balıklar sevişiyor be!’ lafına güldüm. Bir de Mae West’in ‘İki kötülük arasında kaldığım zaman daha önce denemediğimi seçerim’ lafı güzelmiş, bilmiyordum...)

Kitap, okurken eğlenilen, geyik sıkıntısı yaşanan anlarda ortamı rahatlatabilecek pek çok bilgiyle dolu. Bilgi derken, boş ama hoş bilgilerden söz ediyorum. Arada tehlikeler de içeriyor elbette. Mesela durup dururken, ‘Yaşamaktan zevk almıyoruz. En son ne zaman kırlarda koştur, bayırlarda coştun diye sor kendine. Sev hayatı, gez delice... Özgür olalım lay lay lom’ gibi ‘Az sonra adını Feng Shui olarak değiştirmek üzere mahkemeye gidecek bu abi, kesin sıyırdı’ dedirten konulara da giriyor.

Bu arada tabii benim gözüm de No Doubt’a kayıyor. ‘Bathwater’ı çaldıkları sırada kitabı kenara bırakıp direkt konsere odaklanmıştım...

Ana fikir istiyorsanız vallahi yok böyle bir şey. Çok ısrar ederseniz şöyle diyeyim rahat olun: ‘Arkadaşının getirdiği kitabı oku ama göz ucuyla da televizyona bakmayı ihmal etme!’

Ne dedim ben yahu!

Bu futbolsa biz ne seyrediyoruz?

Salı gecesi Chelsea-Barcelona maçının 3-2 devam ettiği dakikalarda bir ara başımın döndüğünü hissettim ciddi olarak.

Bu memnuniyet verici bir baş dönmesiydi, güzel futbol seyretmekten kaynaklanan. Hani şehir insanı doğaya gidince başı döner ve ‘Oksijen çarptı vallahi. Temiz havaya alışkın değiliz tabii’ cümlesini kurar ya, öyle bir şey işte...

Salı gecesinden beri karşılaştığım hemen herkesle Ronaldinho’nun attığı golü konuşuyoruz. Böyle cümlelerdeki ‘hemen herkesle’ kısmı genellikle abartılı olur. Fakat bu sefer hakikaten böyle oldu.

İki takımın oynadığı futbolu seyrederken insan ister istemez ‘Bu oynadıkları şey futbolsa bizim ligde oynanana ne deniyor. Veya bizdeki futbolsa, bunun adı ne acaba?’ diye soruyor kendi kendine.

Tamam çok zengin kulüplerden söz ediyoruz. Parayla en iyi futbolcuyu alıp oynatabiliyorsun, bunu da anlıyorum.

Ama şimdi gel de bu hafta sonu Galatasaray-İstanbulspor maçını, Fenerbahçe-Gençlerbirliği maçını, ne bileyim işte Samsunspor-Kayserispor maçını seyret.

Hani işin içinde lokal heyecan faktörü bulunmasa, bir takımı tutmasak hakikaten çekilmezdi...

Çarşamba gecesi de Juventus-Real Madrid maçında Trezequet’nin attığı gol... Ne güzeldi değil mi?
Yazarın Tüm Yazıları