"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Haydi Sivas

NE zaman Sivas katliamından söz edilse Sivas’tan tek bir ses yükseliyor:

“Yeter artık! Bu konu kapansın. Şehrimizin adının katliamla anılmasını istemiyoruz. Sivas’a haksızlık yapılıyor”.
Haksız bir yakınma sayılmaz bu.
Koca bir şehrin adı katliamla anılmamalı.

Ancak şehirlerinin adının katliamla anılmasından rahatsızlık duyan Sivaslıların üzerlerine düşen bir görev var:
Sivas halkı, bu katliamı çok ama çok güçlü bir şekilde kınamalı.
Katliamda ölen insanların acılarına ortak olmalı.
Sivaslılar konuyu kapatmaya çalışmak yerine konunun üzerine gitmeliler.
“Olayın şehrimizle ilgisi yoktur. Geldiler, yaktılar, gittiler” şeklinde kaçış cümleleri kurmak yerine yakın tarihimizin bu en kanlı katliamıyla yüzleşmeliler, hesaplaşmalılar.
“Otelde kurşunla öldürülenler vardı” şeklinde efsaneler üretmek yerine “hepimiz gaflete düştük” demeyi becermeliler.

Şöyle bir manzara düşünün:
2 Temmuz günü...
Bütün Sivas ayağa kalkmış. Halk katliamda yakınlarını kaybedenlerle kol kola girmiş bir şekilde Sivas sokaklarında yürüyor. Dev bir yürüyüş bu...
Başta belediye başkanı, vali... Arkada sivil toplum örgütleri... Alevi’siyle Sünni’siyle bütün bir ahali orada...
Sloganlar katliamı lanetliyor. Ellerde Sivas’ta can veren aydınların fotoğrafları...
Zor mudur bu manzarayı oluşturmak?
Katliamda yakınlarını kaybedenlerin ve onlara destek verenlerin 2 Temmuzlarda yetim çocuklar gibi yaptıkları anma toplantılarının boyutunu değiştirmek imkânsız mıdır?
Haydi Sivas...
Radikal bir değişiklik yap... Konsept değiştir. Empatiyi yükselt. Acıyı içinde hisset.
Ve çık sokağa... Bir yürüyüş eyle...
Mesela bugün çık “İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı olmaz” diye haykır.
Mesela 2 Temmuz’da eşine ender rastlanabilecek büyük bir yürüyüşün öncüsü ol.
Unutma:
Sokaklara çıkıp o katliamda yakınlarını kaybetmiş insanları sımsıkı sardığın günden itibaren 2 Temmuzlar, Sivas’ın adının lekelendiği günler olmaktan çıkar, erdemin ve onurun yükseldiği günler haline gelir.

Başbakan’a tutuklu gazeteciler mektubu

SAYIN Başbakan...
“Türkiye gazetecileri hapislere tıkan bir ülke oldu” şeklindeki haberleri okuyunca emrinizdeki bürokratlara “Gerçekten de durum bu mudur? Derhal bir araştırma yapıp sonucu bana getirin” demişsiniz.
Emrinizdeki bürokratlar, size bir liste sunmuşlar.
Siz de o listeye bakarak kararınızı vermiş görünüyorsunuz.
Uzun bir süreden beri...
“Alayı yalan” diyorsunuz. “Bunların hiçbiri gazetecilik faaliyeti nedeniyle yargılanmıyor” diyorsunuz. Fazlasıyla iddialı, fazlasıyla kendinden eminsiniz.

Sayın Başbakan...
Şunu da hesaba katmalısınız:
Bürokratlarınıza “Gerçekten de durum bu mudur? Derhal bir araştırma yapıp sonucu bana getirin” dediğiniz anda, bürokratlarınız “Evet, durum budur... Biz gazetecileri içeri tıkıyoruz” demezler, diyemezler.
Onların size “veri” diye sundukları listeler, bir tür “müdafaa” metinleridir.
“Külliyen yalandır” diyemem, ancak en azından çek edilmeye muhtaçtır.

Sayın Başbakan...
Bu konuda Türkiye Gazeteciler Sendikası, tutuklu gazeteciler konusunda çeşitli açıklamalar yapıyorlar.
Onların sundukları bilgiler ile size sunulan bilgiler taban tabana çelişiyor.
Onların verdikleri bilgilere baktığımızda...
Türkiye gerçekten de gazeteciler için cehennem olmuş durumda... Sizin verdiğiniz bilgilere baktığımızda ise...
Türkiye gazeteci cenneti...
Aynı rakamlara, aynı istatistiklere, aynı olaylara, aynı kişilere, aynı dava dosyalarına bakarak bu denli büyük fark çıkarılamaz.
Bu nedenle lütfen kendinizi en baştaki pozisyona, yani “Gerçekten de durum bu mudur” noktasına çekiniz.
Bürokratlarınıza kulak verdiğiniz gibi, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın yetkililerine de kulak veriniz.
“İki veri” arasındaki uyumsuzluğun nereden kaynaklandığını gözlerinizle görün.
Kararınızı ona göre verin.

Çıplak silah İstanbul’da

KENDİLERİNE “FEMEN” adını veren Ukraynalı kadınlar, İstanbul’da da soyunarak gösteri yaptılar.
Sultanahmet Meydanı’ndaki çıplak gösteri, sadece bir dakika sürdü.
Polis müdahale etti ve “FEMEN” üyeleri gözaltına alındı.
- Vücut teşhiriyle dikkat çekmek...
- Çıplaklığı bir silah olarak kullanmak...
- Şoke ederek ilgi toplamak...
- Küresel medyanın ilgi alanına girmek için küresel magazine malzeme temin etmek.
Bunlar benim tasvip edebileceğim hususlar değil.

Ama yine de...
“FEMEN” adlı gruba, “erkek cinselliğini azdırıcı unsur” muamelesi çekmem.
Bunu büyük haksızlık olarak görürüm.
Siz bakmayın, bizdeki internet sitelerinin “FEMEN” eylemlerini, “Soyunarak gösteri yapan güzel Ukraynalı kadınların fotoğraflarına ulaşmak için tıklayınız” şeklinde haberleştirmelerine...
“FEMEN” grubunun maksadı, tam da bu türden kızıştırmalara karşı çıkmak.

Soyunarak verdikleri mesajlar şunlar:
- Ukrayna genelev değildir.
- Hükümet Ukrayna kadınlarını ticari bir meta olarak kullanmaktan vazgeçmeli.
- Ekonomik sıkıntılar içindeki Ukrayna kadınları, eğitim görmek için bile fahişelik yapmak zorunda kalıyorlar. Buna son verecek politikalar uygulanmalı.
- Ukrayna seks turizmi için tercih edilen ülke olmaktan çıksın.
İşin Türkiye ile ilgili kısmına gelince:
Ukrayna’ya “açık genelev” muamelesi yapan erkeklerin büyük kısmı Türkiye’den gidiyor.

“FEMEN” grubunun nereden çıktığını anlamak için Ukrayna ile ilgili şu gerçekleri bilmek gerekir:
- Ukrayna’da neoliberal ekonomik politikalar sonucunda kadınların, özellikle eğitimli kadınların büyük kısmı işlerini kaybetti.
- Ukrayna’da işsizlik oranları yüksek, gelir düşük... Pahalılık ise Batı Avrupa seviyesinde...
- Kadınlar gelir açısından toplumun en alt seviyesinde...
- Binlerce Ukraynalı kadın ya kadın tacirleri tarafından para karşılığı fahişelikle sömürülüyor ya da gönüllü olarak Batı Avrupa’ya gidip oradaki seks endüstrisinin sömürü metası haline geliyor.
- Ulusal Göçmenlik Ofisi’ne göre 1988 yılında 420 bin kadın seks endüstrisinde kullanılacak birer mal muamelesine tabi tutularak ülke dışına çıktı ve çıkarıldı.

“Soyunan kadın eylemciler” olgusu karşısında genellikle, gevşek ama acımasız bir gülümseme eşliğinde “erkek alaycılığı” devreye girer.
Gevşek ama acımasız gülümseme eşliğinde kendilerini olaya kaptıranların, biraz da “acımasız Ukrayna gerçekleri”ne dikkat kesilmelerinde fayda var.
Belki yüzlerdeki o gülümseme aniden donar.

En kolay spor: Gazeteye vurmak

BAŞBAKAN’a ömür biçilmiş.
Taraf gazetesi de bunu haber yapmış.
Fakat bir bakıyoruz:
Tepkiler ömür biçenlere değil, bunu haber yapan gazeteye yöneliyor. Ömrü biçen Taraf gazetesi değil ki... Başkaları biçmiş, onlar da haber yapmışlar. Ne yani? Yapmasalar mıydı? Üstelik ömür biçenler, Amerikan istihbaratçıları... Bunu görmezden mi gelseydiler?
Neden tepki olayın kaynağına değil de olayı haber yapan gazeteye yöneliyor?
İkinci olay:
Habertürk gazetesi, Aziz Yıldırım’ın emniyette çekilen gözaltı fotoğrafı da olan bir haber nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden ödül almış. Gazete hedefte... Cemiyet de hedefte... Ne yani? O fotoğrafı basmasalar mıydı? Aziz Bey’e ayıp olur falan mı deselerdi? O fotoğrafı gazeteye ulaştıranlarla değil de gazeteyle uğraşmak da neyin nesi? Eğer mesele “Aziz Yıldırım’a yapılan haksızlıklar” meselesi ise Habertürk o konuda en arkada kalır. Haksızlık yapan esas mercileri bırakıp Habertürk’ü hedef almak da ne oluyor?
Ayrıca Fenerbahçe yönetiminin, Habertürk muhabirlerinin Fenerbahçe Stadı’na girişini yasaklamaları falan da neyin nesidir?

Gazeteler ve gazeteciler bir zamanlar burunlarından kıl aldırmazlardı.
Bu ifrattı.
Ama artık önüne gelen gazetelere ve gazetecilere ağız burun girişiyor.
Bu da tefrittir.
İkisinin ortası bulunmalı.

X