"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Hayatın eli olsa, tokadı basardı icabında

Ama eli yok. <br><br>Çok konuşanlara meydan boş kalıyor bu durumda.

Hayret ediyorum insanların haddini aşan papparazileşme merakına.

 

Nereden mi çıktı?

Okuduğum bir olaydan.

 

Neydisi, kimdisi hiç önemli değil ortak payda “yargılamanın kolaylığı” olunca.

 

Okuyunca bağlantı kurdum eskiden seyrettiğim bir dizi ile, hayata ve yaklaşımlarıMa dair bir anda.

 

Kendi adıma.

 

“Sex and The City” (Seks ve Şehir) diye bir dizi vardı zamanında.

 

O dizinin başrol oyuncusu olan kadın Carry, Mr. Big' e çok aşıktı. Carry bir ara Aiden diye, çok beğen(dir)ilen bir adamla çıktı.

 

Aiden “doğru adam” dı.

 

Kime göre “doğru adam” dı?

 

Senaryo öyle yazılmıştı.

 

Bize “doğru adam budur!” diye dayatılmıştı. Biz de bayılıyorduk Aiden denen karaktere.

Carry, Aiden' la çıkarken, herşey yolundayken, kusur yokken (yine kime göre?) onu, Mr. Big ile aldatmaya başladı.

 

Dayanamadı.

Çünkü Carry insandı.

 

“Hata” yapmak insanca ve çok kolaydı. (“hata” yine kime göre?)

Gönül ferman dinlemezdi.

 

“Yanlış!” denilen adamı elinde olmadan çok severdi. Elinde olmadan, ne yaparsa yapsın hep ayrılmak zorunda kaldığı, bu “yanlış adam” ı, yani Mr. Big' i CANI çekerdi.

Carry, sevgilisini aldatmakta olduğunu kız arkadaşlarına söylemeye karar verdi.

Çünkü insandı.

Paylaşmanın TADI vardı.

İki arkadaşı "görüş" bildirdi.


Biri: “Hata” dedi.

Biri: “Olmaz” dedi.

Sıra üçüncü arkadaşı Samantha' ya geldi.

 

Samantha, ilişkilerini görüntüde cinsellik üzerine yaşamayı tercih eden; ama bence, hayatı seven, anlayan ve yaşayandı.

 

O da gerçekti.

 

Benim favorimdi.

Samantha, Carry' i SADECE dinledi.

Carry olan biteni anlatırken, önceki YARGILAYICI görüşlerden yaralı:

 

"Sam, Please don't judge me!" yani, "Sam, Lütfen beni YARGILAMA!" dedi.

Sam şak cevabını verdi:

"Who am I to judge!?" diye.

Yani,  

"BEN kimim ki YARGILAYAYIM!" dedi.

 

...

İşte ben, bu cümlede takılı kaldım uzuuuunca bir süre.

 

Burası, yani HAYAT, bir mahkeme değil.

 

Bizler de ne hakimiz, ne jüri, ne de hakem...

 

Alt tarafı insanız.

Kul yani.

 

Ölümlü.

Gayet basitiz.

 

Hatalarımızla, günahlarımızla, iyi-kötü sevaplarımızla.

Doğru veya yanlış... (Kime göre?)

 

Geçmişimizde kalır, evet.

 

Unutulmaz ve silinmez.

 

Canın yanar, doğru merhem bile bazen fayda etmez. Yaranı iyileştirmez.

 

Bu da güzel ya!

 

Ne dersler alınır o izlerden, kendi “kişiye özel” tarihimizden.

 

Geçmişe bakıp: "Bu sefer daha iyi yapabilirim" denilecek ne çok şey vardır kendi belgelerimizden!

Ve bir de...

 

İnsan, kendi başına gelmeyen hakkında çok şey söyler başkasına...

 

Kendi başına gelince ne söyleyeceğini bilemez, yaşar azıcık yüzü kızara kızara...

 

Canı çekmiştir alt tarafı, her ne ise o şey, yaşamayı insanca.

Kararlar ve sonuçları kendine aittir ne de olsa.

Her koyun kendi bacağından nasılsa...


Uzun lafın kısası:

Biz kimiz ki onu-bunu yargılayalım bu hayatta?

 

Konuşmak çok kolay tabi,

 

Ben “O” olmayınca.

 

Yonca

“ARgıç”

 

X