« Hürriyet.com.tr

Hayatımızın hesabı: Koymak ve almak

İstisnasız bütün insanların hayatları boyunca yaptıkları ortak bir hesap var; “koymak ve almak hesabı”. Yaşımız, cinsiyetimiz, milliyetimiz, işimiz ve mesleğimiz ne olursa olsun, insanoğlu olarak hepimiz bu ortak hesabın sahipleriyiz. Kafamızdaki hesaplar ne olursa olsun, ortadaki ana hesap, bu “koymak ve almak hesabı”dır.

Münir Arıkan
X

Bazılarımıza bu iddia fazla abartılı gelebilir, bazılarınca da bu ifadem fazla amiyane bulunabilir. Olsun, hiçbir mahsuru yok. En azından bu yazıyı yazarken bile değerli devlet büyüklerimi modelleyerek 1 koyup, 3 almak hesabına göre “koymak ve almak hesabının” hesabını yaptığımı sizlere beyan edeyim de, günah benden gitsin.

 

Efendim, her şeyden önce bu yazıyı yazmakla ilgili bir hesabım var. Satır aralarında sıkışmış mesajlarımın bir hesabı var. Gazetedeki dostlarım için bir hesabım var. Siz değerli okurlarım için bir hesabım var.

 

Yani en ortaya bir yazı koyacağım. Ve bunun akabinde gazete yöneticilerini etkileyip, onlara bir seminer verme imkanı oluşturabiliriz. Veya gazete yöneticilerine ve aile bireylerine bireysel koçluk yapma imkanı bulabilirim. Ya da bu yazıyı okuyan siz değerli okurlarımı etkileyip, sizlere bir kitabımı ulaştırabilir, yayın yönetmenliğini  yaptığım dergiye abone yapabilir veya sizlere bir seminer verebilirim.

 

Böylelikle Münir Arıkan olarak kişisel hedeflerime ulaşmada biraz daha fazla mesafe katetmiş olurum. Yani değerli okurlar, sizi temin ederim ki, bir “hesabım var”. Ve bu hesap öyle sizin düşündüğünüz gibi masum bir hesap değil. Hem neden olsun ki?

 

Bazılarınız benim bu “koymak ve almak” hesabına daha namuslu bir isim koymam gerekliliğini daha bu satırları okurken bile çoktan tartışmaya başladı. Bazılarınız ise şu anda  hesabımın adının bir “almak ve vermek hesabı” olması gerekliliği üzerinde konuşmalar yapıyor. Bazılarınız hesap adına takılmayıp, sonuçta ne olacağını düşünüyor. Bazılarınız içeriğe, bazılarınız başlığa, bazılarınız yazara, bazılarınız gazeteye, bazılarınız ise bu yazıya yayım izni veren Sevgili Editörümüz Mine Kılıç Hanımefendi’ye dair birşeyler düşünüyorlar.

 

Hatta sadece ve sadece yazının karakterine, fontuna ve büyüklüğüne takılanlar ve hatta satır aralarında kaybolanlar bile olabilir. Ve bence bunların hiçbirinin bana ve yazıma bir zararı yok. Ortaya koyacağınız onlarca yarardan başka. Farklı bakış açılarına, farklı bakışlara farklı bakış açılarından bakmaya, farklılıkları görmeye ve farklı davranmaya ve hele hele farklılıklara tahammül etmeye o kadar da ihtiyacımız var ki.

 

Sıradışılık çoğunlukla “efendim, ne gerek vardı ki” laflarıyla susturulmaya çalışılır. Aynı benim bu yazımın başlığına takılıp, ne gerek var ki diyenleriniz olduğu gibi. Ve sıradışılık, kendisini susturmaya çalışan bu sesler arasında sesini yükseltemezse, ben burdayım, var’ım ve varlığımla gurur duyuyorum diyemezse, varlığımız tehlikeye gider.

 

Evet, ben bir sıradışı düşünce öğretmeniyim. Farklı şeyleri, bazen de aynı şeyleri farklı düşünmeyi seviyorum. Hele hele o farklı şeyler, birbirinden tamamen farklı 7 milyar insan ise. Evet, ben hepinizi seviyorum. Farklılıklarınızı seviyorum. Farklılıklarınızı görüyorum. Ve imreniyorum.

 

Keşke 7 milyar farklı yanım olsaydı, her şeyim her şeyime benzemeseydi, her huyum her huyuma benzemeseydi diye zaman zaman hayıflandığım bile oluyor. Bir düşünsenize, hepinizden bir şeyler öğrenmiş ve bunu uygulamada başarılı olmuş ve 7 milyar farklı özelliğe sahip bir Münir Arıkan kimbilir ne kadar da güzel olurdu.

 

Ama şeytan azapta gerek derler ya. Aynen öyle. Farklılık lafını duyduk mu, önce tüylerimiz diken diken oluyor. Sonra bu farklılığı giderip, herkesi bize benzetecek farklı (!) yöntemleri keşfetmekte kullanacağımız beynimiz diken diken oluyor. Ve farkılıkları gidermek için başlıyoruz insan törpülemeye.

 

Çoğu zaman beynimiz, aklımız, yüreğimiz ve ruhumuz oluyor törpülenen. Hayır! İstemiyorum. Fazlalıklarımı, farklılıklarımı törpüleyerek, beni size benzetmeye çalışmanızı istemiyorum. Tanıdığım bütün dostlarımın bende fazlalık gördükleri güzelliklerimi, kendilerindeki eksikliğe benzetmek için törpülemelerini istemiyorum. Bana ömür törpüsü olmalarını istemiyorum. Ömrümü törpülemelerini istemiyorum. Bırakın ben olarak kalayım. Münir olarak kalayım. Hem belki bu şekilde, size sizin düşündüğünüzden daha fazla bir hayrım dokunabilir.

 

Evet ne demiştik; “koymak ve almak hesabı”nı açıklıyordum. Ortak olurken kimimiz ortaya bir para koyar, kimimiz el emeğini, kimimiz göz nurunu, kimimiz zamanını, kimimiz adını, kimimiz diplomasını, kimimiz aklını koyar ortaya. Ortaklar ortak olmadan evvel ne koyup ne alacaklarının hesabını iyi yapamazlarsa, bir müddet sonra işler ters gider. İşler ters gitmese bile, gidişat baştan kurduğumuz hayale uygun değil ise, bize göre ters hale gelir.

 

Alman usulü yaptığımız pikniklerde ortaya para veya yiyecek koyarız. Kimimiz bir karpuz koyar ve başkasının getirdiği peynirden almaya hak kazanır. Kimimiz bir şişe kola koyup, başkasının getirdiği etten alır. Ve şüpheci bakışlar pikniğe gelenlerin koyduklarını veya koyacaklarını şöyle bir süzmeden kendi getirdiğini ortaya koymaz. Öyle ya, etraftaki beleşçiler, 1 koyup 3 alma hesabı yapıyor ve hatta biç bir şey koymadan orta yerdeki güzelim piknik sofrasına damardan dalıyorlarsa?

 

Evlilikte de durum bundan farklı değildir. Eşler çeyizlerini, başlık paralarını, hayallerini, dileklerini, geleceklerini ve her şeyden daha önemlisi böyle bir ailenin kurulabilmesi için, evlilik niyetlerini ortaya koymadan hiçbir şey olmaz. Evlilik sürecinin başlarında bir şeyler koymadan piyangodan evlenen beleşçiler, yıllar geçtikçe hala ortaya bir şeyler koyamıyorlarsa, evlilik yine yürümez.

 

Evli çiftler, bazen rahatlarını, bazen gecelerini, bazen sağlıklarını, bazen ceplerindeki paralarını (hem de son kuruşuna kadar) bazen bilgi, beceri ve kabiliyetlerini ortaya koymadan evlilik yürümez. Tabiatın ana kurallarından birisidir, bu kural çünkü. Ve bu kurala göre, bir şeyler koymadan, bir şeyler almak imkansızdır...

 

Peki, neler koyuyoruz bu hayatta, hayatımıza ve başkalarının hayatına. Hep alma hesabını yapıyoruz. Hani şu meşhur elma hesabı gibi bir şey. Acayip bir hesap bu valla… Anlatılana bakınca sanki bir şeyler koymadan elmayı yiyorsunuz gibi bir imaj. Halbuki banka yetkilileriyle bire bir görüştüğünüzde, bir şeyler koymadan aldığınız veya koyduğunuzdan fazlasını aldığınız durumlarda elmayı değil ama ayvayı yiyorsunuz. Hayatınızın hesabı olarak bahsettiğim bu “koymak ve almak hesabı”nın basit bir banka hesabından hiçbir farkı yok inanın. Hesabınıza ne kadar para koyarsanız, ihtiyaç duyduğunuz anda o kadar fazla alabilirsiniz.

 

Size hayatınızın hesabını yapmanızı öneriyorum. Bunun için alın elinize kağıt ve kalemi ve önce şöyle bir yazmaya başlayın hayatınızdaki hesap adlarını. Kaç hesabınız var çalışır durumda (biliyorsunuz belli bir müddet kullanılmayan hesaplarınızdaki paralarınız hazineye devrediliyor).

 

Ve çalışır durumdaki hesaplarınızda kaç para var koyduğunuz? Veya bir değer ifade eden neler koydunuz o hesaplara? Bunu yapmak için ortaya koyabileceğiniz nelerinizin olduğuna dair bir liste yapmanız lazım. Sahi neyiniz var ortaya koyduğunuz, koymak istediğiniz veya koyabileceğiniz?

 

Aklınızı ortaya koyduğunuzda, başkalarından bir şeyler alabiliyor musunuz? Yoksa sen aklını kendine sakla diye, sunduğunuz bütün fikirler baştan susturuluyor mu? Zamanınız bir kıymet ifade ediyor mu? Vaktinizi koyduğunuz bir işten bir şey alabiliyor musunuz? Uğrunda bir ömür verdiğiniz şeyler, size bir şey olarak geri dönüyor mu? Yıllardır şirketinizin gelişmesi için ortaya koyduğunuz performansa ne demeli? Bir işe yarıyor mu? Ya ortak olmak üzere ortaya koyduğunuz para, mal, mülk, arsa, bilgi, birikim, tecrübe? Sahi ne oldu onlar, koyduğunuza değdi mi? Yoksa siz de ortaya koyduklarıyla orta yerde kalıverenlerden misiniz?

 

Bütün bunlar da bir tarafa işin en acı tarafı, bir anne yadigarı sararmış inci kolyeyi, çocuğunuzun ilaç parasını almak üzere, titrek ellerle ve titrek seslerle ortaya koyduğunuzda buna bir değer biçen var mı, heyyy!

 

Ya da ortaya koyabilecek hiçbir şeyiniz olmadığında, orta yerde duran o arslan gibi sizi, yani insanlığınızı ortaya koyunca, bir şeyler alabiliyor musunuz? Yoksa sizin arkanızdan da, canı ciğeri beş para etmez birisi diye mi bahsediliyor? İnsan olduğunuza inanan, size insan gibi davranan ve insanlığınızdan gurur duymanızı sağlayan bir şeyler oluyor mu çevrenizde? Alacak hiçbir şey göremediğiniz anda bile, bütün bu olanlardan ders almasını bilebiliyor musunuz?

 

Benden söylemesi. Birileri gayri ahlaki bulsa da, sizi suçlasa da, gün gelip almak için el uzattığınız şeylere erişmenizi sağlayacak “koymak ve almak hesabını” şimdiden yapmanızı öneriyorum. Koyduğunuz şeyler koyduğunuza ve aldığınız şeyler aldığınıza değsin! Hiç olmazsa bundan sonra.

 

Ben mesela bunca dil dökmeden sonra, bazılarınızın bana ulaşıp NLP ve Koçluk seminerlerime katılmanızı, yeni çıkacak ikinci kitabımı almanızı bekliyorum. Ve ortaya koyduğum bunca bilgilerden sonra, hala koyduğumla kalakalıyor ve sizlerden bir şeyler alamıyorsam, ben de zarardayım demektir, dostlar.

 

Öyle ya, attığın taş ürküttüğün kurbaya değmiyorsa, bunca zahmete ne gerek var?

 

Kaynak: Münir Arıkan

SonbaharSonbahar
Sonbaharın en güzel yurt içi adresleri
36 Saat
36 saatte New York’un Latin yüzü
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Kaçırılmaması gereken seyahat fırsatları ve haberler
GezginGezgin
İki çocukla ‘cruise’ olur mu?
GezginGezgin
Sonbaharda Kuzey Yunanistan turu
En İyi
En iyi 10 ‘cruise’ rotası