Gündem Haberleri

    Hayatı söndürülen müzisyenle onun hayatını söndüren polis dünyayı dolaşıp hayatlarını anlatıyor

    Sefa KAPLAN
    25.10.2003 - 23:06 | Son Güncelleme:

    Müzisyen olanın ismi Roger ve 49 yaşında. Polis olan ise Paul Erasmus, 46 yaşında olmasına rağmen daha yaşlı görünüyor. Irkçı Güney Afrika Cumhuriyeti yönetiminin iki kurbanı aslında ikisi de. Lucey, solcu olduğu için müzik kariyeri bitirilen kurban. Erasmus ise en popüler olduğu dönemde Lucey'in kariyerini yerle bir eden kurban.

    Şimdi dünyayı dolaşıp ırkçı yönetim altında keşişen hayatlarını av ve avcı olarak iki cepheden anlatan belgeseli tanıtıyorlar, hem de kömünizmle mücadele adı altında işlenen suçları teşhir ediyorlar. Artık iki iyi dost olan 'av' ve 'avcı,' geçtiğimiz hafta sonu İstanbul'daydı. Tüyler ürperten hikáyelerini kendilerinden dinledik.

    ‘‘Bir akşam geç bir saatte telefonum çaldı. Telefondaki ses, 'Merhaba ben Paul Erasmus' diyordu. İnanamadım, arkadaşlar şaka yapıyor sandım. Hayatımı söndüren, müzik kariyerimi elimden alan adam gecenin o saatinde telefon ediyor olamazdı herhalde. Ama gerçekten oydu. Paul, 'Biliyorum çok geç' diye başladı söze. ‘Hatta 14 yıl sonra belki anlamı bile yok ama bütün yaptıklarım için çok üzgünüm ve özür dilemek istiyorum.' Ama asıl sürpriz bu değildi. Paul, daha sonra oğluna uzattı telefonu. Oğlu bana, 'Roger Amca' dedi, 'ben sizin hayranınızım.' Meğerse Paul benim yaptığım bütün plakları dinleyip suç unsuru aramak için alıp eve götürüyormuş. Çocuk da bu plakları dinleye dinleye yaptığım müziğe hayran olmuş.’’

    1994 yılında bir gece yarısı gelen bu telefon, 'av'la 'avcı'nın ilk buluşması olarak kaydedilir Güney Afrika Cumhuriyeti tarihine. 'Av' yani Roger Lucey, kendi halinde sol eğilimli bir müzisyen olarak açlıktan, yoksulluktan, ırk ayrımcılığından şikáyet eden şarkılar söylerken 18 yaşında; 'avcı' yani Paul Erasmus da 16 yaşında gencecik bir polis ve gencecik bir anti-komünisttir. Bildiğinden değil, ailede, okulda, kilisede, orduda ve emniyette öyle gördüğünden, ‘‘Komünistler Güney Afrika altınlarını ele geçirmek için yoksul siyahları ve aklı bir karış havada beyazları kullanıyor’’ diye duyduğundan anti-komünisttir.

    SÖNDÜRÜN ŞUNUN HAYATINI

    İki yıl sonra artık 18 yaşında olan Paul Erasmus, polis istihbarat biriminin yetenekli bir görevlisidir. Kendisine verilen ilk işlerden birisi de, yıldızı yeni yeni parlayan Roger Lucey'i izlemektir. Lucey, aradan geçen iki yılda boş durmamış, sol gruplarla ilk dirsek temasını kurmuştur bile. Bob Dylan hayranı olan Lucey'in yaptığı müzik de, şarkı sözleri de Paul Erasmus'un hoşuna gitmemektedir doğal olarak.

    İstihbarat biriminin üst düzey yöneticilerinin de giderek daha fazla canını sıkmaktadır Roger Lucey. Yetmezmiş gibi, Johannesburg'da sahneye çıkmaktadır ve ilk LP'sini de yapmıştır hatta. Devlet radyosuna çıkması engellenmektedir engellenmesine ama çeşitli dergi ve gazetelerde fikirlerini söylemesinin önüne geçmek de mümkün değildir. Şimdilik.

    1982 yılında, Erasmus'a, ne yapıp yapıp Lucey'in yükselişini durdurma görevi verilecektir. Önce, genç müzisyenin çıktığı bar sahipleriyle görüşerek, ‘‘terörist faaliyetler içinde olan böyle bir komüniste iş vermelerinin hiç de hoş karşılanmadığını’’ anlatır münasip bir lisanla. Plak şirketine ise ‘‘bir teröristin şarkılarını ve şarkı sözlerini yayımlamanın, şirketin ekonomik ve ruhsal sağlığına iyi gelmeyeceği’’ni söyler apaçık. Arkasından da, Lucey'in konser verdiği bir salona göz yaşartıcı bombası atarak yüreklere korku salmayı başaracaktır.

    14 YIL SONRA ÖĞRENDİ

    ‘‘1982 yılıydı. Her şey çok iyi giderken, işler tam tersine dönmeye başladı birdenbire. Anlaşmalı olduğum plak şirketi, bir gecede benimle olan anlaşmasını feshetti. Müzik yaptığım yerler, sözleşmeleri iptal ederek artık oralarda çalmamın mümkün olmadığını söylediler. Bir anda hiçbir yerde çalamaz, şarkı söyleyemez hale geldim. Müzik yapabildiğim son yere de, bir gece göz yaşartıcı bomba atıldı. Herkes kaçtı tabii. Sonra buna benzer 'kazalar' birbirini kovalar hale geldi. Yavaş yavaş kendime güvenimi kaybettim. Evliliğim dağıldı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Uyuşturucuya başladım. Bir sene içinde müzik yapma imkánı tamamıyla elimden alınmıştı çünkü. Sebebini sorduğum müzik şirketleri veya bar sahipleri de hiçbir açıklama yapmıyordu.’’

    Psikolojik tedavi için hastaneye yatan Lucey, çevresinin tamamen kuşatıldığını görünce müzikten vazgeçer ve gazeteciliğe başlar. O artık bir kameramandır, üstelik savaş kameramanı. 10 yıl boyunca cepheden cepheye koşacaktır. Angola iç savaşında ön saflardadır, Somali'de, Madagaskar'da, Bosna'da, Çeçenistan'da. Irkçı Güney Afrika yönetiminin siyahlara ve siyahları savunan beyazlara yaptıklarını da onun kamerasından izleyecektir bütün dünya. Şiddet her gün tırmanmakta, buna paralel olarak hükümetin baskısı da artmaktadır. Lucey'in, yaşananlarının arka planını kavrayabilmesi için 1994 yılını beklemesi gerekecektir.

    ‘‘1994'te Güney Afrika'nın küçük bir kasabasında sanat festivali vardı. Ben de kameraman olarak orada çalışıyordum. Festivale katılan eski bir müzisyen arkadaşım, sol gazetelerin birinde yayımlanmış bir söyleşi gösterdi bana. Bu, adını ilk kez duyduğum istihbaratçı Paul Erasmus'la yapılmış bir söyleşiydi ve o söyleşide Erasmus, benim müzik kariyerimi bitirmek için sistematik olarak neler yaptığını anlatıyordu. Tam 14 sene sonra öğreniyordum neler olduğunu ve inanılmaz ölçüde sarsıcıydı benim için. Ama ben yine de şanslı sayılırdım. Çünkü, aynı dönemde yüzlerce insan hayatını kaybetmişti.’’

    KENDİMİZ TERÖRİST OLMUŞTUK

    Arkasından ulusal bir televizyon kanalında sanat haberleri hazırlayıp sunan Roger Lucey, bilmecenin kendisine düşen bölümü çözüldüğü için bir miktar rahatlamıştır rahatlamasına da, rahatsızlığı giderek derinleşen birisi vardır: Paul Erasmus.

    ‘‘Ben ilk büyük travmayı 6 Haziran 1976'da yaşadım. Siyah öğrenciler ayaklanmıştı ve 700-800 öğrenci öldürülmüştü üç günde. Ve ben 18 yaşında bir polis olarak öğrencilere ateş ediyordum. İlk cesedi o gün gördüm. Kolları, kafaları kopmuş insanları o gün gördüm. Roger'ı ise ilk kez 1978'de Johannesburg'un en büyük salonlarından birinde konser verirken gördüm. Polisin asla duymak istemediği konularda şarkılar söylüyordu. İşkencelerden, gözaltında kaybolanlardan söz ediyordu ve bunlar bize göre komünistlerin tezgáhından başka bir şey değildi.’’

    Ne var ki, aradan geçen yıllarda ülke genelinde yaşananlar, vicdanında derin yaralar açacaktır Erasmus'un. Kendisinin, 'Vietnam Sendromu' diye tanımladığı travmalara her gün bir yenisi eklenmektedir çünkü. İçkiye ve uyuşturucuya sığınması hiç de şaşırtıcı değildir bu nedenle. Uzunca bir süre psikolojik tedavi görmesi de öyle: ‘‘Zihnim ve vicdanım tamamıyla iflas etmişti. Polisteki çürümeyi bütün açıklığıyla görmeye başlamıştım ve bunları birine anlatmak istiyordum. Tek kelime konuşursam karımı ve çocuğumu öldürmekle tehdit ettiler beni. Beni öldürecekler ve siyahlar öldürdü diyeceklerdi. Bunu da rahatça söylüyorlardı.’’

    Buna rağmen, 1991'de polislikten ayrılmayı başarır Erasmus. 1994'te kurulan yeni hükümet, eski dönemin bütün boyutlarıyla sorgulanması için bir komisyon kurar. Irkçı yönetim yıllarında suç işlemiş insanlar bu komisyona başvurarak suçlarını itiraf etmek için sıraya girerler. Sıradakilerden biri de Erasmus'tur: ‘‘İşlediğim 500'ü aşkın suçun yanında Roger'a yaptıklarımı da anlattım. Teröristlerle savaştığımız söyleniyordu ama sonuçta biz terörist olmuştuk. Güney Afrika'da patlayan bombaların yarısından fazlası bizim eserimizdi. Arkasından tanık koruma programı çerçevesinde Londra'ya gönderdiler beni. 2000 yılında bütün bunları anlatan 'Irk Ayrımının Piyade Neferi' adlı bir de kitap yazıp yayımladım.’’

    SON PİŞMANLIĞIN FAYDASI

    Roger Lucey ve Paul Erasmus, bugün artık iki iyi dost. ‘Düşünce Özgürlüğü İçin III. İstanbul Buluşması’ programına katılmak için Türkiye'ye geldikleri zaman anlattılar bütün bunları bize. Güney Afrika'da olup bitenleri sergileyen ve başrollerini ikisinin paylaştığı bir belgeselin Bilgi Üniversitesi'ndeki gösteriminde hazır bulundular. Johannesburg Üniversitesi Sosyoloji Bölümü tarafından hazırlanan belgesel, İstanbul'dan sonra muhtelif insan hakları toplantılarında da gösterilecek. Lecey ve Erasmus ise yaşanılanları yeryüzüne anlatmak için ülke ülke dolaşmayı sürdürecekler. Dediği gibi Paul Erasmus'un: ‘‘Pişmanlık için hiçbir zaman geç değildir...’’
    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı