"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Hayat boyu üzerime yapışmış bir yalnızlık vardı

Yanımdaki adam arabayı kullanıyor. Ben sağ koltukta bir şarkı mırıldanıyorum. Yol, uçsuz bucaksız çölü ikiye bölüyor. Batmaya hazırlanan turuncu güneş, kumda ışık oyunları yapıyor. Arkada, bir çocuk uyuyor. Katıksız bir huzur hissettiğim...

/images/100/0x0/55ea7f5cf018fbb8f883d919Dinginlik filan gibi ruhuma yabancı sözcükler geliyor aklıma. Yol hiç bitmesin istiyorum. Ara ara yanımdaki adamla göz göze geliyoruz, birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Sonra kafamızı çevirip, bebek koltuğunda uyumakta olan çocuğa bakıyoruz. Çocuğumuza. Bizim çocuğumuza... Fonda, Leonard Cohen çalıyor. Dance me to the end of the love... 

Kişisel tarihimi düşünüp, hafifçe gülümsüyorum. Hayat boyu üzerime yapışmış bir yalnızlık vardı. Hiç kurtulamayacakmışım gibi gelirdi. Bir türlü bir yerlere ait hissedemezdim kendimi. Hiçbir puzzle'a sığmayan bir bulmaca parçası gibiydim. Öyle dururdum havada. Kendimi oraya buraya yerleştirmeye çalışırdım. Oysa şimdi, hayatımın bu döneminde ilk defa bir şeylere, birilerine, bir yerlere ait hissediyorum kendimi. Sebebi direksiyondaki adam ve bebek koltuğundaki çocuk... 

Dubai'den arabayla Oman'a gidiyoruz... İstikamet başkent Muscat. Biz Türkiye'de Umman diyoruz, burada Oman deniyor. Arabayla yol yapmayı seviyorum. Sen aynı arabadasın ama ülkeler değişiyor, iklim değişiyor, coğrafya değişiyor, konuşulan diller değişiyor. Buna bayılıyorum. Sınırlardan geçilsin, pasaportlar gösterilsin... Ama dünya globalleştikçe, koskocaman bir köy haline geldikçe, sınırlar ortadan kalkıyor, "Pasport control!" diyerek bizi hafif tedirgin eden gümrük memurları tarihe karışıyor. Benim için nostaljik olan bir şeyler buhar olup uçuyor. Oysa istiyorum ki, Alya da ucundan yetişsin. Benim yaşadığım duygulara o da erişsin. Bu çocukluk denilen şey ne acayip bir şey...

Hayat boyu kurtulamıyorsun izlerinden. İyisinden de kötüsünden de. Kafayı bu kadar araba seyahatlerine takmamın sebebi kendi çocukluğum. Babamla birlikte maaile çıktığımız araba seyahatleri... "Bak Alya, Tankstelle" diyorum, "Şimdi duracağız orada, seninle biraz dolaşırız... N'apalım, benim annem seninki gibi Türk değildi, Alman'dı, benzin istasyonu yerine Tankstelle derdi. Çocukluğumdan kalma anı sözcükler bunlar...." "Tamam, bir Parkplatz'ta duracağız, piknik yapacağız..." "Bak Alya, Grenze'ye geldik... Toparlan hadi, sınırdan geçeceğiz..." 

Nedense Oman gümrüğünde, ben acayip heyecanlandım Eskiden sınırı geçmek, şimdiki gibi kolay bir şey değildi. Şöyle bir kendine çeki düzen verirdin, gümrük memuru, arabanın içine ve insanın suratına dikkatlice bakardı. Şüphelendi mi ayvayı yerdin, her tarafı didik didik ararlardı. Onun için annem bize sınırı geçerken terbiyeli durmamızı söylerdi, dikkati çekmeyelim diye... "Nereden geliyorsunuz?" diye mutlaka sorulurdu. Bazen sağ taraflarından kalkmış olurlardı, "Hoş geldiniz, buyurun geçin" filan derlerdi. Bazen de sol taraftan: "Bagajı açabilir misiniz?" Ama hayatımızda böyle bir şey vardı. Şimdi tarih oldu. Neyse ki, Birleşik Arap Emirlikleri'nden Oman'a geçerken, ucundan da olsa biraz eski günleri yad ettim. Sınıra yaklaşırken Alya'ya temiz bir tişört giydirdim. Çoraplarını çıkarmamasını ve ayaklarını ağzına sokmamasını tembih ettim. "Sonra gümrükçü amcalar, bizi ülkelerine sokmazlar, kalırız burada" dedim. O telefon kablosu saçlarını biraz yana yatırmaya çalıştım, nafile, hepsi tekrar havaya dikildi... Biz küçükken gözlerimizi kaçırırdık filan. Alya, maazallah insanın gözünü yakalamaya Hayat boyu üzerime yapışmış bir yalnızlık vardı çalışıyor. Göz göze gelmeyi başardıysa sizinle, yandınız, hemen gülücükler atıyor, kurtuluşunuz yok, sizinle mutlaka ilişki kuruyor.

Haaa zannediyorsanız ki, 6-7 saatlik yolculuk, kolay, sorunsuz, şahane, masalsı geçiyor... Yalan! Ama ben o yanlarını anlatmayı seçiyorum... Aslında Alya, imanımızı gevretiyor. Bütün çocuklar gibi. Bu anne-baba-çocuk seyahatinde, hayatımızı kurtaran mini minnacık bir cihaz oluyor. Bir DVD player. Hem pille çalışıyor hem arabanın çakmağına takılabiliyor. Arabanın ön koltuğunun arkasına yerleştiriliyor. Ekranı küçük, fonksiyonu kocaman. Arkada oturanlar, araba seyir halindeyken DVD izleyebiliyor. Arkada oturanlar mı dediniz? O ordunun bir tane adı var: Alya! Artık en tehlikeli yerlerde bile -mama sandalyesi gibi- kaşla göz arasında, düştü düşecek ayağa kalkıp, yüreğimizi hoplatıyor. Ama onun umurunda değil. O, bu hareketinden dolayı mağrur, "Bravo" diyor, kendi kendini alkışlıyor. Arabadaki bebek koltuğunda da aynısı yapmaya kalkıyor. Çarelerden biri bağlamak. Ama hiç hoşlanmıyor bağlanmaktan, bağlı kalmaktan. Ama mecburuz. Ve geriye bir tek şey kalıyor. Oyalamak. Yolculuk boyunca onu oyalayabilecek mucize bir icat bulmak. İşte o icadın adı: Sony Portable DVD Player. Bayıldığı DVD'ler var. Baby Einstein serisi. Onları takınca kendinden geçiyor: Vahşi Hayvanlar, Geometrik Şekiller, Doğadaki Renkler...

/images/100/0x0/55ea7f5cf018fbb8f883d91b

Sonunda Muscat'a varıyoruz. Birkaç ay evvel Tayyip Erdoğan ve beraberindeki heyetin konakladığı otelde kalıyoruz: Al Bustan. Güzel bir otel. Çok güzel bir plaj. Palmiyeler, çim, beyaz kum ve turkuvaz deniz... İlk gece çocuğumuzla birlikte restorana iniyoruz. Aman Allah'ım, bu ne! Biz bu ödülü hak edecek ne yaptık? Bizim beyaz peçeteli romantik masamıza iliştirilmiş mama sandalyesinde yemek yiyen, bir bebek değil, kanatsız bir melek... Herkes hayran hayran bakıyor. "Ne kadar da uslu!" diyor. Zannedersin ki, hayatı boyunca dil balığı yemiş. Çatalına takıyorum, elimden alıyor, normal büyük insan gibi yiyor. Aynı şekilde o haşlanmış brokolileri, havuçları, patatesleri. Resmen bizim gibi çiğniyor. Sonra da kumaş peçeteyle, minik parmaklarını ve ağzını siliyor. Vay be diyoruz. Ukalalıklar ediyoruz: "Bak, değişiklik ne kadar iyi geldi!" "Çok sevdi bu seyahati... Baba bir ara kalkıyor, orkestra çalarken kahkahalar atan kızıyla dans edip etrafa hava basıyor. Hafif şaşkın ama sıfır problem odamıza gidip, yatıyoruz. Alya o gece hiç uyanmıyor. Ertesi gün öğlene kadar mucize devam ediyor. Her şey tertemiz ve vukuatsız... Ama sıra öğle yemeğine gelince... O kanatsız melek, birdenbire karar değiştirip, 3 dişli çatalını eline alıyor. Ağzındaki yemekleri garsonların suratına püskürtüyor. Sebzeleri önce mıncıklıyor, sonra yere atıyor. Makarnaları saçlarına sürüyor. Masa örtüsünü çekiyor, her şey olduğu gibi yere düşüyor. Ketçapı yere atıyor ve kırıyor. Artık ne yapacağımız şaşırıyoruz. Utancımızdan ölüyoruz. İki büklüm, sağdan soldan özür dileyerek, çocuğumu kapıp kaçırıyoruz. Yalnızca otelden değil, Oman'dan da. Anne-baba-çocuk seyahati, bu defa böyle sonuçlanıyor...

X