Hatıralarımı toplayıp gidiyorum size hoşçakal deme vaktim geldi

Ezgi BAŞARAN
05 Nisan 2009 - 01:00Son Güncelleme : 05 Nisan 2009 - 09:38

Ona "Suzi, Türkiye için ne yaptın?" diye sorsak uzun uzun anlatabilir. Çünkü Türkiye’nin tanıtımı için çoğumuzdan daha fazla çalıştı. İhracat mallarını Uzakdoğu’ya tanıttı, yabancı basında yüzlerce seyahat yazısı yazdı.

Turistlerin elinden düşürmediği, 1.8 milyon satan Eyewitness Turkey’yi, Türkiye’nin Peynirleri, Türkiye’nin Spa’ları kitaplarını hazırladı, AB’nin Doğu Anadolu’da turizmi geliştirmek için başlattığı GAP projesinde çalıştı. Burada yaşıyor ve burada ölmek istiyordu. Ama vatandaşlık başvurusu iki kez reddedildi. İngiliz-Kanadalı yazar Suzanne Swan, turist vizesiyle yaşamayı kendine yediremediği ve çok kırgın olduğu için ülkem dediği Türkiye’yi artık terk ediyor.

20 yıl önce Türkiye’ye geldiğinizde, burada yaşamak istediğinizden nasıl emin oldunuz?

-Siz içine doğduğunuz için fark etmeyebilirsiniz ama burası çok farklı bir ülke, özellikle bir Batılı için. Dünyanın birçok yerini gezdim, hiçbir yerde bu tat yoktu.

Ne tadı bu?

-Kaosun tadı. Spontanlığın tadı. Hareketliliğin tadı. Türkiye suratınıza çarpan bir ülke. Neredeyse mükemmel bir sersemlik bu. Bir süre sonra bağımlılık yaratıyor.

Siz aslında öylesine bir tatil için gelmiştiniz değil mi?

-45 yaşındaydım, kocamdan boşanmıştım, kızlarımın ikisi de üniversitede okuyordu. Her sabah onlara sandviç hazırlamak zorunda değildim. Çok ucuz bir bilet buldum ve kendimi İzmir’e attım.

Kaçtınız yani?

-Hayatınızda böyle bir boşluk açıldığında kendinize "Ne yapmak istiyorum? Nerede olmalıyım?" diye soruyorsunuz. Bu soruların cevaplarını en iyi seyahat ederek bulursunuz. Ben de öyle yapıyordum. 3 hafta Ege ve Akdeniz kıyılarını dolaştım. Sonra Doğu Anadolu’ya geçtim. OHAL vardı o zamanlar. Şimdi dönüp bakınca bende de iyi cesaret varmış diyorum, dil bilmem, iz bilmem, elimde haritayla dolaştım.

E sonra?

-Kanada’ya döndüm ama aklım burada kalmıştı. İstanbul’da tanıştığım bir arkadaşım "Gel araba kiralayıp dolaşalım" dedi. İşte o seyahatte "Artık burada yaşamak istiyorum" dedim. Kaş’a yerleştim.

Bir anda?

-Evet ama bu bir heves değildi, Türkiye’yi anlamak ve bir parçası olmak istiyordum. Kanada’ya döndüm ve kış boyunca Toronto’da Türkçe dersleri aldım. Hazır olduğumu hissettiğimde, ki bu 2-3 ay sürdü, tası tarağı toplayıp Kaş’a geldim.

Kaş sizi nasıl karşıladı?

-Şüpheyle. Küçük yerlerde yabancılara karşı gelişen en temel duygudur, şüphe. Niye geldi? Amacı ne? İlk zamanlarımı çok iyi hatırlıyorum. Uzun uzun süzerlerdi beni. Baştan ayağa, ayaktan başa. Bir gün Alman bir arkadaşım, "Bana ailem birine bu kadar bakmanın ayıp olduğunu öğretmişti, Türkler için bu geçerli değil" demişti. Gerçekten öyle. Ama eninde sonunda benim Kaş’ı seven bir kadın olduğumu kabullendiler.

Bekar bir kadın olmanız da hayatınızı pek kolaylaştırmamıştır?

-Hep Türk mahallelerinde yaşadım. Türk komşularım bana "Suzi yalnız yaşanmaz, bir koca bul" diye telkinde bulunmuştur hep. Ben de "Sevdiğim biri yok" derdim. Onlara göre bunun manası yoktu, önemli olan hayatı yalnız sırtlanmamak, bir erkekle paylaşmaktı. Nitekim 5-6 yıl bir Türk’le birlikte oldum. Bütün mahalle bizi evli sanıyordu. Üstünden 10 yıl geçti, hálá kocan nerede diye soranlar oluyor.

Türklerin misafirperverliğinden sözedilir hep. Sizce yabancılar gerçekten seviliyor mu burada?

-Türklerin yüzde 60’ının bir yabancıyla komşu olmak istemediğini söylüyordu bir araştırma. Yabancı düşmanlığı değil ama Türk olmayanlardan hoşlanmama eğilimi olduğunu düşünüyorum birkaç yıldır. Bunda Türkiye’de yaşayan yabancıların sayısındaki artış da etkili oldu tabii.

Bir süre önce vatandaşlığa başvurmuşsunuz. Türk vatandaşı olmayı neden bu kadar çok istediniz?

-Başka bir yerde doğmuş olabilirim ama burada ölmek istiyordum. Ve en önemlisi kalbimde zaten ben bir Türk’tüm.

Peki ne oldu?

-İki buçuk yıl önce bütün belgelerimi hazır edip vatandaşlık için başvurdum. Hayır dediler. İçişleri Bakanlığı’na başvurdum. 18 yıldır burada yaşıyorum, resmi olarak çalışıyorum, Türkiye’yle ilgili şu kadar kitap, makale yazdım, neden reddediliyorum diye sordum. Dosyanız yeniden incelendi ama karar değişmedi dediler.

Nedenini söylediler mi?

-Söylemek zorunda değiller. Birçok kişi vatandaş olmayı istiyorsan bir Türk’le evlen diye öğüt verdi. Onlara tek bir şey söyledim: "Ben yıllardır bu ülkede yaşıyor, bu ülke için çalışıyorum, bu ülkeyi kendim kadar seviyorum. Vatandaş olmam için böyle bir katakulliye ihtiyacım olmamalı." Arka kapıdan dolaşmayı kendime yediremedim çünkü kalbimde Türkiye’ye ön kapıdan girmeyi hak ettiğimi hissediyordum. Zaten durumumun evlenmeyle filan çözülemeyeceğini anlamıştım.

Nedir sizin durumunuz?

-1998 yılıydı. Kaş’ta yaşayan bir gazeteci beni PKK’lıdır diye ihbar etmişti. Korkunç bir adamdı, Tanrım! Yabancılardan hoşlanmıyordu. Bir yabancıdan kurtulmanın en emin yolu böyle bir yalan uydurmaktır.

Kim bu adam?

-İsmini vermeye gerek yok. Zaten o sadece bir jurnalciydi ve o dönemde yabancılardan kurtulmak için izlenen planın bir parçasıydı. Emir büyük yerden geliyordu.

Bu ihbardan sonra ne olmuştu peki?

-Türk sevgilimi kaymakamlığa çağırdılar. Ona "Ülkenizi seviyorsanız, o kadının bilgisayarını bize getirirsiniz" demişler. O da evime girip bilgisayarı toparlayıp götürmüş.

Çok sağlam bir adammış doğrusu...

-İyi kalpli ve dürüst biriydi aslında. Olanları bana gözyaşları içinde anlatıp "Suzi senin PKK’yla işin olmaz değil mi?" diye sormuştu. Sağlam duramamış işte, çok korkutmuşlar. Bir süre sonra PKK’yla hiçbir ilgim olmadığını anladılar ve konu kapandı. Ama tabii ki dosyama böyle bir not düşülmüş oldu. Antalya Emniyet Müdürlüğü’nde dosyamı kendi gözlerimle gördüm. Bu durumda vatandaşlık almamın mümkün olmadığını tahmin edersiniz.

Peki hiç dava açıp kendiniz aklamayı düşünmediniz mi?

-Hiçbir şey kanıtlayamazdım, zaten o yüzden de şimdi ismini zikretmiyorum, onun bana yaptığını yapmamak için.

Vatandaşlık talebiniz reddedildiğinde ne hissettiniz?

-Ne hissettim biliyor musunuz? Bir karınca gibi. Küçük ve tedirgin. Günlerce ağladım.

Türkiye’yi terk etmeye o zaman mı karar verdiniz?

-İçimdeki kırgınlığı dindiremeyecektim. Yine de gitme kararını hemen veremedim. Ama bu sene bir şey oldu. Artık 65 yaşına gelmiştim, bir dergiye bağlı olarak çalışmak istemiyordum. Türkiye’deki anılarımı yazmak, evde oturup kitabıma yoğunlaşmak istedim. Böyle olunca basın kartım olamıyor, oturma izni almak bir dert. O yüzden 3 aylık turist vizesi aldım. Yani 20 yıldan sonra ülkem dediğim yerde turist oluverdim. Bunu kaldıramazdım, gitmeye karar verdim. Eski eşimle yeniden evleneceğiz ve Kanada’da yaşayacağız. Böylesi daha iyi...

Toplanıp gidiyorsunuz yani?

-Zaten evim kiralık, arabam yok. Sadece eşyalarımı tasnif ediyorum. Çok zor, hayatımı kutulara dolduruyormuşum gibi geliyor.

Üzgün ve kızgın mı gidiyorsunuz?

-Burada harikulade bir hayat yaşadım. Öfkeli değilim, kimseye kin tutmuyorum. Bir sürü arkadaşım var, en iyi arkadaşım bir Türk, onlardan kopamam. Arada bir ziyarete gelirim. Sadece artık buralı değilim. Hatıralarımı alıp, hoşça kal deme vaktim geldi.

TÜRKİYE’DE AYAK BASMADIĞIM BELKİ 2 KÜÇÜK KÖY KALMIŞTIR

Türkiye’ye geldiğiniz ilk yıllar seyahat yazıları yazmıyordunuz. Nasıl para kazandınız?

-1990-91’de Hong Kong’lu bir firma için Türkiye’deki ihraç malları üzerine yazılar yazmaya başladım. Her ay bir hafta İstanbul, Bursa, Ankara, fabrikaları geziyor, bilgi topluyor, sonra Hong Kong’lu dergiye makalemi yolluyordum. Sonra 4-5 sene deri ihracatıyla ilgili başka bir dergiye yazılar yazdım. 600’e yakın fabrika gezmişimdir bu süreçte.

Hayaliniz böyle bir iş yapmak mıydı? Biraz sıkıcı değil mi?

-Türkiye benim için heyecan demekti, kendime meydan okuyordum. Hiç yüzeysel bir turist olmadım burada. Bütün o fabrika gezilerim, tabakhane turlarım bana gelişmekte olan Türkiye’yle ilgili bilgiler kazandırdı, hem ülkeyi hem Türkleri daha iyi anlamamı sağladı.

Şu anda bütün turistlerin kutsal kitap gibi ellerinde dolaştırdıkları Eyewitness Turkey ve Eyewitness Istanbul’u nasıl yazdınız?

-Eyewitness kitaplarını basan yayınevi Türkiye’de yaşayan bir yazarla çalışmak istiyordu. 3-4 yıl titizlikle, 10-12 kişilik bir ekip benimle çalıştı. 2003’te ilk baskıyı yaptık. Bugüne kadar 1.8 milyon adet basıldı, hala bana para kazandırıyor.

Niye bu kadar tuttu?

-En önemli sebebi, derli toplu, küçük ve kolay taşınabilir olması. Fotoğraf, harita ve çizimlerini de çok seviyorlar. Bir de tabii periyodik olarak güncelleniyor.

Türkiye’nin ayak basmadığınız yeri kalmış mıdır 20 sene içinde?

-Belki bir-iki küçük köy, o kadar. Hele Türkiye’nin Peynirleri ve Türkiye’nin Spa’ları kitaplarını yazarken kıyıda köşede kalmış ne varsa didikledim. Türkiye hakkında bir Türk’ten daha çok şey biliyorum deme cüretini gösteremem ama Türkiye’de yaşayan yabancılardan daha çok şey bildiğimi biliyorum.

Etiketler:


    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı