"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Hatasız kul olmaz!

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, “Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar” sözünü, “O andaki gerilimim olarak alınsın. İnsanım, hatasız kul değilim ki” diye açıkladı.

Kuşkusuz ki insanlar hata yapabilir. Ve Marx’ın da söylediği gibi “İnsanım, insanca olan şeyler bana yabancı değildir” diye düşünmek de gerekir.
İki gün Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın yaptığı “insanca hatalardan” bir seçki sundum.
Arınç da birçok sözü “o andaki gerilimi” nedeniyle söylemiş. “Ağzından öyle çıkmış”, “kendini tutamamış” filan!
Zaten çoğunda da sonradan özür dilemiş, biliyoruz ki özür dilemeyi bilmek de bir marifettir.
Ancak şunu da unutmamalıyız: Halkın oyuyla bizleri yönetmeye talip olanlar, o halka karşı da saygılı olmalıdır.
Sadece kendisine oy verenlere karşı değil, bütün halka duyulması gereken bir saygıdır.
O nedenle ülkeyi yönetmeye talip olan siyasetçilerin, halkın karşısına çıktıkları vakit sinirlerine ve dillerine hâkim olmalarını da beklememiz gerekir.
Sonuç olarak yaşadığımız memlekette insanlar kolayca sinirlenebiliyor, ağızlarından istemedikleri sözleri kaçırabiliyorlar ama çoğu sadece kendisinden sorumlu, söyledikleri sözler sadece kendilerini etkiliyor, zaten gergin toplumu daha da germiyor!
Ayaküstü konuşma alışkanlığından vazgeçerek işe başlayabilirler mesela!
Ağız-kulak mesafesini kısaltmak fiziksel olarak mümkün değilse bile bir irade yönetimiyle mümkün olabilir, “Ağzından çıkanı kulağın duysun” sözü de zaten böyle bir durum için söylenmiştir!
Öte yandan devlet büyüklerimizin “bir anlık gerilimle savurdukları hakaretleri” hoş görebiliyorsak, mesela Oktay Ekşi’nin “bir anlık gerilimle” yazdığı ve sonra bunu yazdığı için açıkça özür dilediği bir sözü neden hoş göremiyoruz?
İçimizden birilerinin özrü, diğerlerinin özründen daha değerli, onun için mi?

Şizofrenik ‘teröristler’!

ANKARA’da tutuklanan beş üniversite öğrencisinin ne ile suçlandıklarını dün Radikal’de okudum.
Beş genç gizli örgüt üyesiymişler ve üyesi oldukları örgütler şöyle:
“PKK-Kongra Gel, Maoist Komünist Parti, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi, Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist!”
Buna pokerde “beş benzemez” derler, ama nasıl oluyorsa olmuş işte!
Tabii bir olasılık da beş gencin her birinin bu örgütlerden birine üye olmaları!
Ama iddianame öyle yazılmış ki hepsi bu örgütlerin tümüne üye olmakla suçlanıyorlar.
Burada sadece gizli örgüt üyeliğinden değil, şizofreniden de kuşkulanmak gerekir gibi geliyor bana.
Mahkeme, iddianameyi kabul edip, “Deliller tam olarak toplanmadı” gerekçesiyle tutuklama kararı da vermiş.
Gençlerin artık kaç yıl tutuklu kalacağını sadece Allah biliyor.
Deliller ne zaman toplanır, onlar ne kadar gerçek suç kanıtı olur, onu da Allah biliyor!
Bu tür olayların çoğunda olduğu gibi polis eline ne geçtiyse delil kabul etmiş, yüzeysel bir sorgulama ile iddianame hazırlanmış, mahkeme de işin derinine girme gereği duymadan tutuklama kararı vermiş!
“Yasadışı terör örgütü üyesi” olmakla suçlanan beş gencin kaç yıl hapiste yatacağı ve sonra ne olacakları kimin umurunda?
Papağan gibi aynı şeyi tekrarlayıp duruyorum: Suç ne olursa olsun, tutuklama kararı vermek için delillerin gerçekten güçlü olması gerekir. “Toplanmamış deliller” dayanak gösterilerek tutuklama kararı vermek, bir hukuk devletinde kabul edilebilir bir durum değildir.
Polisin ve savcının görevi soruşturma dosyalarını eksiksiz olarak hazırlayıp mahkemeye sunmaktır. Davaların bu kadar uzuyor olmasının nedeni hep bu eksik soruşturmadan kaynaklanıyor.
Ve mahkemeler de önlerine her gelen dosyayı, yeterince incelemeden kabul etmek zorunda değildir!

X