"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Hariçten gazel

ÖNCE olaya bakalım:<br><br>Tuncay Engin dört ay boyunca, oğlu bildiği Şeref Can Engin’in bulunması için var gücüyle arama yaptı.

Karısıyla birlikte televizyon programlarına çıktı, gazetelerde sayısız kez haber oldu, internet sitesi kurdu, "kayıp aranıyor" ilanları verdi, hatta Başbakan’dan yardım bile istedi.

Sonra?

Ortaya hepimizin bildiği ve acayip şaşırdığı o tuhaf öykü çıktı:

Meğer karısı Tuncay Engin’i aldatmış.

Meğer çocuk, Tuncay Engin’den değilmiş.

Meğer çocuk, "kayıp" falan değilmiş, "gerçek baba"daymış.

Ve hepsinden daha tuhafı:

Meğer kadın, çocuğun kimde olduğunu bildiği halde bilmiyormuş gibi yapıyormuş.

Yani...

Çocuk tüm Türkiye’de aranırken...

Kadın hem kocasına, hem de tüm Türkiye’ye yalan söylüyormuş.

Gerçek ortaya çıktığında...

Bütün gözler, bu inanılmaz öykünün en büyük mağduru olan Tuncay Engin’e çevrildi.

İki çocuğuna ve karısına sarılan Tuncay Özkan, inanılmaz bir tolerans ve soğukkanlılıkla "Ben karımı taşıyacak güçteyim" diyordu.

* * *

Tamam...

Tuncay Engin, ilkel ve vahşi bir dürtüyle "namusunu temizlemek" adına cinayet işlememiştir.

Bu açıdan "tavuk boğazlar gibi bacı öldüren vahşiler"e iyi bir ders vermiştir.

Ve yine bu açıdan "helal olsun" şeklinde kutlamaları hak etmiştir.

Ancak...

Tuncay Engin’in gösterdiği bu "tolerans ve soğukkanlılık", size de biraz fazla gelmiyor mu?

Olup bitenlerin ardından geliştirdiği "Ben karımı taşırım" tavrında bir parça aşırılık, bir parça "maraz" yok mu?

Ya da...

İlkeye dayalı şu soruyu soralım:

"İlkel ve vahşi bir dürtüyle namus temizleme işine girişmek" ile "İnsanın hayatını altüst eden sistematik bir aldatma ve yalanı kolaylıkla affetmek" arasında bir yer yok mu?

Yani...

Ya çekip vuracak...

Ya da her şeyi affedecek miyiz?

"Çekip vurmadan sistematik aldatma ve yalanı affetmemek" hem daha "sağlıklı", hem de daha "medeni" bir tutum değil mi?

Müftü diyor ki: Haklısın

DUYGU Asena için düzenlenen cenaze töreninde ortaya çıkan görüntüler karşısında umutsuzluğa kapılmış ve "Biz bu son görev işini beceremiyoruz" demiştim.

İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, yüreğime su serpen bir açıklama gönderdi.

Aynen yayınlıyorum:

"Sayın Ahmet Hakan... 2 Ağustos’ta yayımlanan ’Kadının Adı Yok’u bilen hoca aranıyor’ başlıklı yazınızı okudum. Tamamına katıldığım değerli tespit, eleştiri ve önerileriniz için teşekkür ediyorum. İş yoğunluğu sebebiyle teşekkürümü geciktirdiğim için özür diliyorum.

Bildiğiniz gibi söz konusu sıkıntılar, genellikle toplumda özel bir konumu olan kişilerin cenazelerinde ve nadiren vuku bulmaktadır. Bununla birlikte eleştirilen eksikliklerden bizimle ilgili olanlarını giderici önlemler almak için hemen çalışma başlatmış bulunuyoruz.

İstanbul’da cenaze törenleriyle ilgili işlerin önemli bir bölümü Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından yürütülmekle beraber, bu konularda da belirsizliği ve düzensizliği gidermek üzere, daha önce aldığımız tedbirleri gözden geçirerek şikáyetleri ortadan kaldırmaya çalışacağımızı belirtir, bilvesile selam ve sevgilerimi sunarım.

Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı... İstanbul Müftüsü."


Nerede olmak isterdim

BİR: En karanlık tarafıma hitap edecek olan şöyle dört başı mamur bir "Reha-Gülşen-Erol-Ajlan" kavgası izlemek için, dörtlünün pişti oldukları ve birbirlerine sürekli laf soktukları Bodrum uçağında olmak isterdim.

İKİ: Bu yaza damga vuran ve Ankaralı Turgut türkülerini andıran Kenan Doğulu’nun "Çakkıdı" adlı yüksek sanat eserinin, Sezen’in evindeki yaratılış sürecine tanıklık etmek isterdim. Özellikle şarkının "Aman hadi kalk kaynaşalım kız / Çakkıdı çakkıdı oynaşalım kız / Azıcık alttan azıcık üstten / Hoppidi hoppidi hoplatalım kız" bölümünün kimden çıktığını saptamak için.
X