Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hanedanın en güzel sultanı artık yok

Murat BARDAKÇI

‘‘Prenseslerin en güzeli’’ olarak bilinen Hanzade Sultan, geçen perşembe günü Paris'te hayata veda etti. Onu herkes güzelliğiyle tanırdı ama son dönem Türk tarihinin en önemli özel arşivlerinden birini, büyükbabası Sultan Vahideddin'in evrakını senelerce kutsal bir emanet gibi sakladığından çok az kişi haberdardı...

Paris'in şık semti Passy'deki evinde onu yıllar önce ilk gördüğüm ‘‘Güzelliğini öve öve bitiremeyenler az bile söylemişler’’ diye düşünmüştüm... Hakkında yazılıp anlatılanlardan çok daha ötedeydi...

Bu yazı onun, dünyanın en güzel kadınlarından biri olan Hanzade Sultan'ın romanı andıran hayatının çok kısa öyküsüdür...

Annesi sultan, babası şehzade ve bütün dedeleri taht sahibiydi... Son padişah Sultan Vahideddin'in kızı Sabiha Sultan'la son Halife Abdülmecid Efendi'nin oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi'nin üç kızının ortancasıydı. Yedi asırlık Osmanoğlu ailesinde Hanzade Sultan'la ablası Neslişah ve kızkardeşi Necla Sultanlar dışında hanedana hem anne hem baba tarafından mensup olan başka sultan yoktu.

1923'te Dolmabahçe Sarayı'nda doğmuş, henüz altı aylıkken sürgünle tanışmış, 1924 Mart'ında daha kundaktayken, Osmanlı Hanedanı'nın bütün mensuplarıyla beraber Türkiye'den çıkartılmıştı... Gençlik yıllarını ailesiyle beraber Fransa'nın güneyindeki sahil şehri Nice'de geçirdi, sonra Mısır'a gitti. Mısır Kraliyet ailesinin bir mensubuyla, Prens Mehmed Ali İbrahim'le evlenip ‘‘Prenses İbrahim’’ adını aldığında 17 yaşındaydı.

İlk çocuğu Prenses Fazile 1941'de, oğlu Prens Ahmed 1944'te doğdu. Ama Kahire'deki güzel günler sadece 12 sene devam etti ve Hanzade Sultan 29 yaşında hayatının ikinci sürgününü yaşadı: Mısır'da krallığa son veren 1952 devrimi geldiği sırada Prens Mehmed Ali İbrahim'le ailesi memleketlerine bir daha dönmemek üzere Avrupa'daydılar ve artık Paris'te, Prens'in Passy'de satın aldığı şık apartmanda yaşayacaklardı...

1952'den sonra yeniden Türk vatandaşlığına geçmiş, ‘‘Osmanoğlu’’ soyadını almıştı. Türkiye'ye her gelişi bir hadise oluyordu. 1950'li yılların muhabiri olan sonraki senelerin meşhur gazetecileri sultanın tek bir kare fotoğrafını çekebilmek yahut ağzından bir cümle olsun alabilmek için verdikleri mücadeleyi hiçbir zaman unutamayacaklardı...

DARBEYLE GELEN KADER

Onun ve ailesinin kaderinde darbelerle ihtilâller yazılı gibiydi... Irak'ın genç kralı İkinci Faysal'la nişanlanan Kızı Fazile'nin kraliçelik tahtına oturmasına Bağdat'ta 1958'de patlayan kanlı ihtilâl mani oldu: Genç kral, ailesi ve bütün yakınları bir gece baskınında can verdiler. Prenses Fazile artık dünyanın önde gelen dergilerine kapak oluyor, gazetelerde hakkında ‘‘mahzun prenses’’ diyen yazılar çıkıyor ve hemen yanıbaşında, müstakbel kraliçenin annesi Prenses Hanzade'nin güzelliğinden söz ediliyordu...

Sonraki senelerde basından hep uzak kaldı, Paris'te sadece çok yakın dostlarıyla çevrili bir hayat sürmeye başladı Hanzade Sultan. Ve, Dolmabahçe Sarayı'nda 75 sene önce başlayan macerasını geçen perşembe günü yorgun ama huzur içinde noktaladı. Hem de tam zamanında: Güçten, kuvvetten ve takatten kesilip sıkıntıya düşmeden...

Şimdi Paris Camii'nin morgunda önümüzdeki hafta vatanına bir daha ayrılmamak üzere döneceği günü bekliyor. Dönecek ve Aşiyan Mezarlığı'nda annesi Sabiha Sultan'ın yanına defnedilecek... Dostları onu her zamanki emsalsiz zerafetiyle hatırlarlarken ‘‘sultanların en güzeli’’ bundan böyle Fatih, Yavuz, Kanuni Süleyman dedeleriyle ve her biri birer tarih yazmış olan öteki büyükbabalarıyla sonsuza kadar birarada olacak...

Dedesinin siyasi arşivini o bekliyordu

Sultanlar ve şehzadeler, padişahlık etmiş dedelerinden ‘‘Şahbaba’’ diye bahsederler...

Hanzade Sultan'ın ‘‘Şahbaba’’ Sultan Vahideddin'di ve ondan kalan evrakı kutsal bir emanet gibi seneler boyunca saklamıştı... Son dönem Türk tarihinin en önemli özel arşivlerinden birinin Hanzade Sultan'ın muhafazası altında olduğundan çok az kişi haberdardı.

Bu evrakın kaybolmaması ve yayınlanıp tarihe intikal etmesi için Sultan'ı senelerce ikna etmeye uğraşmış, ısrarlarımın neticesini 1993 Ekim'inde almıştım. Hanzade Sultan elindekileri istifademe açmış; belge, hatırat, fotoğraf, mektup, vesaire cinsinden ne varsa herşeyi göstermiş, istediğim belgeyi kullanmama izin vermiş ve sonra ‘‘İşte, hepsi bu!’’ demişti... ‘‘Şahbabamdan kalanlar artık namusunuza emanet’’...

Ben, 70 küsur seneden beri kimselerin ulaşamadığı bir arşivi istifademe açan ‘‘sultanların en güzeli’’nin, Şahbaba'sının evrakının yayınlanmasını göremeden onun bulunduğu yere uzanan bir yolculuğa çıkmasından dolayı çok üzgünüm...

30 küsur yıl arayla

Sultan Vahideddin’le Halife Abdülmecid’in torunları (üstte soldan) Hanzade, Neslişah ve Necla sultanlar 1930’lu yıllarda Fransa’da... Aradan 30 yıl geçmiş, (soldan) Neslişah, Hanzade ve Necla sultanlar 1960’larda anneleri Sabiha Sultan’la beraber İstanbul’da bu resmi çektirmişler.

Yazar diplomat geleneği sürüyor

Yahya Kemal, Yakup Kadri ve Ruşen Eşref, Türk Edebiyatı'nın önde gelen isimleriydi. Şiirleriyle, romanlarıyla ve düz yazılarıyla tanınırlardı ama edebiyatçılık dışında bir ortak noktaları daha vardı: Üçü de Türkiye'yi cumhuriyetin ilk dönemlerinde Avrupa başkentlerinde büyükelçi düzeyinde temsil etmiş o zamanların önde gelen diplomatlarındandı.

Diplomasi tarihimiz bir yandan temsil göreviyle uğraşıp bir yandan eser veren daha bir çok sanatçıyla doluydu. Meselâ 19. asrın ilk yarısında Londra'da sefaret müsteşarlığı yapan Reis Mahmud Raif Efendi Klasik Türk Müziği'nin en parlak eserlerinden birinin, Rast makamındaki bir ‘‘kâr’’ın bestecisiydi. Bazı diplomatların hobilerini profesyonel düzeye yükseltmeleri adeti sonraki dönemlerde de devam etmiş, zamanımıza kadar gelmişti. Meselâ günümüzün bir başka büyükelçisi, Bilâl Şimşir, birçok tarihçinin yapamadığını yapmış ve görevli bulunduğu ülkelerin resmi arşivlerini taramış,

bulduğu cildler dolusu Türkiye'yle ilgili belgeleri peşpeşe cildler halinde yayınlamıştı. Gerçi elçilik binalarının yahut resm; ikâmetgâhların duvarlarını süsleyen güzelim Osman Hamdi, Şeker Ahmed Paşa, Hoca Ali Rıza imzalı tabloları kaldırıp yerlerine kendi fırçalarından çıkma ‘‘eserleri’’ asan büyükelçiler de olmuştu ama böyleleri neyse ki azınlıktaydılar.

Geçmişteki sanatçı, tarihçi ve bilim adamı diplomatlarımızı Paris Başkonsolosu Dr. Ali Engin Oba'nın bir kitabını, ‘‘Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu’’nu okurken hatırladım. Kitap, diplomat ve tarih doçenti Oba'nın doktora teziydi; gerçi İstanbul'da basılmıştı ama varlığından Paris'te yaşayan bir ailenin, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa'nın soyundan gelen ‘‘Osman’’ ailesinin vasıtasıyla haberdar olmuştum.

Dr. Ali Engin Oba'nın kitabı, diplomatlarımızın diplomat kimlikleriyle beraber bilim adamlığını da birarada götürme geleneklerinin kesintiye uğramadan devam ettiğini gösteren güzel bir belgedir.













X