Gündem Haberleri

    Hamsi’nin kitabı Hamsiname

    Hürriyet Haber
    03.12.2000 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Murat BARDAKÇI

    Divan Edebiyatı'nın 'divan sahibi son şairi' olan Hammamizade İhsan Bey Trabzonluydu ve 1928'de yayınladığı bir eserle sadece Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatında da kendisine bir yer edinmişti. Kitabı hamsi hakkındaydı, 'Hamsiname' adını taşıyordu ve hamsiyle uzaktan-yakından alákalı ne varsa

    bu eserde biraradaydı.

    Buğulamasından turşusuna, pilavından çorbasına kadar binbir çeşit yemeği yapılan hamsinin kitabının da yazılmış olduğundan bilmem haberdar mıydınız?

    Kitabın adı 'Hamsiname'dir, Hammamizade İhsan Bey'e aittir, 1928'de yayınlanmışır ve konusundaki tek örnektir.

    Hammamizade İhsan Bey, Divan Edebiyatı'nın 'divan sahibi' son şairiydi. Aslında daha sonraki senelerde de divan oluşturabilecek kadar eser vermiş şairler çıkmıştı ama eski harflerle basılan son divan İhsan Bey'e ait olduğu için 'son divan şairi' unvanını almıştı.

    1885'te Trabzon'da doğdu, 1948'de İstanbul'da öldü. Gazetelerde çalıştı, okullarda öğretmenlik yaptı ve çok sayıda da kitap yayınladı. Ama edebiyat tarihimizdeki yerini şiirleri yahut makaleleriyle değil, hamsi hakkında yazdığı ve konusunda dünyada tek örnek olan 'Hamsiname'si sayesinde sağladı.

    İhsan Bey, 1928'de yayınladığı Hamsiname'sine hamsi ile uzaktan-yakından ilgili olan herşeyi koydu. Kitapta hamsinin anatomisinden avcılığına, nakliyatından kurutulmasına, müziğinden halk oyunlarına, yemeklerinden o zamanın üretim istatistiklerine, hamsi hakkında yazılmış şiirlere, hamsi gübresinin yapılmasına ve o zamanın önde gelen balıkçılara kadar hemen her şey vardı.

    Aşağıda, bugün sadece mezat salonlarında rastlanan nadir bir kitap olan Hamsiname'deki şiirlerden biri, Salim adında bir halk şairine ait olan Hamsi Koşması'nın bazı dörtlükleri yeralıyor:

    'Bir yıl görünmezsen artar kederim / Yetiş imdadıma imánım hamsi / Yüzünü görünce bayram ederim / Sen olursun benim kurbánım hamsi // Maraza uğrarım hamsi demezsem / İçerim tutuşur hamsi yemezsem / Üstünü bir varil pekmezlemezsem / Çıkar ásumáne (göklere) dumanım hamsi // Kuyruğun tutarım merd oğlu merdim / Olsa da bir batman pişirip yerdim / Çok yiyip içince artarsa derdim / Olursun derdime dermánım hamsi // 'Salim', hamsi yerim ben seve seve / Kamyonet yüklerim yetmezse deve / Düşürdüm mü seni bir gece eve / O gece keyfimden şádánım hamsi'

    Kalbe bakmak

    ‘Bakış’ anlamına gelen 'nazar' kavramı, bütün tarikatlerde vardı ama Melámi-Hamzaviler buna çok daha fazla önem verirlerdi. Hamzaviliğe giriş talibin kalbine bakılması şeklinde olur ve bu işi Hamzaviler'in 'pir'i yahut 'kalbe bakıcılar' yapardı. Nazar düşüncesi ile manyetizma arasında sıkı bir münasebet vardır.

    ‘Nazar’yani ‘bakış’, bütün tarikatlerde mevcut olan bir düşüncedir. 'Feyz-i nigáh', 'feyz-i nazar', 'hak nazarı', 'er nazarı', 'pir nazarı', 'nazar-ı erenler' benzeri sözler ve 'nazara uğramış', 'nazardan düşmüş' gibi deyimler hep nazar kavramından doğmuştur.

    Sufilere göre şeyhin nazarı salikde yai o yola girmek isteyende cezbe ve feyz yaratır, bu cezbe ve feyz de salikin mevhum varlığını ortadanm kaldırır, yerine Hak varlığını koyardı. Fakat nazara özellikle önem veren ve bunu sülukun temeli sayanlar Melámi-Hamzavilerdi.

    Hamzaviler'e göre her devirde tek bir mürşid vardı ve bunun 'Kutb-ul Aktab' veya 'Gavs' olduğuna inanırlardı. Hamzaviliğe giriş, 'pir' denilen kutub tarafından adayın kalbine bakılmak suretiyle olurdu. Bazı zamanlarda pir kalbe bizzat bakmaz, o yolun bazı ileri gelenlerine kalbe bakma izni verirdi ve kişilere 'kalbe bakıcı' denirdi. Talib, Hamzavilerden biri vasıtası ile pire, yahut kalbe bakıcıya müracaat eder, pir yahut kalbe bakıcı ve Hamzaviler'in ileri gelenleri bir odaya toplanırlar, kalbe bakıcı talibi huzuruna alırdı. 'Ne için geldin, neye talipsin?' der, o da 'Hak için geldim, Hak'ı talibim' diye cevap verir, bunun üzerine talibe 'Hak'ı isteyen gönlünden Hak'dan gayrısını çıkarır, sen de gönlünü boşalt' denir ve kalbine bakılırdı. Talip bu yola girmeden önce Hamzavilerle konuşa konuşa 'nazar' hakkında mükemmel bir telkin altında kalmış olduğundan bu 'nazar' üzerine genellikle kendinden geçer, bayılır, cezbeye düşer, ondan sonra 'gönül beklemek'le görevlendirilirdi.

    Bu nazar düşüncesi ile manyetizma arasında gayet sıkı bir münasebetin bulunduğu bellidir ve dervişlerin, özellikle de Hamzaviler'in bunu keşfedip başarıyla uyguladıkları anlaşılmaktadır. (Yarın: 'Nazar'ın Mevlevilik'teki yeri).

    Mustafa Rákım

    Ünye’de 1757'de doğdu, 1826'da İstanbul'da öldü. Kardeşi İsmail Zühdi de büyük bir hattattı.

    Celi sülüs yazıda Osmanlılar'ın en büyük hattatı olan Mustafa Rakım, medrese tahsili sırasında resim yapmayı da öğrendi. Türk celi sülüs yazısını keşmekeşlikten kurtaran, Mustafa Rakım'dır. Ressamlığının verdiği seziş ve anlayışla son derece başarılı bir istif güzelliği yarattı.

    Mısırlı hamsi

    Hamsilerin kafaları ve kuyrukları kesilir, karın kısımların dikkatle yarılıp kılçıkları çıkartılır, yan tarafları içte sırt sırta gelecek şekilde tersine çevrilir, yani iç tarafları dışa döndürülür ve bol mısır ununa bulanır. Bir tavanın içi az miktarda halis zeytinyağıyla bulanır, iyice kızdırılır, önceden hazırlanmış olan hamsiler dağılmamalarına itina edilerek tavaya tek tek ve tek kat olarak yerleştirilir. Kızarmalarından sonra bir tabakla ters yüz edilirler ve birbirlerine yapışmış oldukları için diğer tarafları tavaya daha kolay şekilde yerleştirilip yeniden kızartılır. Üzerine çok ince doğranmış roka yaprağı ve limon ilávesiyle yenir.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı