Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hamas’ın zaferi ve sonrası

HAMAS’ın Filistin Meclisi seçimlerinde beklenenin çok üstünde oy olarak ezici çoğunluğu elde etmesi, yalnızca İsrail ile Filistinliler arasındaki ilişkiler açısından değil, Ortadoğu’daki genel eğilimin bir yeni kanıtını oluşturması açısından da çok düşündürücüdür.

Başkan Bush, Irak savaşını meşru göstermek için ileri sürdüğü kitle imha silahlarının mevcudiyetine ilişkin bütün savlar iflas edince, bölgeye demokrasi götürmek hedefiyle hareket ettiği tezine sarılmıştı. Bölgenin politik, ekonomik ve sosyal koşullarında serbest seçimlerin kaçınılmaz olarak siyasal İslam dalgasının yükselmesine yol açacağı yolundaki uyarılara kulak vermek istemedi.

Oysa Mısır’da Müslüman Kardeşler, parlamentoya 80 civarında üye gönderdiler; Lübnan’da silahlı milislere sahip, ABD’nin terörist bir örgüt saydığı Hizbullah son seçimlerden kuvvetlenerek çıktı; Irak’ta İran’daki rejimle irtibatlı bir parti en fazla oyu aldı. Bush, Filistin seçimlerindeki olası tehlikeyi de göz ardı etti.

Hamas’ın seçimlere katılmasını çeşitli önlemlerle engellemek isteyen İsrail’e yeşil ışık yakmadı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da otoriter rejimlerle yönetilen ülkelerde seçimler yapılırsa oralarda da dinci partilerin siyaset sahnesine hákim olmaları artık şaşırtıcı olmaz. Bu bölgelerde ulusalcı devrimciliğin yerini siyasal İslam almıştır. Bu olguyla yaşamak mecburiyetinde kalacağız.

* * *

Kuşkusuz Hamas’ın zaferini ilk önce Batı Yakası ve Gazze’nin istikrarı ile Ortadoğu barış süreci bağlamında değerlendirmek gerekir. Seçimleri takiben El Fetih milislerinin ve onların yanı sıra Filistin polisinin taşkınlıkları kaygı vericidir. İki tarafın da elinde bir hayli silah var. İsrail çekildikten sonra Gazze’de asayiş zaten bozulmuş ve huzursuzluk artmıştı.

Filistin’in öncelikli ihtiyacı, bütün silahlı birimlerin hükümetin direkt otoritesi altına alınmasıdır. Diğer taraftan Hamas, İsrail’in varlığını tanımamakta direnirse yılda bir milyar doları bulan dış yardımın büyük kısmı kesilebilir ve yönetim cari masraflarını bile karşılayamaz duruma düşebilir.

Barış süreci pespektifinin kapanmaması ise Hamas’ın İsrail’e karşı temel yaklaşımını değiştirmesine bağlı. Partinin kuruluş bildirgesinde, Filistin’in bir vakıf, anayasasının Kuran, yönteminin cihat olduğu yazılı. Hamas liderlerine göre İsrail’in varlığını tanımak söz konusu değil. Olsa olsa İsrail’le uzun süreli bir ateşkes yapılabilir.

Denebilir ki, vaktiyle Filistin Kurtuluş Örgütü de terörist bir örgüttü, sonunda siyasi bir parti haline geldi ve İsrail’in mevcudiyetini tanıyarak onunla barış müzakerelerine girdi. Ne var ki bu süreç çok uzun sürdü ve 2001 yılında başlayan karşılıklı şiddeti önleyemedi.

* * *

Türkiye’nin tutumuna gelince; Başbakan Erdoğan’ın ilk tepkilerinin büyük kısmı yerindedir. Vurguladığı gibi Hamas’ın "İsrail’i tanımıyorum" politikasını gözden geçirmesi, İsrail’in de seçim sonuçlarını göz önünde bulundurması gerekir. Ancak Başbakan, Türkiye için proaktif bir rol de öngörüyor. "İsrail ile Filistin arasında arabuluculuk üstlenmeye talibiz. Gerekirse İslam Konferansı Örgütü’nü (İKÖ) de devreye sokabiliriz" diyor.

Daha ortalık karmakarışık iken bu hamle biraz acele değil mi? Her nedense son zamanlarda her fırsatta arabuluculuğumuzu ileri sürüyoruz, arkasından da fazla bir şey gelmiyor. Diplomaside sürekli öne fırlamak, mutlaka yararlı değildir, ters tepebilir.

Ayrıca İKÖ’yü bütün diğer üyeliklerden çok daha fazla önemsiyoruz ve ciddiye alıyoruz. İKÖ içinde Ortadoğu barışı alanında atılabilecek adımlar konusunda oydaşmaya varılması bir hayaldir. Böyle bir oydaşma olmadan da hiçbir şey yapılamaz.
X