Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

HAMAK Galiba benim yazlarımı anlatmak için biçilmiş kaftan

Tek kelimeyle anlatılması istense hangi kelime seçilirdi acaba yazı anlatmak için? Kuşkusuz herkesin kelimesi kendine olurdu ama tatil, sanki başı çekerdi.

Güneşle deniz onu izler, dalgayla kumsal sıraya girerdi sanki. Sonra sıcak ve çağrışımları gelirdi herhalde: Ter, tuz, buz. Balkon bahçe gölge, akşamsefası, şezlong, şemsiye unutulmazdı. Sanki. Tıpkı tekne, rüzgar, iskele gibi. İnce bir ruh eminim pervane derdi. Yayla, memleket, sıla diyenler, buluta renk biçenler çıkardı. Dağları seçenler gibi. Hallerden dem vuranlar olurdu elbet: Miskinlik, huzur, rehavet. Zamandan dem vuranlar olduğu gibi: Kuşluk, günbatımı, ikindi. Akşamla akıllara rakı mangal cacık düşer, karpuzun biricikliği gün boyu sürerdi. Sanki. Bu soruya hiç düşünmeden cevap versem, ne cevap verirdim diye düşündüğümde aklıma hamak geliyor. Tuhaf, çünkü bugüne dek hiç hamağım olmadı. Ama gözümün önüne gelen resim şu: Sıcak bir öğleden sonra, hafifçe sallanan bir hamağa uzanmış, sık yaprakların arasından sızan güneş yüzünüzü yalayıp geçerken tüy bir uykuya dalmışsınız. Bir kolunuz aşağı sarkmış, diğeri uyku esir almadan birkaç sayfasını okuduğunuz açık kitabın üzerinde. Havada ince bir esinti, fonda cırcır böceği sesleri. Derin bir uyku değil bu, dediğim gibi tüy. Usulcacık gelip konan cinsten. Uzun sürmeyecek. Ahenk ya uzaktan gelen bir çocuk ağlaması ya da konmak için burnunuzu bulan densiz bir sinek yüzünden kesilecek. Kalkacak, gidip kendinize içi nane yaprakları dolu buğulu sürahiden buz gibi bir bardak limonata koyacaksınız. Hamağa dönmek yok. Şimdi vakit kuytuya çekilip yarıda kalan kitaba dönme vakti. Galiba hamak benim yazlarımı anlatmak için biçilmiş kaftan. Madem öyle, ne yapıp etmeli, gidip bir adet edinmeli, mendil bahçenin bir köşesine germeliyim. İlk iş.

Hava fena sıcak. Gene Basra üzerinden gelen, gene adamı sersem eden, gene insanda adım atacak mecal bırakmayan koyu bir sıcak bu.

İstanbul’da olmadığım için şükrederek denize giderken, aklıma tanıdıklara aynı soruyu sormak geliyor.

Aslında niyetim yazıyı yaz okumalarına, oradan da Murathan’ın son kitabı Kadından Kentlere getirip noktalamak.

Geçen hafta ilk kez benim dahlim olmadan teknoloji kurbanı olan yazım da Kadından Kentler üzerineydi. Linklerde mi gazetede mi nerede bilmem, oluşan bir arıza yazının zamanında gitmemesine, dolayısıyla yayınlanmamasına yol açtı.

Nasıl sevindim anlatamam. Murathan benim için o kadar özeldir ki, ne onun ne kitaplarının üzerine kalem oynatmaktan hoşlanmam. Hoşlanmam derken düpedüz korkarım. Ne yazarsam yazayım yeterli olmayacak hep bir şeyler eksik kalacak korkusu.

İlk kez yedekliyim, ilk kez bir yerlere gidilmeyen, saatlerin saatleri kovalamadığı, zamanın ağır aksak aktığı bu miskin günlerde ne yazılacak diye düşünmeden rahat bir hafta geçirebilirim. Ama heyhat! Açıp yazdıklarıma bakıyor, beğenmiyorum. On altı kentin on altı kadından geçerek anlatıldığı kitap üzerine uzun uzun yazı döşenmek kitaba da bana da haksızlık çünkü. Tek kelime yeter: Mükemmel.

Öyle bir kitap ki bu, her kent farklı bir kadın, farklı bir hayat anlatıyor gibi dursa da aslında büyük harfle yazılımış kadını anlatıyor. Okurken bir yandan anlatılan kadınlara hiç mi hiç benzemediğinizi düşünüyor, öte yandan bire bir aynı olduğunuzu hissediyorsunuz.

Ne İzmir’deki boynu bükük Nurhayat’sınız ne Adana’ya yerleşmiş İstanbullu Gülsüm. Tuttuğunu koparan iş kadını Esme de değilsiniz, adli tabip Sevim de. Alamancı Şengül’le Samsun’a gelin gitmiş kardeşi Songül de size uzak. Yaşınız, konumunuz, koşullarınız farklı. Ne onlara ne de diğer öykülerin kahramanlarına benziyorsunuz.

Ama bir bakışla çökmenin, erguvanla çözülmenin, fi tarihinde hediye edilmiş yakası kürklü taba bir kabanla yalnızlığı keşfetmenin yabancısı değilsiniz. Bunların sizin de halleriniz olduğunu derinden bilirsiniz.

Uzatmak yersiz dedikten sonra uzatmanın anlamı yok. Ne dediğimi anlamak için alıp okumak yeter.

EMEKLİ BÜYÜKELÇİ İÇİN YAZ: ERGENEKON

Böyle sıcak havalarda deniz kenarında evinin olmadığına hayıflanıyor insan. Ama Bodrum’da yaşayan bir avuç azınlık dışında kimsenin böyle bir lüksü yok. Otelde kalmıyorsanız denize girmek için hep bir yerden kalkıp bir yere gitmek zorundasınız. Ve o mesafe kısa ya da uzun farketmiyor, böyle cehennem sıcakları adamı fena ediyor. Yaya iseniz ne şapka ne şemsiyenin faydası var.

Kıyıya, plaja, tekneye, denize kavuşacağınız nokta her nereyse, o noktaya varana dek alınız ala, morunuz mora kesiyor. Arabada da durum farklı değil. Klima serinletse de camdan giren güneş öyle kızgın ki değdiği yeri kavurup geçiyor.

Plaja vardığımda ilk iş denize koştum. Sonra da yazıyı tamamına erdirebilmek adına tanıdık herkese malum soruyu sordum: Tek kelimeyle yazı tarif edecek olsanız hangi kelimeyi seçerdiniz? Çoğunluk o an içinde bulundukları durumu özetledi.

Biri iskelede bağırıp çağırarak denize atlayan çocuklara atfen gürültü dedi. Diğeri yan gelip yattığından, pineklemek. Mebzul miktarda tatil, sıcak, deniz diyen oldu. Gençten biri aklından çıkmadığından olsa gerek, aşk, dedi. İlerideki ağaca bakıp zakkum da diyen oldu, kocasının içtiği içkiye bakıp zıkkım diyen de.

Bilgisayarının başında arkadaşlarıyla konuşan yeniyetme, anne babasının duyacağı bir sesle sıkıntıyı yapıştırdı. Biri hasret dedi. Ayrı düşmek anlamında mı gidermek anlamında mi bilemedim.

Soruyu ağacın altında gazetesini okurken sorduğumdan mı yoksa onunla yatıp onunla kalktığından mı bilinmez, en tuhaf cevap emekli büyükelçiden geldi: Ergenekon! Bir iki kulak misafiri hoppala der gibi ses çıkardı. Karısı canım sana gündemi değil, yazın senin için ne anlama geldiğini soruyor diye müdahale etti. Bizimki inatçı,başını biliyorum ama cevabım değişmez anlamında salladıktan sonra daha pes sesle Ergenekon diye yineledi. Sesi fesupanaallah diyen karısının sesine karıştı. Meral fırsatı kaçırmadı, illallah’ı yapıştırdı. Konuşmayı izleyen bir diğeri Meral’i hislerimize tercüman oluyorsunuz diye tebrik etti. Doğru, vallahi de billahi de illallah nidalarını gariptir, bitip tükenmeyen Ergenekon konuşmaları izledi.

Sessizce yanlarından uzaklaştım. Gözlerimi kapayıp gölgede sallanan bir hamak düşlemeye çalıştım.
X
YAZARIN DİĞER YAZILARI