Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hakim canlı, renk körü

ÇOK özür dilerim. Baştan söyleyeyim. 38 yıllık meslek yaşamımda kaptan köşkünde çok oturdum. Keyifli günler çok yaşadım.

Yaşamımda övücü, iltifat edici çok sözle karşılaştım... Ama itiraf edeyim, hiç biri beni bir doğasever uzak yol kaptanın yazdıkları kadar etkilemedi. Havası, suyu, toprakları ve 300 gün güneş alan eşsiz doğasıyla Allah’ın özene bezene yarattığı ülkemi yıllarca yazı yazan ben bile bu kadar güzel anlatamadım. Ve R. Cüneyd Tapan’ın yazısını sizlerle paylaşmaya karar verdim. Yazıyı lütfen sonuna kadar okuyun ve iyi mi, yoksa kötü mü, kararınızı bildirin. Bu çağrıma, Aliağa’da çevreyi kirleten fabrikası olanlar ve termik santral kurmak isteyenler de dahil olsun lütfen.

***

Sayın Irmak, merhaba,
Seçiminiz ne anlamlı Mavi-Yeşil, üstelik soy isminiz Irmak, dilerim yaşamınız da sürer ırmaklar gibi berrak... Çalışmalarınız için size minnettarız.
Ne güzel iki renk. Bir su gezegeni olan dünyamızın asal ve çoğul renkleri. Sadece bu renkler bile var oluşumuzun nedeni. Ama ne çelişki ki, hakim canlı adeta renk körü. Göremiyor yakın zamanını, hatta önünü.

Ben bir doğa severim, uzak yol kaptanıyım denizler, okyanuslar gezerim. Dürbünüm bana bazen yunusları, martıları bazen de ölü balinaları gösterir. Bazen uçan balıklar çarpar bedenime, bazen dinlenmek için konan ismini hiç bilemediğim kuşları görürüm güvertede. O zaman hep sorarım kendime, bu kırılgan dünyada insanoğlunun yeri nerede?

Okyanuslarda o sakin gecelerde sınırsız yıldızları hatta galaksileri görürüm. Zira evrenin büyüklüğü, dünyanın tüm hücresel gerçeği beni aciz kılar, yerimi, haddimi bilir, şükrederim, havayı, suyu, toprağı küstahça tüketeceğime, onu kollayıp korumakla övünürüm.

Dünyayı dolaşıyorum, Anadolu gibi müstesna bir toprak parçası arıyorum. Nafile bunca yıldır bulamıyorum. Çünkü, yedi kat kazılsa da nice uygarlıklar fışkırdığını biliyorum. O halde soruyorum, bugün burada bu coğrafya da yaşayan bu halk, bu popülasyon, bu topluluk, farkında mı muhteşem bir hazinenin üstünde yaşadığının. Ne gezer. Geçmişte bir köşe yazarı, örneğin; İstanbul için “İstanbul, İstanbul olalı bu kadar zulüm görmedi, bu kadar aşağılanmadı, sokaklarına bu kadar tükürülmedi, bu kadar kirletilmedi” demişti. Bu gerçeği İstanbul için söylemişti. Oysa topraklarımızın tümü için bu söylem ne kadar da yakışıyor. İnsanımız adeta bunu ispatlamak için yarışıyor.

Toprağımız bereketli

Yurt dışındaki limanlarda biten kumanyamız için zaman zaman alışveriş yapıyoruz. Taze sebze meyve alıyoruz, bir elmanın tadı bile nasıl bu kadar farklı olabilir ki? Patatesler neden bu kadar lezzetsiz. Ama oluyor işte. Büyük şehirlerden biraz ayrılın, Ayşe Teyze’nin veya Ahmet Amca’nın küçücük bahçesinde bile Allah vergisi havasından suyundan meyvelerimiz sebzelerimiz bile daha leziz. Meyveler dalları kırıyor, sadece rüzgarın esintisi bile zeytini işlemsiz hurma yapıyor. İşte bu farklılık bu topraklarda oluyor.

Bu bölge için hastalıklı diyorsunuz, hastalıklı bir toplumun yaşadığı talihsiz topraklar deseniz daha doğru olmaz mı? Ege’nin tümü, yurdumun bütünü huzurlu değil artık. Bizden başka yaşayan bir sürü masum canlı var, onların da gazeteleri, yazarları olabilseydi kim bilir ne yazılar döktürürlerdi insan canlısı için. Yanıyor ormanlar, yandı evler deniyor, boşaltılıyor köyler. Oysa hiç düşünen, sayan yok nasıl acıyla ölüyor kaplumbağalar, kuşlar, böcekler.
Vahşi endüstrinin sesi
Ben aylar süren sefer yorgunluğumu alsın diye Kozbeyli Köyü’nde nacizane bir ev alarak bu topraklara henüz yerleştim. Ama sıkıntılıyım vazgeçsem mi diyorum, sakin geçen gecelere vahşi endüstrinin sesleri hakim oluyor, artık iyice duyuyorum. Arada sırada MKE lastik yakıyor oksijenimiz ölesiye kirleniyor gece karanlığında bile görüyorum.

Atalarımızın emaneti bu müstesna topraklar şimdi işgal altında. İşgal için başka ırkları, ülkeleri aramayın. Kanser de kendi vücudu tarafından üretilir. Eskiden utanmayı, özrü, sevgiyi, saygıyı bilirdik. Hırslarımız, beklentilerimiz planlarımız vardı. Kötü adamlar da yaşarlardı doğal olarak. Ama bu yüzyılda, maalesef bu yıllarda ve bu coğrafyada ölçümüz iyice kaçtı. Artık bacadan çıkan gazlar tüm ciğerlere eşit dolsa da uyuşmuş zihinler girdabı hepimizi içine çekiyor. İhtiraslar fiziğin, matematiğin, kimyanın önüne geçiyor. Uygar dünyada fosil yakıtlar terk ediliyor, ama benim ülkemde birileri için hala ikbal kapısı oluyor. Güneş bu topraklara her gün doğuyor, ama ben o aydınlığı pek göremiyorum. Üstelik düzeltsinler, yüceltsinler diye seçilen emanet irade sahipleri bile torunlarımızın geleceğinden bihaberler. Oysa bu topraklar bizim değil onların.

Çocukluğumdan beri okuduğum lider ve bağımsız Hürriyet Gazetesi’ndeki köşeniz/kontak noktanız, tüm çevre gönüllüleri için büyük kazançtır. Çalışmalarınızın engin devamlılığı için iyi dileklerimi lütfen kabul ediniz. Saygı ve sevgilerimle.
R. Cüneyd TAPAN

Temiz çevre için el ele

Hürriyet’te 1997 yılında ilk yaptığım çevre sayfasının manşetiydi, “Temiz bir çevre için el ele”. Şimdi bu başlık slogan oldu ve tüm Türkiye’ye yayıldı. “Bir ton geri kazanılmış kağıt/karton 17 ağacın kurtulması demek.” Siz şehrin çöplerinin şehrin rantı olduğunu biliyorsunuz değil mi?

Danıştay termik santrala hayır demişti

İZMİR Aliağa’da yapılmak istenen iki termik santralın kirlilik değerleri sınırda olan bölgede tamir edilemez yaşamsal tehlike yaratacağını anlatmıştım geçen hafta. Birçok telefon ve ileti aldım. Arayanlar arasında Özal Hükümeti döneminde kurulmak istenen termik santral kararına Danıştay’da hayır diyen, Danıştay eski üyesi de vardı. “Kemal Anadol’un açtığı davaların içtihat kararlarına bir bakın” diyordu ve uyarılarımızın devamını, istiyordu. Sözümüzü verdik, “Çevre yazıları yazmaya devam” dedik.
Yalnız benim anlayamadığım bir konu var.
Herhalde hukukçu olmadığımdan.
Cahil cesaretiyle soruyorum?
Danıştay’ın “Hayır” kararı, nasıl oluyor da bir süre sonra “Evet” olabiliyor.
Biri bana anlatabilir mi acaba?

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI