Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hadi Uluengin: Gazoz ve olimpiyat

Hadi ULUENGİN

ÇOCUKLUĞUMDA, ‘olimpiyat’ denince, seda çağrışımından dolayı aklıma tek bir şey gelirdi: Gazoz !

O sıralar henüz Amerikan markalı meşrubatların hayaline dahi yabancıydık ve bildiğimiz tek şey, bıçkın işportacıların yaz sinemalarında talaşlı buz kalıpları üzerinde sattığı ve içimi ferahlık veren gazozlardı.

Bunlar arasında en hoşuma gideni şişesinde ‘Olimpos’ yazanıydı ki, firmanın sahibi Rum asıllıydı ve küçücük imalathane Gedikpaşa civarındaydı.

Zahir içine koyulan esanstan olacak, bambaşka bir rayihası vardı.

Neyse, ilk hatırladığım 1960 Roma Olimpiyatlarıyla beraber kelimenin hangi kökene uzandığı konusunda yavaş yavaş bilgi sahibi olmaya başladım.

* * *

ASLINA bakarsanız, o kadar fazla yanılmamışım...

Tamam, buradaki ‘olimpiyat’ Teselya'daki mitolojik zirveden veya gazozun, yani bizim bildik Uludağ'ın da Homeros lisanında aynı adı taşımasından kaynaklanmıyor ve kadim Yunan'da ilk spor oyunlarının düzenlendiği Olimpia mıntıkasına uzanıyor ama, eh eninde sonunda işin içinde yine Yunaniyat var.

Sonra gerisini de getirdim. Amatör ruhun belirleyici olduğu müsabakaların 4. yüzyılda tarihe karşına dek her dört yılda bir tekrarlandığını; Fransız Coubertin'in geleneği 1896'da yeniden tesis ettiğini; o gün bugündür de, savaş dönemleri hariç, yaz ve kış olmak üzere oyunların kurumlaştığını öğrendim.

Zaten en sonuncusu da dün Sydney'de başladı...

* * *

EVET, ‘Milenyum Oyunları’ dün Avustralya kentinde ala ve valayla başladı ama modern olimpiyatlara ilişkin tartışmalar çok, çok öncesinden başlamıştı.

Çünkü, çağdaş müsabakaların Kadim Yunan'daki ‘sportif ruhu’ devam ettirdiğini söylemek için bin şahit ister !

Doğru, laf ola bir ‘amatörlük’ kağıt üzerinde hala zorunluluk oluşturuyor.

Ancak, bu ne menem bir ‘amatörlük’tür (!) ki, falanca ülke rekor madalya alabilmek için atletini daha çocuk yaştan zehirli ilaçlarla dopingler; filanca devlet şanına kan katmak için beyzbol takımını gizli temerküz kampına kapatır; fişmekan şehir iki sonraki oyunları düzenleyebilmek için İsviçre'deki komite kodamanlarını rüşvete boğar ve ‘sponsor firma’ (!), şampiyon halterci ekranda şu marka ayakkabıyla görünsün diye servet akıtır... Amatörlüğe kitakse !

Siyaseti de çabası... Koşuyu zenci kazanınca Hitler'in tribünü pür hiddet terketmesinden, diğer bir zencinin podyumda ‘kara zafer’ yumruğu sıkmasına; Filistinli teröristlerin İsrailli sporcuları hunharca katletmesinden, sayısız bayrağın 1980 Moskova'sını boykot etmesine, sözümona ‘politikadan arınmış’ (!) olması gereken olimpiyatlar hanidir politikanın tam göbeğinde yer alıyorlar.

Eminim, Tanrı Zeus, Eski Yunan'ın kendisi onuruna düzenlediği oyunların bu maskara halini görmüş olsaydı, Mora yarımadasındaki Olympia stadyumundan Teselya'daki Olimpos dağına kaçar ve dört yıl boyunca zirveden aşağı inmezdi.

* * *

FAKAT n'apalım, hayat böyle...

Onaylasak da onaylamasak da, pek çok şey başlangıç ruhuyla zerre kadar ilişkisi kalmayan, hatta açık açık çelişen evrimler yaşıyor.

Maneviyatçı olimpiyatlar maddiyatçı oyunlara dönüşüyor ve de hiç kimse kendisini kandırmasın, biz buna alışıyoruz. Hatta böylesini istiyoruz...

Nitekim, şimdi televizyon karşısında, şu kadar bin kilometre öteden anında gelen imajları nefesimiz kesilerek izleyeceğiz ve şampiyonları alkışlayacağız.

Ekrana bakarken de Gedikpaşa'daki küçük imalathanenin ‘Olimpos’ gazozunu değil Sydney'deki sponsorluğunu göreceğimiz dev firmanın meşrubatını içeceğiz.

N'apalım, hayatlar, olimpiyatlar ve gazozlar değişiyor.

X