Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Gurbetçiler (I)

<B>İŞTE ‘gurbetçi’</B> akını başladı. <B>‘Gurbetçi’</B>yle Avrupa'da yaşayan üç milyon Türkiye insanını, yani hafiften amiyane tabirle <B>‘Alamancı’</B>ları kastediyorum.

Her şeyden önce, hoş geldiler, sefalar getirdiler. Hele hele, meteliğe kurşun attığımız şu kriz günlerinde bilhassa sefalar getirdiler.

Ancak, ben 21. yüzyılın bu ilk ters göç rotasından hiç memnun değilim.

Çünkü, Balkan'daki arbede az buçuk nihayet bulduğundan Yugoslavya tekrar geçilebilir oldu. Otomobilli karayolu güzergahına rağbet yeniden artıyor.

Oysa ben onların uçağa biniyor olmasını tercih ederdim. Bin defa ederdim.

Nedenini açıklamadan önce burada kendim hakkında bir şey vurgulayayım.

Kulunuz hem ‘göçmen’ teorilerini kitabiyattan hatmetmiştir, hem de Opel fabrikasının ‘heim’ koğuşunda yatmaktan Basel rıhtımının kimya dokunda hamallık yapmaya; Brüksel sokağının taksi koltuğunda direksiyon sallamaktan Kopenhag gettosunun zar masasında barbut atmaya, Avrupa ekmeğini aslanın ağzından otuz yıllık bir pratikle kapmıştır. Dolayısıyla, soruna ‘uzman’ ölçeğinde vakıf olduğu iddiasındadır ve o şişirmeden ‘gurbetçi edebiyatı’nı hiç yutmaz.

Neyse, sadede geleyim.

* * *

EVET, ‘gurbetçi’ler için Türkiye'ye otomobille geliş imkanının tekrardan doğmasına üzülüyorum, çünkü son on yılda yaşanan iki büyük olay ‘Alamancı’lar açısından olumlu gelişmelere yol açtı. Açık söyleyeyim, onları biraz ‘yonttu’

Bunlardan birincisini de Yugoslavya'daki iç savaş oluşturdu.

Ne zaman ki Balkan arbedesinden ötürü ‘sıla yolu’ kapandı ve uçak zorunlu hale geldi, bizimkilerde de sosyolojik dönüşümün ilk refleksleri görüldü.

Önce, hurdacıdan alınma ve hangi otoyolda rastlarsanız rastlayın, o korkunç zevksiz renkleri ve o korkunç kağnı denkleriyle en az üç kilometre öteden bire yüz ‘Türk’ diye bahse girebileceğiniz o minübüs rezilliği bitti.

Dolayısıyla, bu minübüs tam sürat giderken içinde tüpgazla demlenen çay ve Bavyera parkinginde çöp kutusu yerine çimene atılan karpuz kabukları da bitti.

Fakat en önemlisi, E-5 parkuruna paralel tüm TC konsolosluklarının trafik kazalarından dolayı durmaksızın ifa ettiği cenaze levazımatçılığı bitti!

İnsanlarımız normal oto edinmeye, uçağa binmeye, yani yaşamaya başladılar.

* * *

EH, havaalanına gidiyorsunuz ve işte üç saat sonra Türkiye'desiniz.

Hayır hayır, geçen yaz kasaba pazarında zarzor bulduğunuz basma şalvarı ve yine geçen yaz orada araya araya bir hal olduğunuz kasketi giyemezsiniz!

Tamam, yirmi küsur yıldır yaşadığınız Stokholm'ün Stenska mahallesinde tabii ki giyebilirsiniz. Kaldırıma pijamayla bağdaş kurup yere okkalı balgam tükürdüğünüzde size bakan İsveçliye de ‘pis ırkçı’ diye laf atabilirsiniz.

Ama ‘sıla’ya uçarken bunları giymek olmaz! Pasaport polisini veya hostesi umursadığınızdan değil. Elin gavuru benim kılık kıyafetime ne karışabilir?

Türkiye'ye giderken, Avrupa'da kuşandığınız şalvarı, kasketi, donu, uçkuru giyemezsiniz, zira sizi karşılayacak akraba ve hemşehrilerinizden utanırsınız.

Onlar sizi bu hal ve oluş tarzında görürlerse burun kıvıracaklardır.

Hediyelerinize rağmen ‘köylüm, hiç adam olamıyorsun yahu’ diyeceklerdir.

Gerçekten köyde oturuyor ve sizin ‘gurbetçiliğinizi’ kıskanıyor olsalar bile, siz değil onlar sizi ‘köylü’ addedecektir. Halinizle alay edeceklerdir.

Çünkü, siz Avrupa'nın en göbeğinde ‘beni değiştiremezler’ diye tepinirken, başta köyünüz, bıraktığınız Türkiye çoktan değişmiş ve sizi yaya bırakmıştır.

Dolayısıyla, haydin şimdi ‘Kaufhof’a gidek, oğlan zaten çanak antenden baktığı Türk TV'lerindeki gibi giyinmek istiyor, uçağa binmeden önce ailece kıyafet düzelim de biz ‘Alamancı’lar Türkiye‘de ‘köylü' kalmayalım...

Pazartesi günü ‘gurbetçi' konusunun diğer bir boyutunu işleyeceğim.
X