GeriGündem 'Yine mi çiçek' bana yazıldı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

'Yine mi çiçek' bana yazıldı

'Yine mi çiçek' bana yazıldı
refid:25024532-spot ilişkili resim dosyası

Zaman ve uzaklığın asit gibi aşındırdığı taşlara benzermiş anılar. O yüzden günleri değil anları anımsarız. Hayatımızda iz bırakmış olan o anları... Arif Keskiner’in son kitabı “Binbir Renk Binbir Çiçek - Yaşar Kemal’li Anılar”ı okuyup onunla söyleşiye giderken, bir insanın bunca yıllık bunca hatırayı nasıl dün yaşanmış gibi aktardığına akıl erdirmeye çalışıyordum. Dile kolay bu, dördüncü anı kitabı Keskiner’in... Komünist Arif ya da nam-ı diğer Çiçek Arif’in tüm yaşamı Çukurova’dan İstanbul’a gelen bir erkek külkedisinin hikayesini andırıyor. Konuştukça anlıyorum ki onun camdan ayakkabısı ise biriktirdiği dostluklar olmuş. Arif’i tarifsiz zamanlardan tanıyan Yaşar Kemal, Yılmaz Güney, Sezen Aksu, Abidin Dino ve daha niceleri ile paylaştığı, insanın kafasına balyoz gibi vuran anıları beni de şaşkına çevirdi doğrusunu isterseniz. Buyrun bir yaşam ustasının hatıralar sofrasına...

* Arif Keskiner, Komünist Arif, Çiçek Arif, Yazar Arif... Bilemedim, hangi Arif’in “tarifini” önce alsak.

- Yolun başından başlayalım o halde. Osmaniye’de doğdum. Bir oda ve bir mutfaktan ibaret evimizde babaannem, babam, annem, ben, benim küçüğüm Apo ve yeni doğmuş kız kardeşimle birlikte 7 kişi yaşıyorduk. Sonra aramıza kuzenim Nafiz ve son kardeşim Münir de katıldı.

* Oda değil köşk mübarek...

- (Gülüyor) Nerdeee? Sobamız bile yoktu. Yer yataklarında ben babaannemle, kardeşlerim de annem ve babamla birlikte yatarlardı. Babaannemin bana özel bir tutkusu vardı. Bütün gününü annemle kavga ederek geçirirdi, akşamları da tam bir kaynana gibi annemi babama şikayet ederdi.

* Zordu Valide Hanım’ın işi desenize...


- Benden de az çekmedi doğrusu. Hele bir keresinde abim namaz kılan annemi gösterip kulağıma “Annesiz kalmak ister misin?” diye fısıldadı. Ben “Yoo hayır” diye cevap verince de “O halde dikkat et annen şimdi uçacak” dedi.

* Anne uçmaz, evlat uçurur...

- Annem her namaza durduğunda eteklerine yapışıp “Ne olur gitme, uçma” diye ağlıyordum. Tabii zaman geçtikçe anladım ki sürekli kıldığı namaz ve çektiği tespih ne annemi uçuruyordu ne de fukaralığımıza derman oluyordu.

KAZAĞIM ŞEKİLSİZ DİYE MÜDÜRDEN TOKAT YEDİM

* Evden çıkalım da okula gelelim...


- Okul yıllarımı anlatırsam muhabbet bitmez, gel en iyisi sana hayatımda iz bırakan bir anımı anlatayım. Ortaokula başlayalı henüz bir ay olmuştu. 29 Ekim, okulda kutlayacağım ilk bayramımdı. Çok heyecanlıydım tabii ki, annemin bana ördüğü kazağımı giyip Cumhuriyet Meydanı’na gitmeden önce toplandığımız avluda yerimi aldım.

* Boy sırasına da girmişsinizdir...

- Girdik girmesine de, müdür teftişe gelip bütün öğrencileri gözden geçirirken olanlar oldu. İçlerinde benim de olduğum 5 çocuğu öne çıkardı. Üstümüze başımıza şöyle bir bakıp “Utanmıyor musunuz bu kıyafetle bayrama katılmaya? Defolun gidin!” diye bağırdı, ardından da bize birer tokat attı.

* Dinlerken bile kanım dondu...


- O zamanlar kıyafetsizlikten kovulmayı fukaralık ve zenginlik arasında basit bir mesele olarak algılayıp fazla üzerinde durmadım.

* Peki ya sonra?

- Herkes özünde çıplak doğuyordu. Ama doğar doğmaz üzerimize yapışan sınıfsal ayrım bir nevi alın yazımızı belirliyordu. İşte belki de “Komünist Arif”in tohumları kazağı şekilsiz diye Cumhuriyet Bayramı töreninden kovulduğu gün atılmıştı.

* Çocukluk travması sonucu mu komünist oldunuz?


- Komünistliği biz insan sevgisi olarak gördük ilk başta. Marx’ı falan bilmezdik önceleri. Zamanla kendime göre bir yol seçtim.

* İstikamet nereyeydi peki?

- Herkese okuma özgürlüğü, hakça kazanç, hakça bölüşüm, insan hakları, saygı ve toplumsal mutluluk yolundaydım. Tüm bunlar beni yıllar sonra Türkiye İşçi Partisi’nin gençlik kolları kurucu üyeliğine götürdü.

YAŞAR KEMAL BİZİM KAN DAVASINI BİRE BİR YAŞADI

* Bir yanda İşçi Partisi, bir tarafta Yaşar Kemal... Tanışıyor muydunuz ustayla o gençlik günlerinizde?


- Yok canım. Ama Yaşar Kemal her gün tele bağlı salla nehri geçer, bizim köyün ilkokuluna gelirmiş okumak için. Bizim oraya 3 km uzaklıktaki Hürüuşağı ve Sakarcalık köylerinden, karşı kıyıdaki Yaşar Kemal’in köyü Hemite’ye gidebilmek için tüm araçlar ve insanlar Ceyhan Nehri üzerinden tele bağlı bir salla geçerdi.

* Sizden evvel amcanızla dostluğu olduğunu öğrendik kitabınızdan...


- (Gülüyor) Yaşar Kemal bizim çiftliği, köyü ve Memet Amcam’ı iyi bilirdi. Hatta diğer amcam Hakkı’nın öldürülmesiyle başlayan kan davamızı bire bir yaşamıştı çocukluğunda. Yıllar sonra bana “Bilir misin Arif, ben severdim Memet Ağa’yı; yiğit adamdı. Bir gün sizin ailenin ve Memet Ağa’nın romanını yazmak istiyorum ama ‘Acaba ailen ne der?’ diye de düşünüyorum” dedi.

* Kitap için aile heyeti toplandı tabii...

- “Aman be Yaşar Abi, düşündüğün şeye bak, bizim aileden hiç sorun çıkmaz” dedim. “Niye?” diye sordu. “Niye olacak” dedim, “Ailede okuyan zaten iki kişi var. Ben ve biraz da Apo. Bizden de sana izin, istediğin gibi yaz, nasıl olsa onların haberi olmaz.”

* Yazdı mı ailenizin öyküsünü Yaşar Kemal?

- “O halde başlıyorum” dedi ve Demirciler Çarşısı Cinayeti adlı o şaheseri kaleme aldı. Tabii birçok başka olaylar ve kahramanlar kattı hikayeye ama romanın başkahramanı Derviş Bey, Memet Amcam’ın ta kendisiydi.

* Kaderin cilvesine bakın ki şimdi de büyük ustanın anılarını yazmak size kaldı. Karşınızdaki isim Yaşar Kemal, fazla cüretkar değil misiniz?

- Hiç de kolay alınmış bir karar değildi bahsettiğin. “Binbir Renk Binbir Çiçek” daha önceki kitaplarım gibi anılarımdan oluşacaktı. Yaşar Kemal’le olan anılarımdan başlamak istedim ve ilk 20 sayfayı yazdıktan sonra gidip hepsini kendisine okudum.

* Beğendi mi bari?

- “Tamam olmuş işte. Böyle devam et. Yalnız şurada yazdığın ‘anası’ sözcüğü yerine anamın adını yaz. O çok önemli bir kadındır. Unutma, Nigar Hatun” dedi. Ben de yazmaya devam ettim, 60 yıla yakın dostluğumuzun meyveleri olan anılarımızı yazıya dökünce başlı başına bir kitap çıktı karşıma.

* Eee ne güzel işte...

- Güzel ama “Koskoca Yaşar Kemal Usta’nın anılarını yazmak Nalbant Hasan’ın oğluna mı düştü” demezler mi insana? Ayrıca eğer bu kitabı yazacaksam, Yaşar Abi’nin iznini almam gerekiyordu.

* Nasıl izin aldı Nalbant Hasan’ın oğlu peki?

- Bir gün çalışırken Yaşar Abi aradı, sesi çok keyifliydi. “Nerelerdesin ulan? Aradığın sorduğun yok” dedi. Malum, kitap yazdığımdan haberi vardı. “Yazıyor musun?” diye sorduğunda, “Yazıyorum yazmasına da...” gibi kem küm ederek cevaplar verince bir sorun olduğunu anladı.

* Haydi söyleyin artık, inanın ben bile şiştim!

- (Gülüyor) “Abi bu kalem aldı başını gidiyor, tutamıyorum, aklına ne gelirse yazıyor, şaşırdım kaldım” dedim ve sonunda çekinerek benim de kısmen içinde olduğum Yaşar Kemal’in yaşam yolculuğunu ve yol arkadaşlarını yazmak istediğimi söyledim.

* Çok şükür...


- “Sen yazmak istiyorsun, kalem yazmak istiyor. Peki bana ne?” deyince ondan izin istediğimi söyledim. Yaşar Abi’den “Madem kalem de almış başını gidiyor, dizginlerini çekme, varsın istediği gibi yazsın. Anlat gitsin anımsadıklarını” cevabını alınca da bu kitap çıktı ortaya.

* İlk kitabınız “Çiçek Gibi”yi okuduğunda ne tepki vermişti usta?

- Nebil Özgentürk ve Zülfü Livaneli’ye “Öyle güzel bir anlatımı var ki bizim oğlanın, bayıldım” demiş. Çiçek Bar’da dostları ile sohbet ederken yanına koştum; “Ulan Hasan Emmi’nin oğlu, aferin sana hemi de pravo” dedi. Yaşar Kemal bir şeyi sevdiği zaman tıpkı “Teneke” romanındaki Murteza
Ağa gibi konuşurdu.

İLK KARŞILAŞMAMIZDA YAŞAR USTA BASTI KÜFÜRÜ

* Yaşar Kemal’le 60 yıl süren “yol arkadaşlığınız” nasıl başlamıştı?

- Ergin Günçe diye şair bir arkadaşımla “İnce Memed”i konuşurken benim de Osmaniyeli olduğumu hatırladı ve “Yaşar Kemal’le hemşeri sayılırsın. Tanışıyor musunuz?” diye sordu. “Hayır” dedim tabii ki. Meğer Ergin tanıyormuş Yaşar Usta’yı, Cumhuriyet’e gidip beni tanıştırmayı teklif edince de hemen kalktık gittik gazeteye.

* Koşarak mı?

- Yurt Haberler Servisi’nin kapısından girer girmez sanki bir gözü sakat, dev gibi bir adam Ergin’in boynuna sarıldı. “Kim bu delikanlı?” diye sordu. Ergin, hemşerisi olduğumu söyleyince bana dönüp “Hoşgeldin hemşerim, kimlerdensin?” dedi.

* Memet Amca’dan bahsetseydiniz...


- Dur da dinle. Yaşar Kemal, “Hösem Ağalar’danım” dediğimi duyunca “Sülaleni s...” diye bastı küfürü. Kıpkırmızı oldum tabii, dilim tutuldu. Halimi görünce daha sevecen bir sesle “Kimin oğlusun?” dedi bana.

* Eyvah!

- “Nalbant Hasan’ın” dedim. Bu sefer gülerek “O zaman baban hariç sülaleni. Hasan Emmi’yi çok severim” demez mi... Saatlerce oturup sohbet ettik, o gün beni Yaşar Abi’nin yanına götüren ve Nazım’la beni tanıştıran arkadaşım Ergin’e ne kadar teşekkür etsem azdır.

* Sizin arkadaşın çevresi de pek genişmiş, Nazım Hikmet’le de tanıştınız demek.

- (Gülüyor) Tanıştıran derken, Nazım’ın şiirleriyle tanıştıran demek istemiştim. Nazım’la tanışamadım ancak eşi Vera’yla tanışma fırsatım oldu. 77 yılında Moskova’dayken kendisini ziyaret ettim.

* Evine mi gittiniz?


- Aynen, kapıyı açtığında Nazım’ın şiirlerinden tanıdığımız o kadın çıktı karşımıza. Evin duvarlarında eğri büğrü Nazım’la beraber fotoğrafları, Leger’den Picasso’dan tablolar asılıydı. Onun ağzından Nazım anılarını dinlerken hipnotize olmuştuk.

* Biraz da siz bizi hipnotize etseniz...

- En etkilendiğim şeylerden biri Vera’nın “Biliyor musunuz? O hâlâ bu evde. Ölmedi. Birlikte yaşıyoruz, ben öldüğünü sanıyordum, yanılmışım” demesi olmuştu. Meğer tabloların arkasını silerken, toz alırken, koltuk aralarından bir kağıt parçası düşermiş zaman zaman yere. 3-5 satır Nazım’ın ona yazdığı şiirlermiş bu kağıt parçaları. “Ben ölmedim, beni unutma demek istiyor sanki” diyerek bitirmişti cümlesini Vera.

* Gözleriniz doldu...

- Bir keresinde de Nazım Vera’yı ilk kez Paris’e götürdüğünde Abidinler (Dino) tarafından güzelce ağırlanmışlar. İlk gece yatağa girdiklerinde Nazım, Vera’nın uyuduğunu sandığı bir anda Abidin’i aramış; “Abidinciğim Vera uyanır diye konuşamıyorum. Ama sen konuş ben dinleyeyim. Türkçe’ye o kadar hasret kaldım ki” demiş. Bunun üzerine Nazım hiç konuşmadan sabaha kadar Abidin’in sesini dinlemiş.

BELGESEL ÇEKİP İFLAS ETTİM, YAZIHANEMİ BARA ÇEVİRDİM

* Efsane isimlere daldık gittik... Bu arada siz neler yapıyordunuz o günlerde?

- (Gülüyor) Ben hayatım boyunca garsonluktan katipliğe kadar pek çok işle uğraştım. Askerden döndükten sonra 8 ay Yılmaz’la çalıştım. Yayınevi müdürlüğü yaptım. Fotospor’da spor muhabiri olarak gazeteciliğe başladım, ardından 6 ay İsveç’te bir yandan bulaşıkçılık yaptım, öte yandan muhabirliğe devam ettim.

* Parayı ne zaman buldunuz?

- Saklambaç gazetesinde fotoroman çekmeye başlamıştım, onun hemen akabinde sinemacılığa bulaştım. “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Kapıcılar Kralı”, “Maden”, “Otobüs”, “Piano Piano Bacaksız”, “Yılanı Öldürseler”, “Köşeyi Dönen Adam” gibi dönemin önemli filmlerinin yapımcılığına imza attım.

* Tuzunuz o zamanlar kurumuştur artık.


- İyi paralar kazandım ama “Anadolu Uygarlıkları” adında çok masraflı bir belgesel çektikten sonra iflas ettim. Ne yapsam, ne etsem derken yazıhanemi bara çevirdim ve Çiçek Bar adıyla 26 yıl orayı işlettim.

TECAVÜZCÜ COŞKUN OLMASA BUGÜN ÇİÇEK BAR OLMAZDI

* Masrafsız olmuştur yazıhaneyi bara çevirmek...


- Masrafsız iş olur mu hiç? Hiç kimse borç vermedi ama Tecavüzcü Coşkun var ya, ondan 40 bin mark borç aldım. O desteğinin hatrına 26 sene bizim mekana Coşkun, ne zaman gelse konuğumuz olurdu. Yani Tecavüzcü Coşkun olmasaydı bugün Çiçek Bar olmazdı. Yaşar Kemal’den bile para istemiştim.

* Vermedi mi manevi babanız?

- O zaman parası yoktu ama romanı Hürriyet’te tefrika edilince bir kese kağıdı dolusu para getirmişti, ama geç kalmıştı, artık Çiçek Bar çoktan açılmıştı.

BAR AÇILMADAN ÖNVE BENİ LAKABIM 'ÇİÇEK'Tİ

* Çiçek Bar’dan dolayı mı size Çiçek Arif diyorlar?

- Daha bar açılmadan lakabım “Çiçek”ti çünkü biri bana “Nasılsın?” diye sorduğunda, eğer iyiysem “Çiçek” diye cevap veririm.

* Neden kapandı Çiçek Bar?

- Belki de biz zamana ayak uyduramadık. Ama bir başka etken de benim kitap yazmaya daha fazla vakit ayırmak istememdi.

BATAKLIĞI GEÇERKEN DOĞRULARIMDAN SAPMADIM

* 26 yıl İstanbul gece hayatına yön veren Çiçek Bar’ın sahibi tonlarca viski, rakı, konyak götürmüştür. Çok yoldan çıktınız mı?

- Bataklığı geçerken doğrularından sapmamış, yanlışa saplanmamış bir felsefe çizdim.

* Komünist Arif de mi hiç yasa dışı işlere karışmadı?


- Bir keresinde İsveç’e giderken Almanya sınırında, bindiğim otobüsün içindeki bir portakal sandığında baz morfin buldular. Ben sandığın yakınındayım diye polis beni otobüsten indirip sorgulamaya başladı. Hapse gireceğim diye o kadar korktum ki hayatımda illegal bir iş yapmamak için o an kendime yemin ettim.

YILMAZ İLK KİTABINI BİZİM GÖNDERDİĞİMİZ DAKTİLO İLE YAZDI

* Hayatınızda bir de “Yılmaz Güney gerçeği” var...

- Eskiden Baylan vardı. Biz oraya Baylan Üniversitesi derdik. Dönemin tüm sanatçıları, edebiyatçıları falan orada buluşurdu. Demirtaş Ceyhun, kardeşi Turan, Yılmaz Güney ve ben de o “üniversitenin” 4 Adanalı öğrencisiydik.

* Tanıştığınızda Çirkin Kral henüz “tahtında” değildi yani...

- Hayır değildi, Adana’dan İstanbul’a gelirken tek amacı sinemacı olmaktı. Sinema Yılmaz’ın en büyük aşkıydı. Buraya gelir gelmez önce Atıf Yılmaz’a, sonra Orhan Kemal’e ve Yaşar Kemal’e ulaşıp hepsine sinemaya olan tutkusundan bahsedip, senaryoların yazımında yardım ederek kendine beyazperdenin yolunu açmış zamanında.

* Oyunculuk yok mu daha?

- Ses getiren bir rolü olmamıştı henüz. Bir yandan da sürekli yazıyordu. 13 dergisinde basılan “Üç Bilinmeyenli Denklem” öyküsü yüzünden tutuklama kararı çıktı ve ilk kez o zaman hapse girdi.

* Hapisteyken görüşebildiniz mi?

- Paşakapısı’ndayken yanına gidip geliyor, ihtiyaçlarını götürüyorduk. Derken Yılmaz’ı Nevşehir hapishanesine gönderdiler. Oradayken de sürekli mektuplaşıyorduk, çalıştığım yerin patronlarıyla aramızda para toplayıp her ay 250-300 lira Yılmaz’a gönderirdik. Yılmaz mektuplarından birinde daktilo istediğini yazınca bizim Suavi’ye koştum.

* Alıp gönderseydiniz hemen...

- Yahu hiç unutmuyorum, Bankalar Caddesi’nde bir daktilonun fiyatı 900 liraydı. Büyük para... Ne yaptık ettik, daktiloyu alıp gönderdik. İlk kitabını Nevşehir hapishanesinde o daktiloyla yazdı.

“UMUT” SANSÜRDEN GEÇTİ AMA SALON BULAMIYORDU

* Ne kadar yatmıştı?


- Nevşehir’de 1.5 yıllık mahkumiyetin ardından Konya’da 6 ay sürgüne gitti. Bu zor günlerden sonra Beyoğlu’nda arkadaşımız Nuri’nin evinde buluştuk. “Canım” diyerek yanındaki kısa boylu bir kadınla tanıştırdı. Kızının annesi Can onu Konya’da hiç yalnız bırakmamış, pavyonlarda çalışıp Yılmaz’a bakmıştı.

* Nasıl hasret giderdiniz bari?

- Nasıl olacak, yer sofrasında rakıların gözüne vura vura tabii ki. Yılmaz hem kitabını bastırmak hem de biriktirdiği hikayeleri film yapmak istiyordu. Bizler onun yönetmen olması taraftarıydık fakat o “Ben kararımı verdim arkadaşlar. Artist olacağım. Bunun için bana 5 takım elbise lazım. Sizden tek ricam, bir terzi bulun, kefil olun, elbiseleri diktirelim, gerisini bana bırakın” deyince şaşırdık kaldık.

* Niye o kadar şaşırdınız ki?

- Yahu dönem yakışıklı jönlerin dönemiydi. Yılmaz’ın o fiziğiyle başrol oynaması pek mümkünmüş gibi görünmüyordu. Ama o kararını vermişti bir kere. Tam o sırada Ferit Ceylan’ın bir film çekmek için uğraştığı haberi geldi. Yılmaz hem senaryoya yardım etti hem de Ferit’i yönlendirdi ve sonunda “İkisi de Cesurdu” filminde Samim Meriç’le başrolü paylaştı.

* İyi iş yaptı mı bari film?

- Yaptı tabii, güzel de filmdi. Böylece Yılmaz yeniden oyuncu olarak sinemaya girmiş oldu.

* İleride sizlerin istediği gibi yönetmen de oldu tabii...

- Ciddi anlamda ilk çektiği film “Seyit Han”dı. Onun hemen ardından “Umut” geldi. O film aydınlar tarafından çok beğenildi fakat sinemalarda gösterilmesi konusunda zorluklar yaşanıyordu.

* Sansürden dolayı mı?

- Hayır film devlet sansüründen zor da olsa çıkmıştı. Salon bulunamıyordu. Bunlarla uğraşırken bir gün Yılmaz benimle önemli bir şey konuşmak istediğini söyledi ve buluştuk. “Keko, benim için çok mühim bir sorun var” diye başladı muhabbete.

“UMUT”U GÜMRÜKTEN GEÇİRMESİ İÇİN HAMALA PARA VERDİM

* Arif Bey yine başladınız beni germeye...

- (Gülüyor) “Bizim film Cannes’a seçildi” dedi Yılmaz. “Aman ne güzel, onun şerefine içelim” diye fırladım yerimden, tokuşturduk kadehleri. Fakat hâlâ düşünceliydi, sonunda “Ama bir türlü filmi yurtdışına çıkaramıyoruz. Her tarafa başvurduk. Devletin hiçbir bakanlığından olumlu yanıt alamadık. Herkes ‘bizi ilgilendirmiyor’ diyor” deyince sorunun ne olduğunu anladım.

* “Umut”un durumu pek umutlu görünmüyor...

- O günlerde Günaydın ve Saklambaç gazeteleri için Cannes Film Festivali’ne gitmeyi planlıyordum. Yılmaz da “O zaman sana masraflar için para çıkaralım, götürebilirsen filmi sen götür, ama gazeteyi karıştırma” dedi.

* Gazeteyi bilmem ama ortalık karışabilir.

- Vizem alınır alınmaz Yılmaz’ın yanına gittim. “Yaşa be Keko” dedi. Filmleri valizime koyup götürecektim, gümrükten geçerse ne ala, geçmezse bırakacaktım hepsini.

* Soğuk terler döküldü mü havaalanında?


- Valizleri ilk gelen hamala verdim. Eline de 500 lira tutuşturdum, “Bu valizler gümrükten geçip uçağa giderse 1000 lira daha senin” deyip bekleme salonuna gittim.

İDDİALI TUTUMU YILMAZ’I KUMAR TUTKUNU YAPTI

* Heyecan dorukta...


- Salonda beklerken hamal yanıma sokuldu, uçağa taşınan bavulları işaret edip “Abi bak senin valizler en üstte” deyince derin bir oh çektim. Uçağa doğru yürümeye başladım ki ne göreyim?

* Eyvah eyvah.

- Korkacak bir şey yok. Yolcu salonunun sol tarafındaki terastan kardeşim Apo, yanında Yılmaz ve bütün film ekibi bana el sallıyorlardı.

* Sonunda rahat bir nefes aldınız.

- Yaa işte Yılmaz’ın “Umut” filmini Cannes Film Festivali’ne gitsin diye çantada elbiselerimin içinde yurtdışına böyle kaçırdım (gülüyor).

* Zor bir adam mıydı Yılmaz Güney?

- Enteresan bir adamdı. Her konuda iddialıydı. Onun bu iddialı tutumu kendisini kumara tutkun yapmıştı. Büyük kabadayılara özendiği ve onlarla dostluklar kurduğu için o adamların kulüplerinde sürekli kumar oynuyordu. O tip kulüplerin baş davetlisi haline gelmesi ve kumar tutkusu aramızı açan en büyük etken olmuştu. Hatta Yaşar Kemal’in ölen eşi Thilda Abla da Yılmaz’ı çok severdi ama kumar oynadığını duyduğu gün onu evden kovmuştu.

SEZEN SERTAB'I GÖRDÜ 'AY NE RÜKÜŞ KIZ' DEDİ

* Sezen deyince gözünüzün içi gülüyor...

- Özel insandır Sezen. Bak aklıma ne geldi... Yıl 1987... Memduh Paşa Yalısı’nda Sezen’in doğum günü davetine gitmiştik. Sahnede Aşkın Arsunan orkestrası. Ekipte de yok yok... Vurmalı ve nefesli sazlarda Fatih Erkoç, basta Levent Yüksel ve Aykut Gürel. Solist kimdi biliyor musun?

* Yok nereden bileyim?

- Sertab (Erener). Geceyi organize eden arkadaşımız Vehbi’nin asıl amacı Sezen’e Sertab’ı dinletmekti ama Sezen, Sertab’ı görür görmez “Ay ne rüküş kız böyle” deyince Vehbi ne yapacağını şaşırdı.

* Sezen öyle bir laf edecek kadın değildir halbuki...


- Sertab hakikaten bir solist gibi giyinmemişti. Ama zaten Sezen de kötü niyetli değildi, hemen arabadan kıyafetlerini getirtti “Şunu doğru dürüst giydirin de öyle dinleyelim” dedi.

* Ve Sertab’ın kaderi değişti...

- Yok öyle hemen değişmedi. Sezen Sertab’ın sesini çok beğendi ve vokalisti olması için karar verdi ama Sertab işi “Ben solistim. Bundan sonra vokalist olmam” demeye getiriyordu.

* Kadının elbiselerini de geri verseydi bari...


- (Gülüyor) Aradan kısa bir süre geçti, Sezen tam Zeki ve Metin’le Elma Kabare’ye başlamıştı ki ona vokal yapan Harun Kolçak rahatsızlandı. Tiz sesli, bas gitar çalan birinin arayışına girdiler ve Levent Yüksel’de karar kıldılar.

* Kader yine ağlarını örüyor.


- Levent her gece Sezen’e vokal yapıp, bas çalarken, yeni yeni birlikte olmaya başladığı Sertab da onu kuliste beklerdi. Sonunda daha fazla dayanamadı ve Sertab da Sezen’in vokalisti oldu.

HER YIL DENİZE FULYA'NIN BABASI İÇİN VİSKİ ATARIZ

* Çok dostlar yitirmişsinizdir bunca yılda... İçlerinden en çok özlemle andığınız hangisi?

- Kaybettiklerimizin sayısı çok ama Kamuran Aksu’nun acısı hâlâ ateş gibi yakar içimi. O gece İzmir’den dönecekti; akşam eşimle onlara yemeğe davetliydik ama hava o kadar kötüydü ki gidemedik...

* Hangi tarihten söz ediyoruz?


- 30 Ocak 1975 gecesi... Neyse Sema yattı, ben biraz televizyon izleyeyim dedim... Gece yarısı haberlerini Can Akbel sunuyor. Yüzü beş karış; “İzmir’den İstanbul’a gelen uçak Yeşilköy’e inerken kayboldu” demez mi... O an uyandım, Kamuran’ın uçağı bu... Telefona sarıldım, sağı solu arıyorum... Tek tesellim uçağı kaçırmış olması...

* Uçağı kaçırmak gibi bir adeti var mıydı rahmetlinin..

.
- Kafayı çektiği zaman kaçırdığı çok olmuştu. O gün de, Çetin adlı bir dostumuzla iyice içmişler. Kamuran “Uçağı kaçıracağım” deyince Çetin de “Ben seni arabamla yetiştiririm” demiş. Nereden bilsin eceline yetiştirdiğini...

* Neden kaybolmuş uçak...


- Tam piste inerken elektrikler kesilmiş, pilot yeniden kalkmayı denemiş ama Avcılar açıklarında denize çakılmışlar. Hâlâ oradadır o uçak...

* Sizi çok etkilemiş olmalı...

- İçimiz öyle bir yandı ki anlatılmaz. Her 30 Ocak günü bütün dostlar toplanıp Avcılar’da buluşur olduk. Herkesin elinde birer şişe viski ve fulyalar... Çoğunu içip, viski şişesini fulyalarla birlikte denize atarız Kamuran için...

* Neden fulya?

- Fulya’yı çok severdi Kamuran... Onun için kızının adını da Fulya koymuştu... Fatih Terim’in eşi Fulya var ya, işte ondan söz ediyorum. O zamanlar daha 13-14 yaşındaydı...

O ŞARKIYI BENİM İÇİN YAZDILAR

* İkinci kitabınızın ismi “Yine mi Çiçek”... Sezen’in şarkısından mı alıntı?

- Alıntı falan değil. Bir gün Bodrum’da Orhan’ın barında muhabbet ederken söz döndü dolaştı Sezen’e geldi. Yanımdakiler benim onun dostu olduğumu biliyorlardı anladığım kadarıyla. Onunla çok tanışmak isteyen bir mimar ve karısına aracı olabileceğimi söyledim. Cebinden aradım Sezen’i, kapalı. Meral’i (Okay) aradım o da cevap vermiyor.

* Yattı yani iş?

- “Yarın sizi görüştürürüm” deyip vedalaştım. Ertesi gün Meral cebimden aradı. Bütün gece onu ve Sezen’i aradığımı söyledim. “Sabaha kadar çalıştık, seninle ilgili yeni bir şarkı yaptık, çok güzel çok güzel” dedi.

* Söyleseydi bir iki kuble...

- (Gülüyor) “Hani sen her zaman keyiflenince ‘Yine mi güzeliz, yine mi Çiçek’ dersin ya, işte oradan yola çıkarak sana bir şarkı yaptık” dedi ve başladı okumaya zaten.

* Ee beğendiniz mi şarkıyı?

- Şoke olmuştum. “Ulan siz delinin tekisiniz, Allahsızlar” dedim Meral’e ne diyeyim? Böylece Sezen ve Meral yazdıkları o şarkıyla kitabın da isim anneleri oldular.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle