GeriGündem TÜSİAD, 'daha ileri demokrasi' istedi
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    21
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

TÜSİAD, 'daha ileri demokrasi' istedi

TÜSİAD, 'daha ileri demokrasi' istedi
refid:5803770 ilişkili resim dosyası

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı, Türkiye'de daha ile bir demokrasi istediklerini söyledi. TÜSİAD'ın güncellediği “Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri” başlıklı raporda demokratik bir anayasaya ihtiyaç olduğu vurgulandı.

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı, bugün Türkiye'nin; bulunduğu coğrafyada gerek piyasa ekonomisiyle gerekse demokrasisiyle 'parlayan bir yıldız' olduğunun görmezden gelinemeyeceğini vurgularken, “Daha gelişmiş bir demokratik yapı, Türkiye'yi iç çekişmelerden uzaklaştırarak gereksiz enerji ve kaynak kaybını önleyecek, toplumsal uzlaşmayı tesis ederek siyasal ve ekonomik istikrarı kalıcı hale getirecektir” dedi.

TÜSİAD tarafından hazırlanan, “Türk Demokrasisi'nde 130 Yıl: Prof. Dr. Bülent Tanör'ün Anısına Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri 10. Yıl Güncellemesi” başlıklı rapor, İstanbul'da düzenlenen bir toplantıyla tanıtıldı.

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer Üskül tarafından güncellenen “Türk Demokrasisinde 130 Yıl (1876-2006): Prof. Dr. Bülent Tanör'ün Anısına Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri 10. Yıl Güncellemesi” başlıklı raporda, önümüzdeki dönemde, demokratikleşme açısından en başta ele alınması gereken sorun alanının, bir bütün olarak yargı olduğu kaydedildi.

TÜSİAD Başkanı Sabancı, derneğin demokratikleşme konusundaki yaklaşımı ve çalışmalarından bahsettiği konuşmasında, bundan 10 yıl önce, 1997 yılı başında, “Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri” raporu kamuoyuna sunarken, TÜSİAD'ın başlıca kaygısının, bir sanayici ve iş adamı örgütü olarak, derin ve tartışma yaratacak bir konuyu neden gündemine aldığını anlatabilmek olduğunu aktardı. Ömer Sabancı, şöyle dedi:

“TÜSİAD'ın, siyaset alanında böylesine kapsamlı bir konuya eğilmesinde üç temel tespit rol oynamıştı: Bunlardan birincisi; Türkiye'de serbest piyasa ekonomisinin kalıcılığını sağlamak için, toplumsal uzlaşma kanalları açık, geniş katılımlı, çoğulcu demokratik bir siyasal yapının zorunlu olmasıdır. İkincisi, ekonomik ve siyasi demokrasinin kurumlaşmasının, ancak, ülkenin aydınlık geleceği için demokrasinin tek çıkar yol olduğunu düşünenlerin kesintisiz çabalarıyla mümkün olmasıdır. Ve üçüncüsü, insanların sistemin kurumlarına veya bütününe olan güvenini kaybetmemesi için, sistemin kendini eleştirebilmesi ve kendi çözümünü üretebilmesi gereğidir.”

“TÜRKİYE BULUNDUĞU COĞRAFYADA PARLAYAN BİR YILDIZ”

Prof. Dr. Bülent Tanör tarafından kaleme alınan “Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri” adlı raporun, aslında TÜSİAD'ın demokrasi konusundaki ilk çalışması olmadığını belirten Sabancı, rahmetli Tanör'ün çalışmasının, yalnız TÜSİAD için değil, Türkiye için de bir ilk olduğunu söyledi.

Bu raporun, kamuoyuna sunulduktan sonra yurt içinde ve dışında büyük ilgi uyandırdığını aktaran Sabancı, “Yurt içinde hararetli tartışmalara, yüzlerce haber, yorum ve incelemeye konu oldu. 'Türkiye'de siyaset ve demokrasi' ile ilgili tartışmalarda gönderme yapılan başlıca kaynaklardan biri haline geldi. Yurt dışında da Türk özel sektörünün evrensel standartlarda bir demokrasi arayışının ve öncülük iradesinin bir belgesi olarak kabul gördü” dedi.

Sabancı, TÜSİAD'ın çeşitli rapor çalışmalarıyla konunun takipçisi olmaya devam ettiğini kaydetti. Bugün Türkiye'nin, bulunduğu coğrafyada, gerek piyasa ekonomisiyle gerekse demokrasisiyle parlayan bir yıldız olduğunun görmezden gelinemeyeceğini ifade eden Ömer Sabancı, şu görüşleri dile getirdi:

DAHA GELİŞMİŞ DEMOKRASİ

“Daha gelişmiş bir demokratik yapı, Türkiye'yi iç çekişmelerden uzaklaştırarak gereksiz enerji ve kaynak kaybını önleyecek, toplumsal uzlaşmayı tesis ederek siyasal ve ekonomik istikrarı kalıcı hale getirecektir. Daha şeffaf, daha katılımcı bir demokrasiye doğru gelişmenin, statükoyu korumak ve iktidarını paylaşmak istemeyen kesimlerde bir direnç yaratması doğaldır. Konjonktürel bazı gelişmeler, zaman zaman, bu direnci besler ve etrafında bir taraftar kitlesi oluşmasına yardımcı olabilir.”

Sabancı, aynı zamanda, mevcut demokrasinin dar kalıplar içine sıkıştırılması çabalarına da şahit olabildiklerine işaret ederek, burada söz konusu olan demokrasi karşıtı tutumu yakalayabilmek için, yapıları değil işleyişleri ve zihniyeti, yasa metinlerini değil uygulamaları izlemek gerektiğini vurguladı.

“Oysa yasaları kendince yorumlayarak, değişimi yavaşlatmaya veya engellemeye çalışmak, toplum içinde bazı kesimleri demokratik haklardan yararlanmaya ehil görmemek anlamına gelir” diyen Sabancı, bunun, ülkeyi demokrasiden uzaklaştırıcı bir etki yapacağını söyledi.

DAHA KATILIMCI BİR DEMOKRATİK SİYASAL YAPI

Ömer Sabancı, Türkiye'de demokrasinin 130 yıllık bir olgunlaşma süreci geçirdiğini hatırlatarak, şunları kaydetti:

“Bu olgunlaşma sürecinde sonra Türkiye, demokratikleşme tartışmalarını gündeminden çıkararak, varmak istediği hedefe ulaşabilecek mi? Hiç kuşkusuz evet. Fakat bunun kendiliğinden gelişecek bir süreç olmadığını, siyasal partilerin, tüm sivil toplum kuruluşlarının, kurumların ve bireylerin kararlı ve samimi çabaları ile gerçekleşeceğini belirtmeliyiz. Türkiye'nin bugün erişmiş olduğu gelişmişlik düzeyinin geri döndürülemeyeceğini de görmek zorundayız.”

Hem kurumların hem bireylerin, kendi farklı ideallerini gerçekleştirme konusunda eşit fırsat sahibi olma imkanını, her türlü fikre ve gelişmeye açık, uzlaşma kültürü olan bir toplumsal yapı içinde bulabileceklerini belirten Sabancı, “Bu yapı aynı zamanda, bugün bize çözümsüz gelen birçok sorunun da çözümünü beraberinde getirecektir. Bunu sağlayabilmek için daha gelişmiş, daha yaygın, daha hoşgörülü ve daha katılımcı bir demokratik siyasal yapı kurmaktan başka seçeneğimiz yoktur” görüşünü aktardı.

"YENİ DEMOKRATİK ANAYASAYA GEREK VAR" 

Prof. Dr. Üskül tarafından güncellenen “Türk Demokrasisinde 130 Yıl (1876-2006): Prof. Dr. Bülent Tanör'ün Anısına Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri 10. Yıl Güncellemesi” başlıklı raporda, 1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği yıldan bu yana 12 kez değişikliğe uğradığı, anayasanın 74 maddesinin değiştirildiği hatırlatılarak şöyle denildi:

“Değiştirilmesi gereken daha birçok madde var. Şimdiye kadar yapılan değişiklikler, anayasanın lafzında olmuştur, ruhu büyük ölçüde yerinde kalmıştır. Yapılmak istenen reformlar, çoğu kez anayasaya aykırılık nedeniyle Anayasa Mahkemesi'ne takılmaktadır. Bu durum, yeni bir anayasa yapma ihtiyacının, tüm bu değişikliklere karşın ortadan kalkmadığının göstergesidir. Toplumun tüm kesimlerinin hazırlanmasına katıldığı, demokratik bir biçimde yapılacak yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç olduğunu bir kez daha vurgulamakta yarar olduğunu belirtelim.”

“YARGI YOLU TÜM İDARİ İŞLEMLERİ KAPSAMALI”

Sistemde, Anayasa Mahkemesi'ne kişisel başvuru hakkı tanınmadığına dikkat çekilen raporda, günümüzde bunun büyük bir eksiklik olduğu kaydedildi.

Raporda, haklarının ihlal edildiğini ve yargı organına başvuru sonucunda da haklarını elde edemediklerini düşünenlerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmak zorunda kaldıklarına dikkat çekildi.

Raporda, “Bu nedenle kişisel başvuru hakkının tanınması günümüzde kaçınılmaz hale gelmiştir” denildi.

Hak arama özgürlüğünün anayasal bir hak olduğu, idari, adli ve anayasa yargısı yoluna başvurma olarak üç şekilde tezahür ettiği kaydedilen raporda, Türkiye'de hak arama özgürlüğünün sağlanabilmesi için Anayasa'nın “Yargı Yolu” başlıklı 125. maddesinin, tüm idari işlemleri kapsayacak şekilde genişletilmesi önerisi yer aldı.

Raporda, memurlara sağlanan yargısal dokunulmazlığın dayanağı olan Anayasa'nın 129. maddesinin son fıkrasının yürürlükten kaldırılması, Anayasa Mahkemesi'ne başvuru hakkının, daha çok kuruma tanınması, belli bir usul dahilinde bireysel başvuruların da mümkün olması gerektiği belirtildi.

ANAYASA MAHKEMESİ'NİN YAPISI

Raporu sunan Prof. Dr. Zafer Üskül, 1982 Anayasası'nın askeri rejim anayasası olduğunu, bu anayasanın yürürlükten kaldırılması ve yeni bir anayasanın mutlak bir suretle hazırlanması gerektiğini savundu. Üskül, “Anayasa Mahkemelerinin yapısı gözden geçirilmelidir. Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi Cumhurbaşkanlığı tekelinden çıkartılmalıdır” diye konuştu.

"SEÇİM BARAIJI YÜZDE 4-5 SEVİYESİNE DÜŞÜRÜLSÜN"

Türkiye'de seçim sisteminin, biraz da her seçimden önce, az ya da çok değişiklik yapılması nedeniyle istikrar kazanamadığı ifade edilen raporda, şunlar kaydedildi:
   
“Seçim sisteminin adaletli sonuç vermediği konusunda siyasal partilerden çok sivil toplumda, genel bir kabul vardır. Yönetimde istikrar adına bugün korunmakta olan yüzde 10 ülke barajının, temsilde adaleti tümüyle ortadan kaldırmaya ve böylece seçilenin meşruiyetini tartışmalı hale getirerek yönetimde istikrarı yok etmeye aday olduğu ve 2002 seçimlerinde kullanılan oyların yüzde 46'sının TBMM'de temsil edilmediği unutulmamalıdır. Bu sebeple ülke barajı yüzde 4-5 seviyesine düşürülmelidir. Ayrıca seçim harcamaları dikkatle denetlenmeli ve yurt dışındaki vatandaşlara oy hakkı tanınmalıdır.”
   
Yasamaya ilişkin, bugün ülke gündemini en çok meşgul eden konulardan birinin dokunulmazlıklar olduğuna dikkat çekilen raporda, şöyle denildi:
   
“Anayasanın yasama sorumsuzluğu ve dokunulmazlığı ile ilgili 83'üncü maddesinde, toplumun neredeyse bütününün yapılmasını istediği değişiklik gerçekleştirilememiştir. Bu çerçevede, milletvekili seçilmeye engel suçlar, dokunulmazlık kapsamından çıkarılmalıdır. Ayrıca TBMM Araştırma Komisyonlarının daha etkin çalışabilmelerini sağlamak için kişilere bu komisyonlara bilgi verme zorunluluğu getirilmeli ve kişiler komisyonda söyledikleri sözlerden sorumlu tutulmamalıdır.”
   
CUMHURBAŞKANININ GÖREVLERİ
   
Raporda cumhurbaşkanının yetkileri ile ilgili de şu görüşlere yer verildi:
   
“1982 anayasası, askeri dönemin devlet başkanının kullandığı yetkilerin önemli bir bölümünü Cumhurbaşkanının görevleri arasına aktardığından, klasik parlamenter sistemin sembolik yetkilerle donatılmış devlet başkanından uzaklaştırmıştır. Parlamenter sistemin gereği olarak cumhurbaşkanının yaptığı işlemlerden sorumlu değildir. Ancak gerçek yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanının, yaptığı işlemlerden sorumlu tutulamaması sistemin mantığıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, cumhurbaşkanının görevlerinin ilgili olanları yasama, yürütme ve yargı organına devredilmelidir.”
   
Raporda, ayrıca yürütmenin üzerinde siyasal baskı yaratma potansiyeline sahip olan Devlet Denetleme Kurulunu düzenleyen Anayasa'nın 108. maddesinin de yürürlükten kaldırılması istendi.
   
“Savunma” görevinin Milli Savunma Bakanlığına ve onun içinde silahlı kuvvetlere, “iç güvenlik” görevinin ise İçişleri Bakanlığına ve onun içinde güvenlik güçlerine (polis-jandarma) bırakıldığı, Anayasada yer alan “milli güvenlik” ibarelerinin “milli savunma” olarak değiştirildiği bir düzenleme yapılması gerektiğine işaret edilen raporda, “Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığına bağlanmalı. Milli Güvenlik Kurulunun anayasal bir kurum olması demokratik yönetim anlayışına uygun olmadığından, bu kurum yasa ile düzenlenmelidir. Kriz yönetimini sivilleştirmek üzere 'Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği' yürürlükten kaldırılmalı, 'Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Sekreterliği' kurulmalıdır” denildi.
   
KAMU YÖNETİMİ
   
Raporda, kamu yönetimi konusunda en önemli sorunun, merkezi yönetim-yerel yönetimler arasındaki görev, yetki ve kaynakların demokratik esaslara uygun bir biçimde dağıtılması olduğu vurgulanarak, aşırı merkeziyetçi bir yönetim yapısının, günümüzün demokrasi anlayışına uygun düşmediği vurgulandı.
   
Raporda, ancak, etkin ve demokratik bir yerinden yönetim yapısı kurmadan, merkezin görev, yetki ve kaynaklarının bir bölümünün yerinden yönetim kuruluşlarına aktarılmasının da sorunlar yaratmaya aday olduğuna dikkat çekildi.
   
Anayasa'nın yerel yönetimleri düzenleyen 127'nci maddesinin, sorunların yerinde çözülmesini öngören, halkın demokratik katılımını, şeffaflığı ve demokratik denetimi sağlayacak bir reforma temel oluşturacak şekilde yeniden kaleme alınması önerilen raporda, hizmet bakımından yerinden yönetim kuruluşları olan yüksek öğretim kurumlarına ilişkin anayasal düzenlemeler demokratik bir yüksek öğretim sistemi kurmak için yetersiz olduğundan, Anayasanın bu konuyu düzenleyen 130'uncu ve 131'inci maddelerinin yeniden yazılması da istendi.
   
Raporda, “Kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanması ve yönetime katılma hakkının kullanılabilmesi için Bilgi Edinme Hakkı Kanununun istisnaları daraltılmalı ve tüm yönetmeliklerin Resmi Gazetede yayımlanması zorunlu hale getirilmelidir. Olağanüstü hal süresince çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin, olağanüstü hal ya da sıkıyönetim kaldırıldıktan sonra ve TBMM'de belirli bir sürede onaylanmamaları halinde yürürlükten kalkacakları Anayasada düzenlenmelidir” değerlendirmesi yapıldı.
   
“İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE KONUSUNDA ADLİ TIP ÖZERK OLMALI”
   
1982 Anayasasının, insan haklarına ilişkin düzenlemelerinde, 1961 Anayasasının insanı öne alan, insanı yücelten anlayışını terk ederek devleti öne alan, onu kutsayan bir yaklaşımı benimsediği ifade edilen raporda, bu çerçevede, Anayasanın başlangıcının demokratik değerlerle bağdaşmayan hükümleri (5. fıkra ve bazı ibareler) ve 14. maddesi (”Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılmaması”) (md. 14) kaldırılması; 15. maddesi (”Temel Hak ve Hürriyetlerin Kullanılmasının Durdurulması”) değiştirilmesi gerektiği kaydedildi. Raporda, şunlara yer verildi:

“Kişi dokunulmazlığı, özgürlüğü ve güvenliği konusunda son 10 yılda pek çok gelişme olmuştur. Ancak bu alanda yalnızca mevzuat değişikliği yapılması yeterli değildir, bunların uygulamaya yansıtılması önem kazanmaktadır. İşkence ve kötü muamele ile mücadele konusunda, Adli Tıp Kurumunun özerkliğinin sağlanması ve hükümet tabiplerinin teknik olanaklarının artırılması hususu öne çıkmaktadır. Askeri Ceza Kanununda, Anayasaya aykırı olarak yer alan ve ölüm cezası öngören hükümler değiştirilmelidir. Güvenlik güçlerine silah kullanma yetkisi veren mevzuatın, temel hak ve özgürlükler açısından sakıncalı hükümleri yeniden düzenlenmelidir. Adli kolluk, genel kolluktan ayrılarak yasa ile kurulmalıdır.
   
“DİN DERSİ ZORUNLU OLMAKTAN ÇIKARILMALIDIR”
   
Dinsel özgürlüklere ilişkin olarak, nüfus kütüğü ve buna bağlı kimlik belgesindeki 'din' hanesi çıkarılmalıdır. Din dersi zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır. İmam hatip liseleri ise günümüzde, ülkenin imam ve hatip işgücüne olan ihtiyacını karşılamak şeklindeki kuruluş amaçlarının çok ötesine geçmiş, laik öğretim birliğini bozar bir nitelik sergilemeye başlamıştır. İmam Hatip Liseleri, meslek lisesi olarak, ülkenin imam-hatip ihtiyacını karşılayacak biçimde yeniden düzenlenmeli ve bu okullara kız öğrenci alınmasına son verilmelidir. Ailelerin çocuklarına dinini öğretme ihtiyacına cevap vermek üzere bu konudaki talebi dikkate alarak, liselerde, normal ders saatlerinin dışında, velilerin isteği üzerine, din dersi okutulmasını sağlamak için nota ve sınava tabi olmayan din dersleri konulmalıdır.”
   
BASIN VE KOLEKTİF ÖZGÜRLÜKLER
   
Raporda, Anayasanın basın özgürlüğünü düzenleyen 28'inci, süreli ve süresiz yayın hakkını düzenleyen 29'uncu ve basın araçlarının korunması ile ilgili 30'uncu maddelerinin yeniden kaleme alınması, Basın Kanunu ve Türk Ceza Kanununun pek çok hükmünün bu konuda demokratikleşme adına gözden geçirilmesi gerektiği belirtildi. Raporda şöyle denildi:
   
“Kolektif özgürlükler, dernekler özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşleri özgürlüğü ve sendikal özgürlükler konularını kapsamaktadır. Kamu görevlilerine getirilen dernek özgürlüğü kısıtlaması aşırıdır, Anayasanın bu konuya ilişkin 33. maddesi daha özgürlükçü bir bakış açısı ile yeniden düzenlenmelidir. Dernekler mevzuatının bürokratik zorluklar içeren yapısı değiştirilmelidir. Anayasanın toplantı ve gösteri yürüyüşlerini düzenleyen 34'üncü maddesinin sınırlayıcı yapısı değiştirilmelidir. Sendikaların faaliyet alanlarına ilişkin Anayasanın 51/1'inci maddesinde yer alan kısıtlamalar kaldırılmalı, kamu görevlileri sendikalarına ilişkin mevzuat Sendikalar Kanunu dikkate alınarak değiştirilmelidir.”
   
KÜRT SORUNU
   
Raporun Kürt Sorunu (Güneydoğu Sorunu) başlıklı bölümünde de halen, siyasi partiler mevzuatında kültürel talepleri ve faaliyetleri, radyo ve televizyonlarda Türkçeden başka dillerde yapılan yayınları kısıtlayan hükümler mevcut olduğu, yerleşim yerlerinin adları ile ilgili sorunların devam ettiği, Türk vatandaşlarının Türkçe dışındaki anadillerinin en azından okullarda seçimlik ders olarak okutulması görüşü yer aldı.
   
1982 Anayasasının, Yüksek Hakimler Kurulunun yerine, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu getirerek yargıç güvencesini etkisizleştirdiği ifade edilen Raporda, “Anayasa Mahkemesine başvuru yapma yetkisine sahip olanları sınırlamış, yüksek mahkemelerin üyelerinin atanmasında Cumhurbaşkanının etkisini artırmış, Sayıştay kararlarının Danıştayca denetlenmesine son vermiş, OHAL ve sıkıyönetim Kamu Hükmünde Kararnamelerin iptal davasına konu olamayacağını öngörmüş, kısacası adil, bağımsız ve güvenceli bir yargıdan uzaklaşmıştır” denildi.
   
Raporda, 1982 anayasasının bazı idari işlemleri yargı denetimi dışında tuttuğu, bazı idari işlemlerin de yargı denetimi dışında tutulabilmesi konusunda kapıyı açık bıraktığı aktarılarak, Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemlerin, Yüksek Askeri Şura kararları ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu kararlarının yargı denetimine tabi olması gerektiği savunuldu.
   
YARGI BAĞIMSIZLIĞI

Yargı bağımsızlığı ve yargı güvencesine de dikkat çekilen raporda, Türkiye'de bu konunun önündeki engellerin kaldırılması gerektiği belirtilerek, şu görüşler dile getirildi:
   
“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız bir yapıya ve kendi sekreteryasına kavuşturulmalı, hakimler idari olarak Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bağlanmalıdır. Askeri yargı, yargının bütünlüğünü mahkemelerin bağımsızlığını ve yargıç teminatı ilkelerini ihlal eder niteliktedir ve bu sebeple kaldırılmalıdır. Yüksek mahkeme üyeleri sadece cumhurbaşkanı tarafından seçilmemeli, bu seçimi Yargıtay ve Danıştay üyeleri yapmalıdır.”


Yorumları Göster
Yorumları Gizle