GeriGündem TÜRKİYE'DE POP MÜZİK: SEYRİ VE MÜRETTEBATI Türkiye'nin
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

TÜRKİYE'DE POP MÜZİK: SEYRİ VE MÜRETTEBATI Türkiye'nin

TÜRKİYE'DE POP MÜZİK: SEYRİ VE MÜRETTEBATI Türkiye'nin 90'lı yılların popüler kültürü denildiğinde, ilk sırayı kuşkusuz pop müzik alır. 90'lı yıllarda adeta bir endüstri halini alan pop müzik, aynı zamanda bir öğütme makinesine de dönüştü. 90'ların pop müziğinin niteliksel yönü tartışmalı olsa da beklenmedik niceliksel gelişmenin varlığı aşikar. 90'ların pop müziği denildiğinde yanıtlanması gereken kimi sorular var. Patlamanın dinamikleri neyi ifade ediyordu? Pop müzik bütün olarak neyi ifade ediyor? Kime sesleniyor? Neyle ya da nelerle örtüşüyor? İşte önce bu sorulara yanıt vermeye çalışacağım. İkinci bölümde ise her türlü nesnel kaygıyı bir kenara bırakıp bu müziğin icracıları hakkında tamamen şahsıma ait görüş ve düşüncelerimi, zaman zaman sululuk sınırlarını zorlayarak anlatmaya çalışacağım. O halde başlayalım:İYİ YA DA KÖTÜ OLAN TÜR DEĞİL İCRADIRPop, doğası itibarıyla gelip geçicidir. Belirli dönemlerin belirli ruh durumlarına hitap eder ve yine belirli zaman dilimlerinde insanların gözü kulağı olur. Tam da o gelip geçici olan duygulanımların ifadesine karşılık düşer ve bu yüzden popüler sözcüğüne evrilir. Pop müzikle ilgili söylenecek en komik şeylerden biri onun ne kadar kötü bir müzik türü olduğundan dem vurmaktır. (Sözü edilen şeyi ikinci bölümde kendim yaparak nasıl komik duruma düşüleceğini örneklerle açıklamaya çalışacağım.) Pop müzik, vasat olduğu için pop müziktir. Pop müziğin, her insanın kendini ifade etmesine yarayan, kendinden bir şeyler bulabildiği müzik türlerine yakınlıklık kurduğu, çok da tehlikeli bir genelleme olmayacaktır herhalde. Bu bağlamda, pop müzik de kanlı canlı ve de büyükçe bir kitlenin ifade evreninde önemli bir yer teşkil eder ve tam da bu yüzden sözü edilen patlamanın önüne geçilemez ve restore edilemez. Çetin Altan'ın tenis oynayan köylüleri ne kadar gerçekçiyse, pop müziğin olmadığı bir Türkiye düşünmek de ancak o kadar gerçekçidir. Keza, müzik türlerini iyi ya da kötü diye yorumlamak da çok vahim bir kavramsal hataya sebebiyet verebilir. İyi ya da kötü olan tür değil icradır.ACEMAŞİRAN'A DEĞİL HAYATA İNANAN NESİLTürkiye'deki pop müzik patlamasının dinamiklerini 80'lerde başlayan ve 90'lı yıllarda hız kazanan kapsayıcı toplumsal gelişmelerde aramanın yanlış olmayacağı kanısındayım. Ayrıca, bu gelişmenin tersine çevrilemez ve hatta geç kalmış bir gelişme olduğunu da düşünüyorum. Darbe sonrası depolitizasyon hamlesiyle Özal döneminin değişmeci yapısının yarattığı etkilerden daha önce de söz edildiği için fazla üzerinde durmaya gerek görmüyorum. Dönemin koşulları içerisinde, müziğin de tüketim çılgınlığından nasibini almaması kaçınılmazdı. Ahmet Hamdi Tanpınar, şöyle söyletir roman kahramanlarından birine: "Hayata inanmak lazım Hayri Bey. Siz hayata değil Acemaşiran'a inanıyordunuz."1 90'ların Türkiye'sinde ne Acemaşiran'a inanan o eski zaman gençleri, ne de 70'lerin 16 yaşında örgüt üyesi olan liseli gençleri geçer akçedir. Yeni şehirleşen orta-üst sınıf gençleri kendilerine pompalanan tüm o tüketim devri alışkanlıklarını iyiden iyiye özümsemişlerdir. Herhangi bir dünya görüşü olmayan, elini kitaba sürmeyen, günlük gazeteleri bile takip etmeyen, kapağı işletme bölümüne atıp bir an önce zengin olmaya çalışan, hayatının en büyük heyecanı utangaç lise flörtlerinden ibaret olan, velhasıl "Acemaşiran'a değil hayata inanan" bu yeni kuşağa tam da denk düşecek müzik türüdür pop müzik. Ciddiyetin her türlüsünden sıkılan, kendi sığ duygu dünyasına tercüman arayan, "yarış psikolojisini" iliklerine dek sindirmiş bu yeni gençlerdir pop müziğin patlamasına vesile olan. ARZ İLE TALEBİN MUHTEŞEM UYUMUSebeplere değil sonuca baktığımızda, karşımızdaki genel manzaranın iç açıcı olmadığı açık. Hakkı yenmemesi gereken iyi örneklere rağmen, genele baktığımızda aklı başında bir kimsenin midesinin kaldıramayacağı derecede kötü işler çıkartılabiliyor. Ancak, olayı "bu kitleye de bu yakışırdı" gibisinden indirgeyici bir yorumla ele almak ne kadar yanlışsa, "tüm bunları medya pompalıyor, yoksa bizim halkımız sevmez böyle şeyleri" düşüncesiyle yorumlamak da o derece yanlış. Son kertede, bu patlama arz ile talebin muhteşem uyumunun bu işten ekmek yiyen medya tarafından manipulasyona varacak denli desteklenmesinin bir sonucu. Medyanın şişirmesinin patlamanın tahrip gücünü arttırdığı kesin. Ancak medya tarafından dışlandığı halde arabeskin de zamanında benzer bir patlamayı gerçekleştirmiş olduğu unutulmamalı. 25 YAŞINDAKİ ÜNİVERSİTE MEZUNU NEDEN İZEL'E HAYRANDIRİşin bir başka yönü de dünyadaki diğer ülkelerin de pop müzikten nasibini almış ve hala alıyor olması. Sosyo-iktisadi koşulları bizimkinden hayli farklı olan İngiltere'nin bağrından kopup gelmiş bir Spice Girls'ün, bir Britney Spears'ın ya da bir Backstreet Boys'un bizim popçularımızdan daha üstün bir tarafları yok. Üç aşağı beş yukarı, orada da aynı formül işliyor. Onların tek farkı daha iyi pazarlanıyor olmaları. Söylemek istediğim, pop müziğin yalnızca bize özgü bir yozlaşmanın sembolü olmaktan ziyade, dünyanın her yerinde benzer duygulara hitap eden ve doğru formül tutturulduğu zaman hedefi on ikiden vuran bir eğlence endüstrisi kolu olduğu. Popçulardan entellektüel bir açılım, köklü bir yenilik, kalıcı eserler beklemek beyhude olur. Bunları yapmadıkları için onları suçlamak da. Benim bir seyirci olarak yapmaya çalıştığım, içlerinde gerçekten iyi işler yapmak için çabalayanları bulup takip etmek, diğerlerini ise anlamaya çalışmak ve bir gün daha oturaklı işler yapacaklarına dair umudumu yitirmemektir. Türkiye'de pop müziği yaşatan kitleyi ise az çok anladığımı sanıyorum ve yaptıkları seçime saygı gösteriyorum. Başka bir şey beklemek de eşyanın doğasına aykırı olurdu zaten. Lakin, anlayamadığım bir tek şey varsa, o da 25 yaşına gelmiş bir üniversite mezununun neden hala onulmaz bir İzel hayranı olduğudur. (İzel yerine başka bir popçu da olabilirdi, özel bir garezim yok kendisine.)POP MÜZİĞİN ATILIMINA EMEĞİ GEÇENLERYukarıda da belirttiğim gibi kapitalist bir ülkede, eğlence endüstrisinin omurgasını "alan memnun, satan memnun" şiarı oluşturuyor ve bizim gibi garibanlara da tüm bunlara maruz kalmayı bir işkence olarak değil de değişik bir tecrübe olarak görüp değerlendirmek kalıyor. Ben de yılların imbiğinden süzülüp gelmiş tecrübelerimi sizlerle paylaşıyorum aşağıda, son derece öznel bir biçimde. Buyrunuz Türk Pop Müziği'nin (TRT jargonuyla Türk Hafif Müziği) atılımında emeği geçen şarkıcıların görkemli bir listesine2 ve yorumlarıma: (Sıralama rasgele yapılmıştır, unutulanlardan ve yer kalmadığı için söz edilemeyenlerden özür dilerim.)Kayahan: "Bir aslan miyav dedi / Minik fare kükredi" gibisinden naif çocuk şarkılarından, "Sarı saçlarından sen suçlusun" ya da "Kıyametler kopuyor zavallı yüreğimde" gibisinden lügat parçalamalarına uzanabilen bir ruh yapısını anlamak biz fanilerin yapacağı iş değil. Patlayan pop müziğin kaymağını bir dönemlik de olsa doyasıya yiyen Kayahan'ın TRT'deki konserlerini ailecek oturup keyifle seyretmemize sebep olan şey neydi diye düşünürüm yıllardır. Aklıma gelen ilk şey "terkip" meselesi. Her dönemin, o dönemdeki sosyal-siyasal gelişmelere bağlı olarak bir "sihirli terkip"i oluyor. Kayahan da bir dönem, bahsi geçen "terkip"i tam da gözünden vurdu. İddialı bir tespit olacak ama, tamamen depolitize olmuş bir "birey olamayanlar" yığınına, insanların "Bir yemin ettim ki dönemem" diyebildiği idealize edilmiş bir evren sunmak ve aynı zamanda da -özellikle şarkı sözleri bağlamında- arabesk yaptığı halde klasik arabeskçi tipinin kavruk, isyankâr, toplumdışı, kırsal-kökenli görünümü yerine kibar, şehirli ve çocuk şarkısı da yapabilen bir adam olarak çıkmak; üst-orta sınıfa ilaç gibi gelmiş olabilir. Büyük şehirde yaşayan, çoluğa çocuğa karışmış müşfik, babacan ve de gözlüklü bir aile babasının Müslüm Gürses dinlemesi düşünülemezdi herhalde. Ahkam kesmeyi bırakıp Kayahan'a gelelim yeniden. Bestelerini siyah perdeli karanlık bir odada yapan bu "romantik" Türk büyüğü, adı "Melankoli" olan neşeli bir şarkı yaparak dünya müzik tarihine girmeyi dünden hak etmişti zaten. Neyse ki, "Allahım, ben nerede yanlış yaptım?" sorusunu geç de olsa sorabildi Kayahan. Daha sonra da "Atın beni denizlere" sözlerini yazarak özeleştirisini çok şık bir biçimde tamamladı. Şimdilik.Son olarak Kayahan'a bir an önce Leonard Cohen külliyatını dinlemesini tavsiye ediyor ve hala iflah olabileceğine, belki bir gün müziği bile bırakabileceğine inanmak istiyorum.Ferda Anıl Yarkın: Şişman popçular tayfasının en talihsiz elemanı diyebiliriz onun için. Eğer formül, Burak Kut'un yaptığı gibi zayıf başlayıp sonradan şişmanlamaksa; Yarkın'ın en büyük hatası işe şişman başlamak oldu. "Cümbüş cümbüş yollar / Beni kimler anlar" klasiği hala zihinlerde ve hala ilk günkü kadar ürperti verici. Türkçe sözlük "cümbüş" sözcüğü yalnızca iki anlam sunuyor: "Bir müzik aleti" ve "eğlenti". Burada "yol" sözcüğünün önüne sıfat olarak gelmiş olan 'cümbüş'ün anlamını kavramak ciddi bir müşkülat içeriyor. Bana düşmez ama, hani şöyle "stabilize yollar / beni kimler anlar" türünden bir şeyler olsaydı, Ferda Anıl Yarkın'ın kitlesiyle buluşması daha bir kolay olabilirdi belki. Serdar Ortaç: Sevip sevmememiz çok mühim değil, ona gerçek bir popçu diyebiliriz. Yaşını başını almış, piyasanın kurdu olmuş, denklemi iyiden iyiye çözmüş bir çok besteci varken Sibel Can, Ebru Gündeş gibi başa güreşenlerin bile ondan beste istemesi de bunu gösteriyor. Kötü söz ve besteleri için hiç bir şekilde mazaret teşkil etmiyorsa bile, bir radyoculuk geçmişi olması da, hiç değilse diğerlerinden ayırıyor onu. Sıradışı sloganlar bulmaya çalışıp komik durumuna düşmüyor (bkz. Mustafa Sandal) Serdar Ortaç. Dönemsel terkiplerden gayrı, her dönem geçerli olan terkiplerin üstüne gidiyor ve de başarılı oluyor. Ortaokul hatıra defterlerine hakim olan hissiyatın farkında ve mayasını oradan alıyor. "Bu devirde kimse şah değil / Padişah değil", "Karşıma bir daha çıkma sakın / Bence bu asrın hatası olur", "Kafayı yormam / Sonuna bakmam / Ben adam olmam" hep onun sözleri. Hoş bir magazinel ayrıntıyla bitirelim. Henüz büyüyüp, kirlenip Zaga olmadan önce Televizyon Çocuğu programında Serdar Ortaç'a sürekli iğneli laflar eden Okan Bayülgen'in, Serdar Ortaç hapishanedeyken onunla kurduğu dirsek temasının; bizzat Ortaç tarafından "İçerideyken yalnızca Okan sürekli arayıp hatrımı sordu" denilerek ifade edilmesini tüm mazoşist magazin takipçileri huşu içinde hatırlayacaklardır.Samra Sökmen: Arkasında kimler vardı bilemiyorum ama yanılgıları formülü fazlaca basite indirgemek olmuştu. "Güzel bir kadın için piyasayı kalbinden vuracak besteler istenir, üzerine fazlaca basit sözler yazılır, söz konusu şarkılar söyletilir, sıkı bir pazarlama ve parlatma harekatına girişilir. Kadın bir anda ünlü olur, kaset çok iyi satar. Alan da memnundur, satan da." Formül bundan ibaret ama söz konusu kadında ve onun için ısmarlanan bestelerde ufak da olsa bir incelik bir parıltı olması beklenmez mi tüketiciler tarafından? "90-60-90 / Her gören hayran" adlı hit adayından hatırlayacağımız Samra Sökmen, kısa bir süreliğine de olsa o dolgun vücuduyla bir spor programında sunuculuk yaptığı zamanlarda kokmaya başladık. Televolelerin habercisiydi belki de, bilemedik, göremedik, sessiz kaldık. "O sokaklarda hep onlar oynadı."Sertab Erener: Farklı bir yanı olduğu konusunda ben de çoklarıyla hemfikirsem de, ona yapılan ayrımcılığın boyutlarıdır ilgimi çeken ve beni rahatsız eden. Nihayetinde Sertab Erener'in de piyasanın gidişatına hitap eden bir pop şarkıcısı olduğunu niye gözardı edelim ki? Aşırı mükemmeliyetin zararları olduğu aşikar. Yeri geliyor insan, o şahane vokaller yerine, kırık dökük, kusurlu, samimi, hatasıyla güzel olan vokalleri tercih ediyor. Celine Dion-Mariah Carey çizgisinden ilerleyip, o gereksiz "diva" sanını almak yerine, Tori Amos- Bjork- Fiona Apple kavşağına sürmüş olsaydı atını; işte o zaman farklı olacaktı. Garip bir paralellik olacak ama, dinozor yaftasından korkan, öte yandan piyasanın büyük gazetelerinin yer yer aşırıya kaçan çiğliğini de kendine yakıştıramayan işinde gücünde, eğitimli, şehirli, tercihen yönetici konumundaki "yuppie" ya da "beyaz Türkler", Yeni Yüzyıl gazetesinde bulmuşlardı aradıklarını. Sertab Erener de bu tekabüliyet ilişkisinin müzikteki taşıyıcısı gibi geliyor bana. Kaliteli ama "ağır" değil. Hazmı kolay ama bayağı değil. Güzel ama "seks bombası" değil. Onu dinlemek fazlaca bir itina gerektirmiyor ama dinlediğini söylediğinde kınanmayacağını da biliyorsun.Yine de umudu kesmeyelim Erener'den. Kendi isteğiyle Sezen Aksu tayfasından koptuğu gibi başka müspet eylemlere de girişebilir. Suat Suna: Zamanında boşu boşuna umutlandırmış bizi, kızmaktan başka şey gelmiyor elimden. Kalite ortalaması öyle düşük ki şirin ülkemizin pop müziğinde, keman çalmayı bildiğini gördüğümüz bir pop şarkıcısı böylesine heyecan verebiliyor insana. Parlayıp söndü. Bana kalırsa, piyasanın isteklerine hitap edemedi. Elinde kemanıyla en hüzünlü bakışları fırlatan romantik gence ne kadar dayanabilir ki heyecan arayan kitle. Erdal: İkinci bir "Suat Suna vakası". Doğru zamanda, doğru yerde olamayanlardan. 90'ların başında, tam da TRT estetiği can çekişirken, bu durumun farkına varanlar yükünü alıp yoluna gitti ama Erdal ve bir grup insan takılıp kaldılar ne yazık ki. Manzarası güzel bir bölgede, sabit bir kameranın karşısında efendi efendi şarkısını söyleyen ve hep "bizden biri" gözüyle gördüğümüz ya da öyle görünmek isteyen sanatkârların dönemi sona eriyordu ve Erdal da yukarıdaki tarifin eksiksiz bir karşılığıydı. Ünsal Oskay'ın tespit ettiği gibi artık kitlelere çok çalıştığı, sebat ettiği için başarılı olanlar yerine talihli olduğu için, doğuştan şanslı olduğu için başarılı olanlar örnek gösteriliyordu. Alt ve orta sınıfın liseli genç kızlarının modeli, yoksul bir çocukluk geçirdiği halde, bir günde şöhret olup kendisini ve ailesini kurtaran Ebru Gündeş, Sibel Can gibileriydi artık."Gittin gideli / Değişen bir şey yok şimdi" gibisinden naif söz ve bestelerin devrinin geçtiğini geç de olsa anladı Erdal ve söz ve beste bağlamında daha "yırtık" bir şarkı olan "Tek kürekçim sensin benim / Sen çekmezsen yürümez gemim"le son bir atak yaptı ama nafile!Ayna: Erhan Güleryüz "Meçhul Şarkıcı" olarak kalsaydı da "Garibim" ya da "Beni Köyümün Yağmurlarında Yıkasınlar" gibi daha nice beste yapsaydı diyen zihniyet "keşke"yle başlayan cümleler kurmamayı öğrendiği gün hayat daha değişik olacak ama şimdilik konumuz bu değil. Roll dergisi Ayna için tıpkı Barış Manço gibi kendi halinde, ortalamaya hitap eden keyifli bir rock yaptığını yazmıştı. Bence de doğru bir tespit. Ama sonraları güzel güzel müziklerini yapmak yerine kendilerine misyon yükleyip, "gençlere örnek olalım, kötü yollara sevk etmeyelim" kulvarına girmeleri işin tadını kaçırdı. Kel olan ve güneş gözlüğü olan Cemil Özeren Bey'in festivallere gelen sanatçılardan "elin çingenesi geliyor" şeklinde söz etmesi, Güleryüz'ün içinde sigara geçen şarkısından "çoluk çocuğa kötü örnek olur" gerekçesiyle pişman olması üzücü gelişmeler. Hırsıza seslendiği şarkıda, "Teybi al ama / Kasetler kalsın" dizelerini yazabilecek denli "güzel" bir adama o güneş gözlüklü rezil imaj hiç yakışmıyor. Bir de bu grubun arkasında Erol Köse'nin (nam-ı diğer Dr. Erol Bey ) olduğunu bilmek huzursuz ediyor insanı. Of Aman Nalan: Bu bayan, sırf şu yaratıcılık şahikası lakabından ötürü bu yazıda adından söz ettirmeyi garantilemişti zaten. Seri üretimin en bariz göstergelerinden biri olduğu söylenebilir. İnsan azıcık da olsa gayret etmeli değil mi, kalite bağlamında değilse bile, farklı bir yönü olması bağlamında. Bu yaz yeniden popüler bir şarkı yakalayıp adından söz ettirdiğine göre, ne mutlu onu ortaya çıkarıp ona bu lakabı bulanlara. Oya-Bora: "Kime hitap ediyorlardı? Neden vardılar?" gibi sorular bir tarafa, "Çingeneler Zamanı" filmi için yapılmış şarkılardan birine Türkçe söz yazıp söylemeleri oldukça üzücü bir gelişmeydi. Sonraları Bora'nın eski Yeni Türkü elemanı Cengiz Onural'la birlikte güzel film müzikleri yapmakta olduklarını öğrenmek hafifletici bir sebep oldu benim için. Kliplerinde, evcil, sevecen havalar içindeydiler; belki de onun için başarısız oldular, kimbilir. Yonca Evcimik: Patlayan Türk Pop Müziği'nin tarihi yazılacaksa eğer, Evcimik ilk sözü edileceklerden biridir. Kerameti kendinden menkul, söz yazarı ve de marjinallik sömürgeni Aysel Gürel'in onun için yazdığı şu sözlerin, tam kapasite çalışan bir sektörün doğuşunda başat rollerden birini oynayacağını kim bilebilirdi: "Aboneyim abone / Biletleri cebimde / Ballı lokma tatlısı / Aman hadi hayırlısı." İlgilenenlerin hatırlayacağı gibi, Yonca Evcimik ilk patlayanlardan biriydi ve de bu talihin verdiği havayla uzun bir süre başa oynadı camiada. Bu patlamanın anahtar sözcükleri basitlik, ciddiyet yoksunluğu ve belki de özel radyolar olabilir. Yukarıda görüldüğü gibi basitin de ötesinde, kafiyeden başka hiçbir şeyi dikkate almayan sözleri vardı "Abone"nin. Müzikal olarak daha da basitti, Onno Tunç- Garo Mafyan ikilisinin ellerinin tersiyle yaptıkları gecelik bestelerden biriydi. Ve tuttu. Bana kalırsa, mecburen 17 yaş altında belirli bir gruptu Evcimik patlamasına ön ayak olan, ama o bütün yurda mal edildi. TRT haricindeki her türlü basın-yayın kuruluşuna elinden gelen en iyi muameleyi yapacak konuma bizzat TRT tarafından getirilen necip Türk milletinin özel radyo salgınına tutulduğu yıllardı ve Pearl Jam grubunun özensizce yaptığı bir şarkı kaydının, yalnızca radyoda yayınlanması suretiyle nasıl da popüler olduğu bilinen bir vakaydı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde Yonca Evcimik'in yapması gereken tek şey, tiyatro geçmişini iyi kullanıp "klip devri"ne uyum göstermek ve ciddiyetten çatlayan abla ve abilerinin aksine hafif ve hazmedilebilir olmaktı. O da bunu başardı. Sonraları çeşitli imaj yenileme operasyonlarını takip ettik Evcimik'in. Bunlardan bir tanesi beraberinde hoş bir televizyon anektodunu da getirmişti. "Bandıra bandıra ye beni / Doyamazsın tadıma" zamanlarıydı ve dönemine göre bir hayli erotik bir kliple pazarlanıyordu şarkı. Siyaset Meydanı'nında konu pop müziğin gidişatıydı ve bu klibe atıf yaparak esip gürlüyordu bazı "ağır" insanlar, "bu ne ahlâksızlıktır?" diye. Bir yerde Aysel Gürel'in dayanamayıp "Yahu şu kıza bir bakın, iki dirhem bir çekirdek, bunun neresi seksi?" makamından bir laf edip bütün o imajı yerle yeksan eylemesi oldukça eğlenceliydi. Nilüfer: Kayahan Bey'in "daha az arabesk" bestelerini seslendiren bir yorumcu olarak çalıştı bir dönem, pop müzik endüstrisinde. O hiç değişmeyen ses rengiyle kendisi için hazırlanmış şarkıları seslendirmek suretiyle arz-ı endam etmesi haricinde, herhangi bir icraatını görmedim ben. Keşke futbolcular gibi, sanatçılarda belli bir yaşta jübile yapıp aktif şarkıcılığa veda etseler. (Benzer bir durumda olan Erol Büyükburç'a selamlar, saygılar) Yanlış anlaşılmasın, kötü bir niyetim yok bunu söylerken. Benim derdim, gençlerin önü açılsın.Burak Kut: Bu endüstride, özellikle çıkış şarkısında denge unsuru çok mühim. Ne çok kaliteli bir iş çıkarmaya çalışıp potansiyeli ürkütmeyeceksiniz, ne de işin cılkını çıkarıp baştan kaybetmeyeceksiniz. Orta yolu bulanlara güzel bir örnektir Burak Kut. "Benimle oynama / Söyledim sana / Şansını zorlama / Uğurlar olsun" Bu şarkının tavlayıcı müzikal yapısı bir tarafa; hangi liseli, utangaç flört deneylerinden birinde "çıktığı" kişiye tam da bu sözleri söylemek gereğini duymamıştır ki? Burak Bey'in sonraları bir hayli kilo alıp, o gereksiz turuncu camlı gözlükleriyle viva-gala-şamdan platformunda boy göstermesi kesinlikle sinir bozucuydu. Bu notu da eklemiş olmam muharririn popçularla arasındaki aşk-nefret ilişkisinin boyutlarının tayin edilmesini kolaylaştırır inşallah. Ragga Oktay: Bu sinir bozucu tecrübeyi hatırlayanlar hatırlamayanlara anlatsın mümkünse. Ben sadece "Derdime derman çukonata kız / Biz çukonatın hastasıyız" sözlerini nakledeyim. Burak Kut bahsinde cılkını çıkarmamak gerektiğinden söz etmiştik. Buyrun çıkarılmış hali! Ajda Pekkan: Aslına bakarsanız biraz üzülüyorum Ajda Hanım'a. Piyasada birçok benzeri, hatta daha kötüleri de olduğu halde, dalga geçmek isteyenler hep ona yüklenirler. Gerçi, küçük çaplı bir popüler kültür efsanesi olan Yalçın Pekşen röportajı Pekkan açısından son derece talihsiz ama yine de biraz da insaflı olalım bu kendi çapında "süperstar"a. Biliyorsunuz, süperstarlar kolay yetişmiyor. Seden Gürel: Aykut Gürel iyi işler yapma potansiyeli olan ama piyasaya uyanlar cinsinden bir besteci ve aranjör. Benim merak ettiğim bu iyi işleri karısından esirgemeyip farklı bir kulvara yönlendirseydi Seden Hanım'ı daha mutlu bir çift olmazlar mıydı? "Bum bum bum / Daldan hop dala uçtum / Sonunda bir dala kondum / Nedir bu daldaki durum" gibi bir çocuk şarkısının yetişkin bir kitleye sunulması, her şeyden geçtim ama "ayıp" sayılmaz mı? Fatih Erkoç: Pop müziğin ilginç figürlerinden birisi de Fatih Erkoç. Konuyla ilgilenen herkes, onun ne kadar iyi bir çalgıcı olduğunu söyler. Özdemir Erdoğan'ın ürkek caz denemelerindeki coşkun trompeti çalan adamla, "Oynatmaya az kaldı / Doktorum nerede? / Bir güzel kız yüzünden çıldıracağım" şarkısını yapan adamın aynı kişi olduğunu bilmek, şaşırtıyor ve biraz da kızdırıyor insanı. Son kertede, problematik popçular diyebiliriz Erkoç ve benzerlerine. Aidiyet sorunlarını bir türlü çözemediklerinden, ne dar ama sıkı bir hayran kitlesi yaratabiliyorlar kendilerine, ne de diğerleri kadar popüler olabiliyorlar. Yavuz Turgul'un deyimiyle "ilahi çelişki"nin müzikteki yansıması.Sezen Aksu: Konu hakkında en güzel yorum Can Kozanoğlu'ndan gelmişti Roll dergisindeki röportajda. "Efendi bir günümdeyim. Bu konuya girmeyelim isterseniz." Con Ahmet'in Devridaim Makinesi gibi, ya da laçka bir Anka kuşu ya da ne bileyim çöp öğütme makinesi. Acaba bir gün kurtulabilecek mi necip halkımız bu döngüden?Harun Kolçak: Uzun, sarı, kıvırcık saçlı, şişman ve de bıyıklı bir adamın envayi renk spot ışığının altında kendine özgü dans stiliyle şu şarkıyı söylediğini tahayyül edin: "Gir kanıma / Hani bekarlık sultanlık derdin / Yetti canıma / Yaşarım ben senle, gir kanıma" İşte fazla yara almadan atlattığımız Harun Kolçak vakasının bir özeti. Babası Eşref Kolçak'la bir araya geldiklerinde ne konuşurlar acaba. Ya da babası bu klibi seyrettikten sonra, "bu ne soytarılıktır bre zıpçıktı" diye kükremiş midir?İzel- Çelik- Ercan: Zamanında, en şık kostümleriyle ve de en efendi halleriyle kameraya bakıp güzel güzel şarkılarını söyleyen bu üç gençten İzel olanının yıllar sonra sürekli "seks bombası" olmaya çalışıp bir türlü beceremeyen bir Viva-Gala-Şamdan müdavimi olacağını, Çelik olanının Atatürkçülüğü halkına belletmeye çalışan bir misyoner olacağını, Ercan olanının ise sınıf atlayacağını kim bilebilirdi? Keşke İzel- Çelik- Ercan hiç dağılmasaydı, "gözlerim dolu dolu oluyor / sen buradan çekip giderken" sözlerinde bir samimiyet vardı hiç değilse. Aşkın Nur Yengi: Genç popçuların saygı duyması gereken bir isim. Çünkü, pop müzik patlamasında onun da önemli bir payı var. Sezen Aksu himayesinde çıkardığı ilk albümü beklenmedik bir ilgiyle karşılandı ve bu ilginin verdiği cesaretle birçok yeni albüm çıktı daha sonra. Hatırladığım kadarıyla, kötü bir albüm de değildi o. İnsanların kaşarlanmış bayan popçulardan bıktığı bir dönemde, eli yüzü düzgün bir vokal çalışması ve vasatın üstünde şarkılarla, pop müziğin yol aldığı ikinci kulvarı açanlardan birisiydi. Bu ikinci kulvar Sertab Erener'den söz ederken anahtar kelimelerini verdiğim ve şu sıralar Candan Erçetin, Sertab Erener, Yaşar, Ayşegül Aldinç, Levent Yüksel, Rafet El Roman gibi isimlerin başı çektiği bir alan. Yengi, sonraları bu yolu terk edip, "Ay İnanmıyorum!" şarkısıyla başka sulara yelken açmayı da denedi ve bir ölçüde başarılı da oldu. Ama artık miyadını doldurduğu kanaatindeyim. Umuyorum o da bunun farkına varır da, kendine bir şans daha verir.Tarkan: Tarkan bahsi çok temel bir soruyu da beraberinde getiriyor: Nedir Tarkan'ı diğerlerinden farklı kılan ve bu kadar popüler olmasına sebep olan? 98 yazında Tarkan adını hayatında hiç duymamış bir grup İrlanda işçi sınıfı üyesinin 15 gün Türkiye'de kaldıktan sonra evlerine birer Tarkan albümüyle dönmeleri bizzat tarafımdan gözlendiği gibi İspanya'nın şirin kenti Salamanca'nın en gözde diskosunda, gecenin sonu gelmiş ve herkes yorulmuşken, bütün diskoyu harekete geçirmek için Tarkan'ın "Yakalarsam muck muck!" şarkısının çalındığı ve bunun da işe yaramış olduğu olayı bizzat yaşayan güvenilir bir kaynak tarafından bana aktarılmıştır. Öncelikle o, yalnızca bir pazarlama harikası olan ve en ufak bir yeteneğin izini bile göremediğimiz birçok benzerinden farklı. Sesi güzel, besteleri var ve kendi çaplarında iyi besteler ve ayrıca kimi düzenlemelerinde müzikal kaygılara önem verdiği açıkça görülüyor. Ancak, tüm bunlar popüler olmaya yetmeyen, hatta yer yer bunu köstekleme potansiyeli olan özellikler. Buradan Tarkan'ın zeki ve ölçülü bir adam olduğu tezine sıçrıyoruz ister istemez. Nerede neyin söyleneceğini, amaca ulaşmak için nelerin makbul olduğunu biliyor Tarkan. Aceleci davranmak yerine, ihtiyatlı ve de her daim saldırgan olmayan bir tutum içinde görüyoruz onu. Her şeyden önemlisi de, tüm bu anlamlandırma çabalarının üstüne tüy dikmek gibi olacak ama, MFÖ'nün bir şarkı sözünü ödünç alacak olursak: "Şeytan tüyü var bu hınzırın."Başta da söyledik, alıcısı ve satıcısı olan bir nesneden söz ediyoruz ve günümüz dünyasında bir malın satışında etkili olan temel faktörlerden birisi pazarlama. Tarkan bu anlamda çok şanslıydı gerçekten. "MTV'de klibim yayımlanacak" havalarıyla Avrupa'yı fethettiğini sanan saf gönüllü popçuların aksine yavaş ve emin adımlar atıldı Tarkan için. Burada mühim olan Tarkan'ın sunacağı imajdı ve tam da burada Tarkan'ın farkı ortaya çıktı. Tarkan'ın fazladan bir çaba göstermesine lüzum yoktu. Çünkü Tarkan'ın görünümü, hal ve tavırları kendiliğinden aranan bir "imaj"dı zaten. Şahane bir alaşımdan söz ediyoruz. Bir kere seksi ve bunu nerede kullanacağını biliyor. Hem romantik, hem küstah. A yüzünde "ah yanardöner bir acayipsin" diye sitem ederken, B yüzünde "unutmamalı o güzel günleri" diyebiliyor. Bir klibinde en kırılgan haliyle göz süzerken, diğerinde partnerini yatağa davet eden güçlü erkek bakışlarını fırlatıyor. Müzikal formların da güzel bir kaynaşması var onda. Arabesk motifleri eksik etmiyor şarkılarından, ama tamamen Batı müziği formatındaki bir düzenlemeyi de sunmayı da ihmal etmiyor B5 olarak da olsa. Öte yandan bir yerde Türk Sanat Müziği'nin sınırlarına dalarken, bir başka şarkıda flarmoni orkestrasını stüdyoya sokabiliyor. "En iyi imaj hiç olmayan imajdır" düsturunun ideal bir örneği Tarkan. Kapsayıcı olabilmek, herkese hitap edebilmek; aynı anda çok şey olup, hiçbir şey olmamayı gerektiriyor ve Tarkan da bunu çok iyi başarıyor. Avrupa'daki başarısına gelince, müziğinde ve görünüşünde oryantal figürlerden en ufak bir iz olmayan ve Batı'daki popun aynısını, hatta daha iyisini yapan nice popçumuz bir türlü Avrupa semalarına açılamazken, Tarkan'ın başarısını, Avrupa'nın o bıktıran oryantalist perspektifinde aramak yanlısıyım. Bir Avrupalı'nın Tarkan dinlerken belli belirsiz bir üstünlük duygusuna kapılıyor olduğunu iddia etmek bilmem çok mu spekülatif olur? Mustafa Sandal: Ölçütlerimiz belli ve bu ölçütler bağlamında Sandal'ı da başarılı popçular arasında saymak gerekiyor. Ancak, benim tahammül sınırlarımı öylesine zorluyor ki kendisi. Alternatif, kullanılmamış, dillere pelesenk olma ihtimali yüksek şarkı sözleri yazmaya çalışması olumlu bir tercihmiş gibi görünmekte. Ama ortaya çıkan eserlere bakınca, keşke o da herkes gibi yazsa şarkı sözlerini demekten alamıyorum kendimi: "Bu kız beni görmeli / Bana kazak örmeli", "Onun arabası var / Güzel mi güzel / Şöförü de var özel mi özel / Bastı mı gaza gider mi gider / Maalesef ruhu yok / Onun için hiç mi hiç şansı yok" ve sonuncusu "Seni tek geçerim bu âlemde". Bana itici gelenler başkalarına neden bu kadar çekici geliyor? Son bir söz: Harun Kolçak'tan bile daha kötü dans edebilen Mustafa Bey, kliplerinde dublör kullanmayı düşünmezler mi acaba?Atilla Taş: Bu bir Erol Köse prodüksiyonudur. Sırf bu yüzden temkinli yaklaşılması icap eder. Çok kitap okuduğundan, okuduğu kitapların neler olduğundan bahsettiğinde ona inanıyorum. Ama Dostoyevski'yle haşır neşir olmuş bir insanın, nasıl olup da pembe bir ceketle, özellikle gıcıklaştırılmış bir dans eşliğinde "Boğazına dursun ham çökelek" diye çığırabildiğini aklım almıyor. Çıtır Kızlar ve Birkaç İyi Adam: "İyi kızlar cennete / Kötü kızlar her yere / Çıtır kızlar nereye / Nereye de giderler." Bizim tercihimiz gözden ırak bir yeri seçmeleri yolunda olacaktır elbette. Bunlar da Yonca Evcimik'in Sezen Aksuculuk oynamaya çalışıp, eline yüzüne bulaştırmasının, neyse ki unutulan sonuçları.Yeşim Salkım: Bir zamanların sosyal içerikli radyocusu Beyaz, Star'da yaptığı programda patronlarından Hakan Uzan'ın eşini ağırladı birkaç ay önce. Söz konusu eşin, kocasının kanalında bulunmuş olmanın verdiği rahatlık ve küstahlıkla Beyaz'ı aşağılar bir tavır takınması ve laflarıyla rezil etmesi görülecek şeydi. Söz konusu eşin adı Yeşim Salkım. Sinemada müzikten daha başarılı olduğu bir gerçek. Başka da üstünde durmayı gerektirecek bir yönü yok. Ege: Akdeniz pop diye bir şey olur mu? Olmaz tabii ki. Ege'nin hakkında şarkı yaptığı yaz aşkıyla birlikte şirin bir tatil beldesinde inzivaya çekileceği günleri görecek miyim acaba?İzel: Önce İzel-Çelik-Ercan, sonra İzel-Ercan ve en sonunda da İzel. Bölünerek çoğaldılar sevmeyenlerine inat. Neden "seksi" olmaya çalışıyor ki İzel? Üstüme vazife değil ama, nedendir bu zorlama, bu inat? Yoksa, çilli vatandaşlarımıza bir mesaj mı verilmek isteniyor. Mirkelam: Onun farklı bir yerde durduğu benim bir kuruntum mu diye düşünmekteyim yıllardır. İki kasette 20 şarkı ve hepsinin altında aynı imza var: Söz-müzik: Mirkelam. "Kahpe kader sen bana ne zaman güleceksin / Ah bir joker bu ele ne zaman vereceksin" sözlerinin de gösterdiği gibi, karşımıza ne yaptığını bilen bir adam var. İşinin insanları eğlendirmek olduğunu biliyor, ne çok ciddiye alıyor ne de aşırı basitliğe geçit veriyor. Ölçülü, güzel ve kendisi gibi olabilen bir adam. Bülent Ortaçgil için hazırlanan "Şarkılar Bir Oyundur" adlı albümde Ortaçgil'in "Bütün Çiçekler Su İster" şarkısını öyle bir yorumlayışı var ki, Ortaçgil'e "benim şarkım da pop olabiliyormuş" dedirtmeyi başardı. İçtenlikle ve şiddetle tavsiye ediyorum.Soner Arıca: Bir yerde bir hata yaptı ama, bunu kendisi de anlayamadığından silindi gitti. 94 yazında bir izci kampında, her gün, bıkmadan bize dinletilen bir Soner Arıca şarkısı vardı: "Beni yaktın yıktın gittin vefasız". Hatırlatmak istedim. Hakan Peker: İşte sektörün başat isimlerinden birisi. Her döneme ve kitleye hitap edebilen, esnek bir yapı arz ediyor. Yıllar öncesinin bir Hakan Peker klasiği, küçük çaplı bir efsane olarak Hakan Peker tarihinin şanlı sayfalarını süslemekte: (Bu arada "Bir efsaneydi efsaneydi / Senle beraber olmak" şarkısını da analım.) "Hey Corc versene borç / Olmaz Maykıl bende de yok." Corc ve Maykıl adlı iki arkadaşın diyaloglarından oluşan bu nadide şarkıda, Maykıl senedinin günü geçtiğinden zor durumdadır ve haciz tehlikesiyle karşı karşıyadır. Böyle bir durumda Maykıl, tabii ki karagün dostu Corc'a koşar ilk iş olarak. Fakat o da ne, Corc'un sıkışık bir zamanıdır ve Corc arkadaşının talebine içi kan ağlayarak da olsa "Olmaz Maykıl, bende de yok" diye yanıt vermektedir. Şarkı arkadaşlar arasındaki dayanışmanın ana teması olduğu ince bir ebedi eser olacakken Corc'un duyarsız tavrı bu olasılığı ortadan kaldırmıştır. Bu arada, Hakan Peker'in "breakdance" patlamasının yaşandığı yıllarda bu yöndeki girişimlerini hatırlayacak denli çöplük hafızalı, güzel insanlar var mı acaba aramızda?Candan Erçetin: İtiraf etmeliyim ki, o değişik. Yukarıda da değinmiştim, pop müziğin kitlesi ve ifade haritası farklı bir alanı olabileceğinden. Candan Hanım da bu alanın en iyilerinden birisi. Ona da gereksiz bir ayrımcılık atfediliyor, bu işin üzücü tarafı. Öte yandan, gerek mesleki formasyonu, gerek tavrı, gerekse de işine gösterdiği özenle, farklı olduğunu belli ediyor. Peki gelmiş geçmiş en kötü klip yönetmenlerinden olan Mete Özgencil'le ortak çalışmalarının biteceği gün gelecek mi? Çelik: Rivayete göre, 96 yılında Kral TV Müzik Ödülleri Töreni'nde Mazhar Alanson, Çelik'le karşılaşır ve şöyle selamlar: "N'aber Çelik, Atatürk nasıl?" Çelik ayrı bir alemden gelmiş gibi. Onu ve onun yüce amaçları uğruna çırpınışlarını anlatmaya cümleler kafi gelmiyor. O zaman bırakalım da, onu "ilelebet magazin" insanı Kenan Erçetingöz anlatsın: "Çelik inanılmaz akıllı bir çocuk. Çok ilginç fikirleri var. Bugüne kadar Türkiye'de söylenmemiş, söylenmeye cesaret edilmemiş."3 Bu noktada bir soluklanalım. Anlaşılan pop çağı deyimiyle "şoke olacağız". "'Üretmek lazım' diyor, 'Üretmeyen toplumun sonu yok' diyor. Verdiği mesajlar müthiş... "4 Görüldüğü gibi, Çelik tıpkı bir florasan gibi, ışık saçıyor etrafına. Devam ediyoruz: "Açık açık söylüyor, tehditlere aldırmıyor: 'Dönün, Türkiye'nin tarihine bakın. (...) Benim şu anda yönetim biçimim elden gidiyor. Cezayir olduğu zaman, İran olduğu zaman mı bunlar Atatürk demeye başlayacaklar? Diyenleri görüyoruz. Hepsini kıtır kıtır kesiyorlar. Açıktır bu iş. Ordu bu işe sahip çıkıyor.'"5İşte Türk popunun allamesi Çelik. Uzun saçlarıyla, "Ateşteyim ateşte ateşte / Aklım düştü bir kıza işte" şarkısını söyleyen Çelik daha zararsız değil miydi? Ama önyargılı olmamak gerek. Biliyorsunuz, "devir değişti, eee tabii Çelik de değişti." Değişimin ilk sinyalini "gücetapan"lar gibi davranmayıp, motivasyon üstadı Kadir İnanır'a karşı, kız arkadaşını savunarak gösterdi. Umuyoruz arkası gelir. Bu liste ne yazık ki böylece uzayıp gidiyor ve bir süre sonra baktım ki, sürekli aynı şeylerden söz etmek zorunda kalıyorum. Yalnızca isimler değişiyor. Kimsenin hakkı yensin istemem, o bakımdan listenin kalan elemanlarına kısaca değinip yazıyı bitirmek istiyorum:Mansur Ark: Hatırlamak istemediğinizi tahmin ediyorum.Yıldız Tilbe: Türk popunun kaybedeni. Bora Öztoprak: Çiçek Dilligil'le evlenmesi Kaygısızlar fanatiklerini mutlu etmişti.Şahsenem: Hayırlı bir icraatını görmüşlüğüm yok. Azeri olması bir avantaj mı?Bora: "Hadi hadi şeker / Canım seni çeker." Yoruma gerek var mı?Niran Ünsal: Vardı, belki hala vardır.Rüya Ersavcı: "Kızım seni Edi'ye vereyim mi? / Kızım seni Büdü'ye vereyim mi? / İstemiyorum baba." Tiyatral bir klibi vardı. Garipti.Aylin Livaneli: Kalıtıma inanır mısınız? Ben inanırım. Deniz Arcak: "Zehir Ettin" vasatın üstünde bir şarkıydı, arkası gelmedi.Hazal: Adı anılsın istedim.Jale: Saç renginin beyaz olması ilginçti.Sinan Erkoç: Sen kalk, Goran Bregovic'e ait şarkıya Türkçe söz yaz ve Iggy Pop gibi vokal yapacağım diye uğraş. "Bu ne cüret?" diye soran olmadı mı acaba? Akın: Söylenecek bir şey yok.Şebnem Paker: Eurovision üçüncümüzün "Dinle" adlı eseri güzeldi halbuki. Neden kaybolup gittiği araştırılsın isterim.Rengin: "Aldatıldık" adlı eseri hatırlanıyor hâlâ.Metin Arolat: İlk erotik kliplerden birinden hatırlayacaksınız. Söz konusu klipte Merve İldeniz'in göğüs nahiyesine dökülen şeyin dondurma mı, yoksa yoğurt mu olduğu bir hayli tartışılmıştır samimi arkadaş hasbıhallerinde. Melis Sökmen: Burçlarla ilgili şarkı yapmak ilginç bir fikir gibi görünüyorsa da, sonuç pek hatırlanacak cinsten değil.Ozan Orhon: O kiloların birazını olsun verebilseydi Ozan Bey, şimdi Ebru Şallı'nın eski eşi olarak hatırlanmazdı belki de.Zeynep: Milliyetçi popçu kontenjanından listede. Uzun süredir adını duyulmuyor olması hayra alamet.Levent Yüksel: Başlangıç şahaneydi, nedendir bilinmez arkası gelmedi. "Medcezir Manzaraları"ndan "Tövbe"ye, garip bir rota. Ait olamayanlardan.Rafet El Roman: Ayrı bir yerde duruyor. Orası kesin. "Şu Hayatta Neler Oluyor" ilginç bir çalışmaydı. Nazan Öncel: Kötü bir başlangıcın ardından nefis bir rotaya savruldu. Ona sadece saygı duyuyoruz.Kenan Doğulu: Roma'yı yakmaktan bahseden bu arkadaşımız için erken bir jübile düşünülemez mi. Ozan Orhon'a, Harun Kolçak'a, Ferda Anıl Yarkın'a göre yalnızca daha yakışıklı olduğu için daha popüler olması haksızlık değil mi?Ercan Saatçi: "Ya sev, ya terk et!" ana temalı şarkısını bilenler vardır. Gülüp geçilemeyecek bir durumla karşı karşıyayız. "Bizim oranın cinayetleri"nden bahseden son bestesini de hatırlayınca durum iyice vahimleşiyor. En kötüsü de söz konusu zatın bir Fenerbahçe taraftarı olması.Tayfun: "Hadi yine iyisin / İyisin iyisin / Sen işini bilirsin / Bilirsin bilirsin." Klibini her seyredişimde içim giderdi, boynu kopacak diye. Deniz Seki: Bilkent Üniversitesi'ndeki konserine binlerce kişinin gitmiş olması, hem Deniz Seki hakkında, hem de üniversitenin öğrenci profili hakkında fikir veriyor.Pınar Aylin: "Kamyonetin arkasında oturup şarkısını söyleyen kız" fikrini bulan kişi mutlu mudur acaba hayatından?Sibel Alaş: Umut verici bir çıkıştı, ne yazık ki arkası gelmedi.Hilal Cebeci: Abartı, bayağılık, sahtelik... Onu Ahmet Yılmaz'ın saygıdeğer karakteri Kılllanan Adam'a havale ediyorum.Gülşen: Pijamayla şarkı söylemek, hiç de orijinal bir fikir değildi. "İmaj maker"larına duyurulur.Doğuş: Viva-Gala-Şamdan'dan çok Hafta Sonu kulvarına hitap ediyordu, belki de o yüzden istediği başarıyı elde edemedi.Rober Hatemo: Geçelim.Ümit Sayın: Suavi'nin seslendirdiği nefis bestesinden söz edilir hep. Kendi icrasında herhangi bir pırıltıya rastlayamadım ne yazık ki.Demet: Bir Gürol Ağırbaş bestesi olan "Arnavut Kaldırımı"yla kurtarıyor kendini. Vasatın üstünde olduğunu söylemeliyim.Yaşar: Farkını fark ettiklerimizden biri de Yaşar. Şahsen bana hitap eden bir müzik değil yaptığı ama, efendi olmaya çalışmayıp gerçekten efendi bir adam olduğu için ve garip bir referans ama, ünlü olmadan önce yazdığı şiirleri göndermek için Metin Üstündağ'ı seçtiği için.Gökhan Tepe: Almayalım biz, kalsın.Ciguli: Türkiye'nin en iyi popçularından biri. Basitliğin içindeki güzellik. Kendini kasarak değil eğlenerek şarkı söylüyor ve eğlendiriyor. İmaj uğruna yapılan onca maskaralıktan sonra "Ciguli Forte", gerçekten ilaç gibi geliyor.GMG: Mazhar Alanson'un "MFÖ öldü mü ki, onun mirasını sahipleniyorsanız" deyip fırçalaması ağır gelmişti o zaman için bana. Ama yıllar geçti aradan ve hak verdim Alanson'a, hele kliplerini gördükten sonra.Sibel Tüzün: Sibel Hanım bir sabah erkenden uyanır ve rockçı olmaya karar verir. Buna diyecek bir şeyim yok da, konserin ortasında sigara içip izmaritini de seyirciye fırlatmanın rockçılık değil terbiyesizlik olduğunu biri anlatmalı Sibel Hanım'a.1) Tanpınar. A.H. (1962) Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Dergâh: İstanbul2) Bu muhteşem listenin oluşmasında emeği geçen, 63.Yurt 7. Kat camiasına selam olsun.3) Erçetingöz. K. "Çelik ile Yüz Yüze", Sabah, 01/98.4) A.g.e5) A.g.eDeniz ARSLAN - 07 Mayıs 2001, Pazartesi
False