GeriGündem Ticaret savaşlarının kazananı olmaz
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ticaret savaşlarının kazananı olmaz

Ticaret savaşlarının kazananı olmaz

Ankara ile Washington arasında başlayan gerilim Trump’ın açıklamalarıyla tırmanırken, Türkiye, hafta boyunca Amerika cephesinden gelen ekonomik dayatmalara karşın bir dizi önlem paketi açıkladı. Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) Başkanı Sinan Ülgen’e göre; Trump’ın siyasetteki önemli hedeflerinden biri Obama’dan farklı bir lider olduğunu kanıtlamak. ‘Yalnız kovboyluk’ Amerika ile beraber bütün dünyanın kaybedeceği bir yola girilmesine neden olabilir! Trump’ın politikalarının ardından AB ile yakınlaşmaya dikkat çeken Ülgen’e göre, Türkiye’nin AB ile ilişkilerde bundan sonraki diplomatik hedefi Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik müzakerelerin başlatılmasını sağlamak olmalı.

Öncelikle adını koyalım; Bu bir ekonomi savaşı mı?
Türkiye ile ABD arasında yaşananlara ekonomi alanına da sıçrayan bir siyasi gerilim olarak bakmak lazım.

Yabancılar borsanın belkemiğini oluşturan şirket hisseleri üzerinde çok ağır satış baskısı kurdu. Dolar, Euro tavan yaptı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Türk ekonomisi nihayetinde yurt dışından her yıl 250 milyar tutarında döviz girdisi sağlama ihtiyacında olan bir ekonomi. Hem yurt içi, hem yurt dışı yatırımcılar ve finansal aktörlere güven veriyor olması lazım. Son dönemde Amerika’yla yaşanan siyasi gerilim Türkiye’nin yurt dışındaki bu güven algısına zarar verdi. Bu nedenle Türk lirasına bazı spekülatif hareketler hız kazandı.

ABD'den “Rahip Brunson serbest kalsa bile vergiler indirilmeyecek” açıklaması geldi. Rahip etkisi, Evanjelistlerin baskısı, bu krizin ne kadar önemli bir unsuru?
Brunson zaman içinde ABD iç siyaseti bakımından da görünürlük kazanan bir mesele olduğu için Türk-Amerikan ilişkileri açısından önem kazandı. Ama iki ülke açısından da birikmiş olan ve bir türlü çözüme kavuşturulamayan başka anlaşmazlıklar mevcut. Dolayısıyla Brunson meselesi hallolsa bile Türk-Amerikan ilişkilerinde kısa vadede köklü ve kalıcı bir iyileşme beklememek lazım. Ama Brunson konusu ilişkileri daha da sorunlu bir hale getiriyor. Halledilmesi o bakımdan önemli. Bir de oluşan güven bunalımını ortadan kaldırmaya yardımcı olacaktır.

Trump’ı diğer Amerikan başkanlarından farklı kılan savaşı silahla değil, parayla yönetmesi mi? 
O kanıda değilim. ABD’nin İran politikasına baktığımızda, İran ile işbirliğine yönelmek yerine, İran’ı çevreleme politikasına yönelen bir ABD var. Dolayısıyla kendi ulusal menfaatini tehdit altında gördüğü alanlarda, sertlik politikasından imtina etmeyecek bir ABD yönetimi var karşımızda. Ama Obama dönemine oranla, bu ulusal menfaat kavramı daha dar tanımlanıyor. Nitekim bu nedenle Trump yönetimi, IŞİD ile savaş sona erdikten hemen sonra Suriye’den çekilmeye niyetli. Bu ülkenin istikrara kavuşturulması, yerel aktörlerin kalıcı bir siyasi uzlaşmaya zorlanması ve Suriye’nin yeniden imarı ile yakından ilgilenmeyecekler, bu doğrultuda Amerikan kaynaklarının harcanmasına yeşil ışık yakmayacaklar. Zira Trump için Suriye, ABD’nin ulusal çıkarları açısından önem taşıyan bir ülke değil. Onun için tek mesele IŞİD ile mücadelenin başarı ile sonlandırılması.

Hedefi için dünyayı ateşe verecek kadar gözü kara görünüyor. İpek Yolu'ndan çok tedirgin... Bu güzergâhta nasıl bir oyun peşinde?
Trump’ın siyasetteki önemli bir hedefi Obama’dan farklı bir lider olduğunu kanıtlamak. Bunun için Obamacare (Sağlık sigortası alanında dar gelirlilere imkan sağlayan bir tasarı) gibi Amerikan halkı bakımından önemli sayılabilecek bir kazanımı dahi riske atmaya hazır olduğunu gösterdi. Dış politikada, ki buna dış ekonomik ilişkileri de dahil, Obama’nın ve hatta daha önceki gerek Demokrat gerek Cumhuriyetçi ABD başkanlarının da büyük önem atfettiği çok taraflılığa ve küresel yönetişim kurallarının hilafına bir pozisyon aldı. Oysa ki II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan liberal ekonomiye dayalı çok taraflı uluslararası düzenden en çok faydalanan ülke Amerika’ydı. Şimdi Trump’un Amerikası bu düzeni temelinden sarsacak hareketler yapıyor. Trump,  ABD’yi İklim Değişikliği Anlaşması’ndan, BM İnsan Hakları Komisyonu’ndan, İran ile yapılan nükleer anlaşmadan çekti, Dünya Ticaret Örgütü’nü zayıflattı. Ekonomide de benzer şekilde ABD, Kanada ve Meksika arasındaki serbest ticaret anlaşması NAFTA’yı eleştirdi ve müzakereye açtı. Başta Çin olmak üzere tek taraflı karşı tedbirlere yöneldi.

Yalnız kovboyluk kaybettirmez mi? Ya da şöyle sorayım: Sonunda kaybeden Amerika olmaz mı?
Evet olur, ama Amerika ile beraber bütün dünya kaybeder böyle bir yola girildiğinde. Ticaret savaşlarının kazananı olmaz. Nasıl ki kurallara dayalı çok taraflı ticaret rejimi bir kazan kazan felsefesine dayalıysa, ticarette korumacılığı arttıracak tek taraflı zorlamalar da bir kaybet-kaybet senaryosu riskini taşımaktadır. Unutmamak lazım ki 1930’lardaki büyük buhran böyle tek taraflı korumacılık tedbirlerinin yaygınlaşması ile vücut bulmuştu. Zaten bu acı tecrübeden hareketle II. Dünya Savaşı sonrası sonradan Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) evrilen GATT gibi kurumlar hayata geçirildi.    

Türkiye'ye karşı ticari savaşı başlatıp, bir de çelik ve alüminyumun “ulusal güvenlik meselesi” olduğunu söyledi. İlgili  maddeyi kötüye kullanmış olmuyor mu?
GATT’ın ve bugün DTÖ’nün XXI. Maddesi bu ulusal güvenlik istisnasını kurala bağlıyor. Buna göre ülkeler, ulusal güvenlik argümanına dayalı olarak DTÖ yükümlülüklerini askıya alabiliyorlar. Trump da buna dayalı olarak demir çelik ve alüminyum ithalatına ilave gümrük vergisi koydu. Mesela 1970’li yıllarda İsveç, bu hükme dayanarak ayakkabı ithalatına sınırlama getiriyor. O zaman İsveç artan ithalat baskısı nedeniyle ülkede ayakkabı üretiminin yok olma yoluna girdiğini ve bunun da ulusal güvenliği açısından sakıncalı olduğunu iddia etmiş. Hal böyle olmakla birlikte, ortak anlayış bu hükmün istismar edilmemesi yönünde. Oysa ki şimdi ABD’nin yaptığı tam da bu. Bu milli güvenlik istisnasını istismar etmek. Üstelik bunu yapan da uluslararası ticaretteki en önemli ülkelerden biri. ABD bu tutumuyla uluslararası ticaret rejimi bakımından çok tehlikeli bir emsal oluşturmuş durumda.    

Ticari yasaların hoyratça kullanılmasına karşı Dünya Ticaret Örgütü’nün söyleyeceği bir söz yok mudur?
Bu hükmün ilginçliği şu: Bütün diğer DTÖ yükümlülerinden farklı olarak, bu madde temelinde yapılan uygulamaları DTÖ’ye şikâyet ederek bir sonuç almak mümkün değil. Zira DTÖ bile mesele milli güvenlik olduğunda ülkelerin egemen kararlarına müdahale etmek istemiyor. Geçtiğimiz hafta Ticaret Bakanı Sayın Ruhsar Pekcan, Türkiye’nin ABD’yi DTÖ’ye şikâyet ettiğini ifade etti. Bu anlaşmazlıkla ilgili bir panel toplanacak olsa bile, buradan ABD aleyhine bir sonuç almak pek mümkün olmayacak kanaatimce. DTÖ paneli, bir üye ülkenin ulusal güvenliği ile olduğunu iddia ettiği bir meselede taraf olmak istemeyecektir.

"Trump’ın sınırlarını test etmeyin” denerek bir tehdit daha savruldu. "Test edilecek sınır" neresi?
Siyasi sorunların devam etmesi durumunda, ki yaptırım meselesinin bu aşamada özellikle rahip Brunson ile ilgili olduğunu söylemek lazım, ABD’nin ilave yaptırımlar alabileceğine işaret ediyor. 

Türkiye’nin başta otomobil olmak üzere ABD ürünlerine vergi koyarak cevap vermesini nasıl değerlendirmeli?
Türkiye DTÖ kuralları uyarınca ticari menfaatlerinin zarar gördüğü gerekçesiyle ABD’ye karşı tedbir alabilme imkanına sahipti, bunu yaptı. Doğru olanı yaptı. Burada belki tartışılabilecek olan tek konu, yaptırım listesine otomotiv ürünlerini dahil etmek olabilir.  Otomotiv sektörünün, ABD'ye ihracatı, geçen yıl yüzde 101,05'lik rekor artışla 1.4 milyar dolara yükseldi. ABD’den otomotiv ürünleri ithalatı ise 100 milyon dolar seviyesinde. Bu asimetrik ticaret, bir eskalasyon senaryosunda Türkiye’nin aleyhine olabilir.

Fotoğraf: Nilüfer Demir
Fotoğraf: Nilüfer Demir

HEDEF GÜMRÜK BİRLİĞİNİN GÜNCELLENMESİ OLMALI
Türkiye, Avrupa’dan destek almış gibi görünüyor. Merkel, Türk ekonomisinin güçlü olmasının Almanya açısından önem taşıdığını vurguladı. Bu duruş Türkiye için bir fırsat mıdır?
Öncelikle daha genel perspektifte, Trump’ın yürüttüğü dış politikanın Türkiye ile AB’nin yakınlaşmasına zemin hazırladığını ifade etmek lazım. Bunun en somut örneği İran. Hem Türkiye hem AB,  ABD’nin İran yaptırımlarına karşı net tavır aldılar. Ekonomik gelişmelerle ilgili olarak da başta Almanya ve Fransa olmak üzere AB liderleri tarafından yapılan Türkiye’ye destek açıklamaları var. Bunun iki temel nedeni var. Öncelikle birçok AB şirketinin Türkiye’de yatırımları var. Türkiye’ye gelen yabancı sermaye yatırımları arasında AB ülkelerinin payı yüzde 70’in üzerinde. Bu oran bir yandan ekonomik alanda AB ile aslında ne kadar bir karşılıklı bağımlılık yaratılmış olduğunu, diğer yandan ise AB’ye alternatif bir ekonomik ortak bulmanın ne kadar zor olacağını gösteriyor. Keza AB bankalarının da Türkiye’de finansal yatırımları var. Örneğin bir İspanyol bankası, Garanti Bankasının çoğunluk hissesine sahip. Bir İtalyan bankası Yapı Kredi Bankasında yüzde 50 oranında bir ortaklığı var. Sonuçta Türk ekonomisinin krize girmemesi, iyi bir performans sergilemesi AB ekonomisinin de yararına. Meseleye bu açıdan bakınca, AB ile ilgili komplo teorileri üretmek de zorlaşıyor herhalde. Son bir argüman da tabiatıyla Suriye’li mültecilerle ilgili. Türkiye’nin bir ekonomik krize girmesinin mülteciler konusundaki tutumunu riske atacağı ve Avrupa’ya yeniden bir mülteci akımı başlayabileceği endişesi de var bazı AB başkentlerinde. 

Bugün Avrupa’yla bir iklim değişikliğinden söz edebilir miyiz?
Trump Amerikası’nın yürütmüş olduğu dış politika, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde iklim değişikliğinin önünü açabilecek bir fırsat olarak görülmeli. Ama bunun için de iki tarafın içerikli ve somut adımlar atması lazım. Henüz o aşamaya gelmedik.

Tutuklu iki Yunan askeri serbest bırakıldı,  Avrupa Komisyonu Başkanı, “Demokratik, istikrarlı ve müreffeh bir Türkiye görmek istiyoruz” dedi. Ufukta yeni bir yol haritası görünüyor mu?
Avrupa Ekonomik Topluluğu ile 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşması’ndan bu yana Türkiye’nin hedefi AB’ye tam üyelik oldu. Bugün gelinen noktadaysa, iki taraftan da kaynaklanan nedenlerden, bu yolda ilerlemenin şimdilik imkanı kalmadı. Benim kanaatim tam üyelik perspektifini mutlak surette korumalıyız. Ancak aynı zamanda, tam üyelik hedefine zarar vermeden, Türkiye ile AB arasında müşterek menfaatlere hizmet edecek yeni bir ilişki çerçevesi kurgulanması faydalı olacaktır. Bu yeni çerçevenin omurgasını da Gümrük Birliğinin modernizasyonu teşkil edecek. O nedenle Türkiye’nin AB ile ilişkilerde bundan sonraki diplomatik hedefi Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik müzakerelerin başlatılmasını sağlamak olmalı.

Katar 15 milyar dolar gibi bir yatırım yapacağını açıkladı, bölge ülkelerinden başka da ses çıkmadı…
Diğer Körfez ülkelerinden ses çıkmaması normal. Arap Baharı ve sonrasında Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’e destek politikası nedeniyle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkileri gerildi. Katar’ın destek taahhüdü önemli. Türkiye de Katar’a çok kritik bir aşamada, geçtiğimiz yıl Suudi Arabistan’ın bir saray darbesi planladığının düşünüldüğü bir aşamada destek olmuştu. Bu kriz sırasında Türkiye bir gecede TBMM’den yasa çıkararak Katar’a Türk askeri göndermiş ve Katar rejiminin arkasında durduğu mesajını vermişti. Ayrıca Türkiye’nin Katar’da zaten bir askeri üssü var. Bu yerleşim, ülkemizin bu coğrafyada güç ve yaygınlık kazanan askeri-siyasi ayak izine yönelik politikasını önemli bir halkası. 

Türkiye’nin Çin, Rusya, İran ve Ukrayna gibi ülkelerle ticaretin milli para birimleri üzerinden yapılmasına ilişkin bir planı var. Bu fikre nasıl bakıyorsunuz?
Faydalı ama bu aşamada oldukça sınırlı bir etkisi olur. İki ülke arasında ulusal para birimi ile ticaretin gelişebilmesinin iki önemli kriteri var. Birincisi ikili ticaretlerinin nispeten dengeli olması lazım. Şöyle bir örnek verebilirim. 2017 yılında Türkiye’nin Çin’e ihracatı 1.5 milyar dolar ithalatı ise 23 milyar dolar. Çin ile ticaretimizde ulusal para birimlerine geçeceksek, Çin bu durumda senede 21 milyar dolardan fazla bir TL rezervine sahip olacak demektir. Çin bu parayı ne yapsın? Sonuçta Türkiye dışında bir ülkeye TL ile ödeme de yapamaz.  İkincisi de anılan para birimlerinin yüksek enflasyondan dolayı değer erozyonuna uğramaması lazım. Zira hiçbir ülke bu para biriminden cinsinden rezervlerinin alım gücünün kısa sürede erozyona uğramasını istemez. Bu açılardan bakıldığında Türkiye ikili ticaretinde TL’nin payını arttırmak istiyorsa enflasyon ile mücadelede başarılı olmak zorunda. İkincisi de tabiatıyla ihracat potansiyelini arttırmak zorunda. Ki bunun için de başta yenilikçilik ve eğitim alanında olmak üzere daha uzun vadeli yapısal reformlar gerekiyor.

S400 İLE F35 AYNI AĞIRLIKTA DEĞİL
EDAM olarak F35 ve S400 üzerine hazırladığınız raporda bir başlık var: "Türkiye, NATO ittifakından uzaklaşıyor mu?" Açar mısınız?
Rapora bu başlığı vermemizin nedeni, Türkiye’nin özellikle ABD ile ikili ilişkilerinde yaşadığı sorunlar nedeniyle NATO ile ilgili bir güven erozyonunun yaşanması. Örneğin, bir savaş çıksa NATO Türkiye’nin yardımına gelecek mi diye soruluyor. Oysa ki aslında NATO’nun asıl misyonu, sağladığı caydırıcılık ile olası bir savaşın çıkmasını önlemesi. Savaş çıkarsa zaten NATO misyonunda başarısız olmuş demektir. Ama güven erozyonu, NATO’nun caydırıcılığına dair de bir tereddüt yaratıyor. Kaldı ki NATO yalnızca bir askeri örgüt değil. Önemli bir siyasi fonksiyonu da var. Türkiye ve ABD gibi NATO’nun iki çok önemli müttefiki arasında yaşanan sorunlar NATO’nun bu siyasi nüfuzunu da olumsuz etkiliyor.

Anlaşmaya varılamamasının Türkiye’ye maliyeti olur mu?
Olur. S400 ile F35’i aynı perspektifte değerlendirmemek lazım. S400, alternatifi bulunabilecek ve tek bir misyon için yani Türkiye’nin hava savunmasını güçlendirmesi için öngörülen bir alım. Oysa ki F35’in bir alternatifi yok. F35 yalnızca bir savaş uçağı değil. Öyle olsa F35 almayalım diyebilirdik. F16’nın modernizasyonuna devam edelim sonra da yerli üretimi olarak planlanan TFX uçağı ile devam ederiz diyebilirdik. Ama F35’in asıl özelliği, radarlara görünmez “stealth” niteliğinin de ötesinde, geleceğin ağ merkezli savaş ortamında uçan bir karargah olması. F35 savaşta enformasyon ve elektronik istihbarat üstünlüğünü ele geçirmeyi sağlayan bir platform. Bu özelliği ile de diğer savaşan unsurlara, ki bunlar başka savaş uçakları olabilir, harp gemileri olabilir hatta güdümlü roket sistemleri gibi kara ateş destek vasıtaları olabilir, güç ve kabiliyet kazandırıyor. Türkiye gibi askeri gücünü geliştirmekte iddialı olan bir ülkenin envanterinde F35’in olmaması önemli bir handikap olacaktır. Gelecekteki savaş ortamına adaptasyon için gerekli dönüşümsel hamlelerin yapılmasını da zorlaştıracaktır.   

Peki çare ne?
Türkiye, S400 alımını gözden geçirmeli. Terazide S400 ile F35 aynı ağırlıkta değiller. F35’in alınamaması, S400’ün alınmamasına oranla uzun vadede daha büyük bir zafiyet yaratacaktır. S400 ile de ilgili mesele şu: S400’un F35 kritik sistemleri açısından bir risk oluşturduğu düşünülüyor. s400’ün muharebe kontrol sistemlerinin, F35 sistemini siber saldırı ile “hack” ederek, Rusya’nın bu kritik bilgilere ulaşmasını sağlayacağından endişe ediliyor. Bu endişe de şu veya bu şekilde ortadan kaldırılmadığı sürece, ABD F35 ile S400’un aynı coğrafyada kullanılmasını istemeyecektir. 

F35’lerin Türkiye’ye arzının Brunson'a bağlı hale getirilmesi orantısız bir hamle değil mi?
Bu noktada Washington’un tutumu da hatalı. F35 teslimatının siyasi koşula bağlanmaması lazım. F35, Türkiye’nin gerek kendi ulusal güvenliği gerek NATO şemsiyesi altındaki sorumlulukları bakımından dönüşümsel bir katkı sağlayacak bir platform. Bu nedenle işin iki NATO müttefiki arasında siyasallaştırılmaması gerekiyor. Buna karşılık izah etmeye çalıştığım üzere S400 ile ilgili tereddütler ise yersiz değil.

Yeniden güven arttırıcı bir ortam yaratılabilir mi? Yoksa kriz daha da mı derinleşir?
Türk-Amerikan ilişkilerin geçmişinde de muhtelif krizler oldu. Jüpiter füzeleri, 1964 Johnson mektubu, 1974 Kıbrıs Harekatı sonrası silah ambargosu, 2003 çuval krizi gibi. Ama sonuçta bütün bu siyasi krizlerin bir odak noktası vardı. O sorunun çözülmesi ile beraber ilişkiler tekrar rayına girdi. Bu sefer farklı bir durum yaşıyoruz. Türkiye ile ABD arasındaki sorunların sayısı artıyor. Üstelik eski sorunları da çözemiyoruz. Sorunların bu şekilde birikmesi ciddi bir güven erozyonuna neden oluyor. Eksilen güven de, rahip Brunson örneğinde olduğu gibi eskalasyona uygun bir siyasi zemin yaratıyor. Türk-Amerikan ilişkilerinin bu girdaptan çıkması lazım. Bunun için de bir tarafın inisiyatif alarak ve belki de karşılık beklemeden güven arttırıcı bazı adımlar atması gerekecek. Ama artık öncelikle ikili ilişkileri zehirleyen Brunson meselesini çözmek gerekiyor. 

Her krizde dile gelen “Sen de İncirlik’i kapat” formülünü gerçekçi buluyor musunuz?
Burada amaç ne? Mesele karşı tarafı cezalandırmak mı? Kaldı ki İncirlik’in Türkiye’nin ulusal güvenliğine de katkıda bulunduğunu unutmamak lazım. IŞİD’e karşı yürütülen müşterek askeri operasyonun lojistik merkezi İncirlik. Keza İncirlik, Türkiye’nin de yararlandığı NATO’nun nükleer caydırıcılığı açısından da kritik bir role sahip. NATO nükleer planlamasında yeri olan ABD’nin Avrupa’da konuşlu nükleer taktik silahlarının bir kısmı İncirlik’te. Bence hedefimiz bu olmamalı. 

Ya ne olmalı?
Türk- Amerikan ilişkilerini karşılıklı saygı ve güven temeline yeniden oturtmak olmalı. O nedenle geri dönüşü olmayacak adımlardan imtina etmek lazım. Kaldı ki Türkiye’nin elinde ABD’ye karşı başka kozlar var. Bunların başında da Türkiye’nin ABD ile beraber hareket etmesi durumunda dış politika ve güvenlik alanında müşterek ulusal menfaatlerin ilerletilmesine sağlayabileceği katkı var. Ama burada kritik olan işte bu müşterek menfaat terimi. ABD ile kanaatimce bu konuda daha derinlikli bir diyalog başlatmamız ve değişen uluslararası ve bölgesel konjonktürde bu ortak çıkar kavramını yeniden tanımlamamız gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında ise bu dönemde ABD’de bir uluslararası güvenlik vizyonuna sahip olduğuna dair pek de güven vermeyen Trump gibi bir başkanın olmasını bir talihsizlik olarak görüyorum.

KİMDİR?
ABD Virginia Üniversitesinde ekonomi ve bilgisayar mühendisliği dallarından mezun oldu. Brugge Avrupa Koleji’nde yüksek lisans yaptı. Ülgen, 1990’da girdiği Dışişleri Bakanlığı’nda iki yıl boyunca Ankara'da Birleşmiş Milletler dairesinde çalıştı. Brüksel'de Avrupa Birliği Nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliğinde görev yapan Sinan Ülgen, bu dönemde Gümrük Birliği’yle ilgili müzakerelere fiilen katıldı. 1996 sonunda Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılan Sinan Ülgen, İstanbul Ekonomi Danışmanlığın Yönetici Ortağı ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi EDAM’ın başkanıdır. ABD’de yerleşik Carnegie Endowment for International Peace’in çalışmalarına Türkiye uzmanı olarak katkıda bulunmaktadır. 2004’te yılında Kemal Derviş ile beraber ‘Çağdaş Türkiye'nin Avrupa Dönüşümü’ başlıklı bir kitap yazan Ülgen’in ‘AB İle Müzakerelerin El Kitabı’ ve Carnegie Endowment tarafından yayınlanan ‘Türkiye’nin Nükleer Programı’ ile ‘Siber Dünyanın Yönetişimi’ başlıklı kitapları vardır. Ülgen, World Economic Forum’un Global Council of Europe üyeliği ile Roma’daki NATO Savunma Koleji’nin Akademik Kurul üyeliğinde bulunmuştur. Ayrıca bir önceki NATO Genel Sekreteri Rasmussen’in NATO Galler Zirvesi öncesi atamış olduğu 10 kişilik uluslararası güvenlik uzmanları grubunun üyesidir.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle