GeriGündem Suriye'de güvenli bölge: Asli unsur Türkiye olmalı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    1
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Suriye'de güvenli bölge: Asli unsur Türkiye olmalı

Suriye'de güvenli bölge: Asli unsur Türkiye olmalı

Suriye’de Fırat’ın doğusuna operasyon konuşuluyor, bölgeye askeri sevkıyat haberleri geliyor. Türkiye, Fırat’ın doğusuna girerse ne olur? Sınırda güvenli bölgenin uzunluğu ve derinliği ne anlam taşıyor? ABD’li komutan SDG’nin başıyla neden fotoğraf verdi? Türkiye neden İncirlik kartını gösterdi? Sahadaki çalışmalarıyla bilinen Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Serhat Erkmen’e göre Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bize operasyondan başka seçenek olmadığını gösterdi.

ABD BÖLGEDE GENİŞ BİR ETKİ SAHASI PEŞİNDE

 

ABD Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey başkanlığındaki heyet Türk yetkililerle görüştü ve güvenli bölge görüşmelerinin ilk turundan sonuç çıkmadı. Kim ne istiyor, niçin bir anlaşmaya varılamıyor?

 

Basitçe anlatmak gerekirse Türkiye, Suriye’nin doğusunda PKK/YPG terör örgütünün kontrolünde olmayan, Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde ve bölgede yaşayan halkların hakkaniyetle temsil edildiği, bölge insanının toprağına dönebildiği, Türkiye’ye terör tehdidi olmayan bir yapı ortaya çıkmasını istiyor. Ortaya çıkacak yapının detayları; yani kaç kilometre olacağı, nasıl bir idari yapı tarafından yönetileceği, Suriye’nin yeni sisteminde nasıl yer alacağı gibi şeyler daha teknik ama önemli detaylar...

Suriyede güvenli bölge: Asli unsur Türkiye olmalı

İpek ÖZBEY - Doç. Dr. Serhat ERKMEN

Washington’ın istediği?

 

ABD, Suriye’nin içinde varlığını devam ettirebileceği, varlığını meşru kılabilecek ve mümkün olduğu kadar az askerle olabildiğince çok politik, askeri ve stratejik etki üretebileceği bir yapı istiyor. ABD, Fırat’ın doğusuna baktığı zaman sadece IŞİD’le mücadelesinde ona yardımcı olan ve bu nedenle örtülü ya da açık operasyon yürüttüğü bir grubu korumak değil, bunun ötesinde hem Suriye’de hem Fırat Havzası’nın güney kısmı içinde etki sahası oluşturabileceği bir yapı peşinde. Bunun yolunun oradaki mevcut durumu korumaktan, hatta genişletmekten geçtiğini düşünüyor. Tabii Amerikalılar buna İran’ın etki sahasını sınırlandırmak, IŞİD’in yeniden canlanmasını engellemek ya da Suriye’de demokratik bir yönetimin ortaya çıkması gibi meşrulaştırıcı bir takım siyasi söylemler yüklemedi değil.

 

Bu, Türkiye’yi karşısına almayı göze alacak kadar önemli bir mesele mi?

 

ABD ile Türkiye arasındaki sorunlar Suriye ile sınırlı değil. Belki diğer sorunlar olmasaydı, Suriye konusunda uzlaşıya varmak daha kolay olabilirdi. Ama diğer alanlarla birleştiğinde Suriye meselesi daha da büyüyor. Bizim açımızdan ise Suriye’den kaynaklanan tehdit artma eğiliminde. Özellikle Fırat’ın doğusunda terör örgütünün kendisi için güvenli bir alan oluşturmanın ötesine geçerek bir devletleşme projesine dönüşmesi Türkiye için tehdidin artmasına neden oluyor.

Suriyede güvenli bölge: Asli unsur Türkiye olmalı

 

TÜRKİYE İÇİN ULUSAL GÜVENLİK KONUSU

 

 ABD, IŞİD Karşıtı Uluslararası Koalisyon’un bir üyesi olan Türkiye’nin güvenli bölge projesi içinde yer almasını talep ediyor. PKK’ya kalkan oluşturması mı amaçlanıyor? Türkiye için kabul edilebilir bir tez mi?

 

Aslında Türkiye 2014’ten beri uluslararası koalisyonun içinde yer aldı. Ancak bir şey unutmamak gerek: ABD’nin güvenli bölge projesi içinde PKK terör örgütünün bir parçası varken, Türkiye’nin onun içinde yer alması Türkiye’nin kendisiyle çelişmesi anlamına gelir. Bu küçük, söylemsel bir çelişki değil Türkiye’nin ulusal güvenliğine dair temel bir çelişki olur. Türkiye’nin tezi çok net: PKK-YPG terör örgütünün olduğu yerde ben bulunmam! Ama IŞİD’e karşı bir koalisyonun bir parçasıyım. Mayısta toplantı düzenlendi, Ankara ev sahipliği yaptı. Fakat iş, IŞİD’i aşalı çok oldu. Bu saatten sonra “Suriye’de ve Irak’ta IŞİD yeniden canlanacak, bunun canlanmasını da YPG’nin özünü oluşturduğu SDG engelleyecek, bizim bunlarla işbirliği yapma zorunluluğumuz vardır” şeklinde bir söylemi kimse makul bulmuyor. ABD buna inanabilir ya da PKK/YPG’yi bir operasyon aracı olarak kullandığını açık açık söyleyebilir ama terör örgütünün özünü oluşturduğu bir yapının Türkiye tarafından kabul edilmesini beklemek mantıklı değil.

 

Fırat’ın doğusuna operasyon bir yıldan fazladır gündemimizde. Bu süre içinde terör örgütünün gücü arttı mı?

 

“Gücü arttı” demekten ziyade oradaki yapıyı dönüştürme konusunda adımlar attı demeyi tercih ederim. Başlangıçta YPG’nin kontrol ettiği alan daha fazla kendi potansiyel güç tabanıyla sınırlıydı. Ancak 2015’in nisan ayından itibaren etki sahasını genişletirken, üzerinde doğrudan kontrol sağlayamayacağı bölgelere doğru genişlemeye başladı. Sahada engellerle karşılaşınca bu bölgelerdeki insanları başka bölgelere tehcir etmeye başladı. Ancak örgüt Rakka, Deyr-i Zor gibi alanları Amerika’nın desteğiyle kontrol altına alınca burada bazı yerel işbirlikçiler elde etmeye başladı. Başlangıçta SDG, sadece PKK/YPG’ye dayanan bir yapıdan oluşmasına rağmen alan genişledikçe bir takım yerel Arap unsurları da kendisiyle işbirliği yapmaya zorladı. Bu sonuç, YPG için bir yerde avantaj ama bir yerde de dezavantaj...

 

PKK/YPG’NİN YEREL GÜÇLERLE ÇATIŞMASI

 

 Açar mısınız?

 

Bir kere üç sene öncesine kadar kontrol etmediği geniş bir toprakta kontrol sağlamanın getirdiği başta petrol kaynağı olmak üzere ekonomik avantajları var. İkincisi, su kaynakları... Üçüncüsü bölgedeki tarım alanlarını kontrol ediyor ve dördüncüsü ticareti kontrol ediyor. Elde ettiği gelir çok yüksek değil ama onun için önemli bir miktar. 70 bin silahlı güçten bahsediliyor ki bu da üç sene önce 20 bin civarındaydı.

 

Peki dezavantajı?

 

İki önemli dezavantajı var. Birincisi, örgüt silahlı militanlarının baskı uygulayarak kontrol edebileceği nüfustan çok daha geniş bir coğrafi alana yayılmak zorunda kaldı. Yani aşırı genişledi. Potansiyel gücünün üstüne çıktı. İkincisi, sayısal anlamda büyüdü ama Suriye’nin kuzeydoğusu ve doğusunda bulunan Arap unsurları Amerikalıların da baskısı ve itmesiyle birlikte bünyesine almak zorunda kaldı. ABD ile zaman zaman bu konuda sorunlar da yaşadı. Çünkü PKK/YPG her şeyi doğrudan kendisi kontrol etmek istiyordu. Dolayısıyla PKK/YPG özellikle Rakka ve Deyr-i Zor’un bazı bölgelerinde tam olarak nüfuz edemedikleri ve zaman zaman ciddi sorunlar yaşadıkları yerel ancak güçlü unsurlarla karşı karşıya. PKK/YPG’nin bu aktörlerle yaşadığı sorunlar genelde yerelle sınırlı kalıyor. Ancak kriz durumlarında genişleme potansiyeli gösteren ciddi hoşnutsuzluklar var. Ortaya çıkan, PKK’yı aşan bir yapı. Dolayısıyla çatışmadan çekinen bir yapı aslında.

 

Bugün Türkiye, Fırat’ın doğusuna operasyon yaparsa karşısında çatışmayı göze alamayacak bir terör örgütü var yani...

 

Söyleme baktığınız zaman “Eğer bir çatışma çıkarsa bunu bütün Suriye sathına yayarız, Türkiye’nin içine taşırız, çok büyük bir çatışmayı tetikler...” denildiğini görüyoruz. Hatırlayalım: Afrin operasyonu sırasında da aynı şeyi söylediler. Sonuç ortada. Ki Afrin operasyonunda coğrafya PKK’dan yanaydı. Burada değil. Bu arada aşırı genişlemiş bir yapının böyle bir yapı karşısında tek zafiyeti silahlı çatışma sırasında gerçekleşmeyecektir. Sahada bir sürü grubun ya Türkiye’ye yakın muhaliflere ya da Esad rejimine yakın olduğu biliniyor. Bunlar da kendi yolunu çizmek isteyeceklerdir. YPG, bu tür bir çatışmaya girmek istemiyor.

 

Suriyede güvenli bölge: Asli unsur Türkiye olmalı

O FOTOĞRAFIN ANLAMI

 

Çok konuşulan bir fotoğraf... Bir yanda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile görüşürken; diğer yanda CENTCOM Komutanı Kenneth McKenzie, Türkiye’nin arananlar listesinde olan SDG Komutanı ile samimi şekilde Suriye’de yürürken görüntüleniyor. Nasıl yorumlarsınız?

O fotoğraf Türkiye’yi teskin etmek, YPG’ye de destek mesajı vermek anlamına geliyor. Bir yanıyla baktığınızda TSK’nın ya da Türkiye’nin kuvvet kullanma seçeneğini masaya koyduğu zaman Suriye’de dengeleri nasıl değiştirebildiği iki kez görüldü. Biri Fırat Kalkanı, diğeri Zeytin Dalı’nda... Aslında iki değil, iki buçuk da diyebiliriz, biri de İdlib’de... Dolayısıyla Türkiye’nin olası bir operasyona kalkışmasını engellemek için ABD alelacele bir heyet gönderdi.

Şimdiki durum aralık ayından farklı mıydı?

Farklıydı. Aralık ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin artık sabrının tükendiğini ve Fırat’ın doğusuna bir operasyon gerçekleştirebileceğini ilan etmişti. Sonrasında yoğunlaşan bir askeri yığınak vardı. O sırada ABD’den Jeffrey’nin ekipleri gelmeye başladı. Bu operasyonun yapılmaması için karşılıklı çalışma mekanizmaları oluşturuldu ve bir sonuç vermesi beklendi. Bu sefer aynı şekilde bir deklarasyon olmadı. Halihazırdaki mevcut yığınağa ek, kritik ve nihai aşamaya geldiğini düşündüren üst üste konuşlandırmalar meydana gelince bu sefer ABD ekibi uyandı ve Türkiye’yi durdurmak için “güya” bir öneriyle buraya geldi.

Neden güya diyorsunuz?

Çünkü önerinin içeriği konusunda farklı görüşler var. Eşzamanlı olarak da CENTCOM Komutanı’na bağlı bir takım alt birimler Fırat’ın doğusuna gittiler. Burada da YPG’ye üst perdeden “Yanınızdayız” mesajı verdiler. Bu destek mesajı YPG tarafından hem uluslararası kamuoyuna “ABD bize destek veriyor, siz de desteğinizi kesmeyin” şeklinde bir mesaj, hem de iç mekanizmasına “Safları sıkı tutun, ABD arkamızda. Türkiye’ye karşı bize bir koruma kalkanı oluşturuluyor, merak etmeyin” demesini sağladı. Bir yandan Türkiye’ye “Dur bir çözüm buluruz”, diğer yandan YPG’ye “Merak etme yanındayız” mesajının eşzamanlı verildiğini söyleyebiliriz. Ben, bu fotoğrafların Amerika’nın bilgisi dışında sızdırıldığına da inanmıyorum.

 

TÜRKİYE İNCİRLİK KARTINI OYNAR MI?

 

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun açıklamasında bir nokta dikkat çekiciydi. “Bizim elimizde İncirlik var” vurgusu bugüne kadar pek de yapılmıyordu. Türkiye, İncirlik üssü kartını oynar mı?

İncirlik sadece Suriye ile ilgili bir mevzu değil, aynı zamanda S-400’lerle de ilgili, Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında bir mesele. Bu konuda anlaşamadığımız zaman hemen İncirlik’i kapatacağımızı düşünmüyorum ama Türkiye’nin İncirlik meselesini gündeme getirecek kadar sabrının taşmış olmasının bir anlamı olduğuna inanıyorum. İncirlik bizim ilişkilerimizde özel bir madde. Dolayısıyla İncirlik’in telaffuzunun “Suriye’de ne kadar ciddi bir tehdit hissediyoruz, acil çözüm bulmak zorundayız, bunu anlayın” gibi bir mesajı olduğunu düşünüyorum.

 

DERİNLİKTEN ÖTE GÜVENLİK ŞARTI

 

İhtilaf konularından biri de güvenli bölgenin derinliği...

 

Güvenli bölgeden kast ettiğimiz şey ne? Kimin için güvenlik sağlamak istiyoruz. Burada taraflar arasında temel farklılıklar var. Türkiye’nin güvenli bölgeden kastı, kendi ulusal güvenliğini sağlayabilecek bir hattı sınırının ötesinde oluşturmak. Fakat anladığım kadarıyla muhataplarımızın güvenli bölgeden kastı, YPG’yi güvenlik altına almak. Zaten en temel mesele buradan başlıyor. Aslında güvenli bölge dediğimiz şey uzun vadede baktığınızda Türkiye’nin ulusal güvenliğini nasıl sağlayacağına dair bir soruyla ortaya çıkıyor. Güvenli bölge, kısa süre için oluşturulmuş hayali bir yer değildir. Suriye’nin toprak bütünlüğüne zarar vermeyecek bir bölge, güvenli bölgedir. Yeni demografik kaymalara neden olmayacak bölge, güvenli bölgedir. Güvenli bölge, gerçek anlamda kurumların inşa edilebileceği, güvenliğin sağlanabileceği bir alandır. Güvenli bölgenin güvenlik üretebilmesi için gerekli şeyler bunlardır.

 

Türkiye, derinliğin 40 kilometre olmasında ısrarlı. 40 kilometre değil de 20 kilometre olursa nasıl riskler söz konusu?

 

Güzel soru. Sınırın 10-20-40 kilometre derinliğindeki yerleşim alanlarına baktığınızda YPG’nin çok güçlü olduğu bazı alanların ister 20 kilometrede ister 10 kilometrede olsun, güvenli bölgenin içinde kalacağını görüyorsunuz. Buraya askeri üs koyalım, devriye alanı oluşsun, ellerindeki silahlar bu sınırın gerisini çekilsin, orada varlığını devam ettirsin... Güvenli bölge bu değil. Derinliğe takılmıyorum. Aynı sorunu İdlib’de de gördük. Alanlar, derinlik belirlendi ama iş sahanın gerçekliklerine göre yürüyor. Bence insanların yaşadıkları yerlerde nasıl bir yapının oluşturulacağı, o sınırın kaç kilometre olacağından daha önemli. Elbette bunun olmazsa olmaz şartı, güvenlik sağlanırken Türkiye’nin temel söz sahibi olması.

 

GÜVENLİ BÖLGE OLMAZSA RİSK BÜYÜK

 

Suruç’un karşısı Ayn el-Arab, Akçakale’nin karşısı Tel Abyad... Her iki yerleşim de SDG tarafından kontrol ediliyor. Bu harita bize ne söylüyor?

 

Tel Abyad ile Ayn el-Arab demografik yapı, ideolojik konumlanma, YPG’nin gücü, Suriye’deki olaylara katılması itibariyle birbirinden farklı. Genellikle Tel Abyad’da kalanlar bugüne kadar çatışmalara doğrudan müdahil olup da çatışmak yerine, kendi varlıklarını korumak için işbirliği yaparak hayatta kalmayı tercih ettiler. IŞİD’le de ÖSO’yla da YPG ile de yaşadılar. Ayn el-Arab ise ideolojik anlamda PKK’nın örgütlendiği yerlerin başında geliyor. Oranın sürece yaklaşımı farklı. Bir güvenlik bölgesi oluşmasında durumunda, ikisinin aynı tepkiyi vereceğini söyleyemeyiz.

 

“Fırat’ın doğusuna girmeden bu işi çözmek mümkün değil.” Katılır mısınız?

 

Eğer Türkiye’nin istediği gibi bir güvenli bölge oluşturmazsak burada bizi kısa vadede de uzun vadede de çok büyük bir risk bekliyor. Bunu yapmanın yolu, siyasi ve diplomatik araçlar değilse askeri araçlardır. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı aslında başka seçenek olmadığını gösterdi bize. Tıpkı asli unsurun Türkiye olması gerektiğini gösterdiği gibi...

 

Esad rejiminde gerginlik artıyor

 

İdlib’de rejimin saldırıları sürüyor, birçok sivil de hayatını kaybetti. İdlib’de ne oluyor?

 

İdlib’de Esad rejimi hiç beklemediği bir askeri yenilgiyle karşılaştı. 6 Mayıs’ta başlamıştı operasyon, üçüncü ayını tamamlayacak. Bu kadar kısa sürede ele geçirdiği alan çok sınırlı. Kendisi için önemli olan bazı yerleri kaybetti. Stratejik anlamda ilerleme kat edemedi. Ağır kayıp verdi. Ordu ve milis grupları içinde ciddi tartışmalar başladı. Bu ilerleyememeden birbirini sorumlu tutmakla birlikte, Esad rejimi içinde gerginlik artıyor. Bu, Esad rejiminin hiç beklediği bir şey değildi. Bu nedenle, gittikçe artan miktarda sivil nüfus vurmaya başladılar. Çatışmanın yoğun olduğu İdlib’in güneyi ve güneybatı ekseninde zaten nüfusun büyük kısmı boşalmıştı. Güneyde bombaladığı alanların ötesine geçip rejim ve Rusya, nüfusun toplandığı orta yerleri vurmaya başladı. Burada Rejim ve Rusya’nın amacı demografik baskı yaratıp, bir göç dalgasına neden olabilecek hamleleri yapabileceğini göstererek Türkiye’nin direncini kırmak.

 

Rejim ve Rusya birlikte hareket ediyor. Türk Dışişleri, Rusya Dışişleri Bakanı’ndan saldırıların durdurulmasını istedi. Tam da S-400 sayesinde Ankara-Moskova arası ilişkiler iyiyken, bu saldırılar zarar verir mi?

 

Rusya, İdlib’in rejimin kontrolü altına girmesini istiyor. Sanırım onlar da şunu anladılar: Nasıl biz Suriye’de her istediğimiz anda istediğimiz adımı atamıyorsak, belli dengeleri gözetmek zorundaysak, Rusya da gözetmek durumunda. Türkiye’ye rağmen İdlib’de ilerlemek mümkün değil. Bu üç ay, bunu ortaya koydu. Burada Rusya’nın Türkiye’ye bence en açık mesajı, “Bak Astana Zirvesi geliyor. Siyasi çözümü konuşmaya başlayacağız. Bunu konuşabilmemiz için askeri operasyonların durması ya da belli bir aşamaya gelmesi gerekiyor.” İlişkilere zarar verir mi noktasında şunu söyleyebilirim: İdlib hem Rusya hem Türkiye için önemli. Ancak Türk-Rus ilişkilerinin geneline baktığımızda bu ilişkiyi tamamen sekteye uğratacak kadar önemli değil.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle