GeriGündem Sezer'in konuşmasının tam metni için tıklayın
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sezer'in konuşmasının tam metni için tıklayın

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, TBMM'nin 22. Dönem Beşinci Yasama Yılı'nın açılışında yaptığı konuşmanın tam metni.

Sayın Milletvekillleri,


Sizleri, Yeni Yasama Yılı'nın başlangıcında üstün başarı dileklerimle ve saygıyla selamlıyorum. Sözlerime başlarken, bu yüce çatı altında bir kez daha bulunmaktan duyduğum mutluluğu belirtmek istiyorum.


Laik ve demokratik rejimimizin temel kurumu Türkiye Büyük Millet Meclisi, açıldığı günden bu yana tarihsel sorumluluk üstlenmiş, varlığı ve çalışmalarıyla Ulusumuza güven vermiştir.


Türkiye Büyük Millet Meclisi, Yüce Atatürk'ün öncülüğünde Kurtuluş Savaşı'nı yürütmüş, Cumhuriyet'i kurmuş, devrimlerin altyapısını oluşturmuş, Atatürk Cumhuriyeti'nin değiştirilemez nitelikleriyle sonsuza kadar yaşatılması, demokrasinin güçlendirilmesi, rejimin özünden sapma olmaksızın kurum ve kurallarıyla işlemesi, yurttaşlarımızın hak ve özgürlüklerine kavuşarak onurlu bir yaşam sürmesi yönünde önemli hizmetlerde bulunmuştur.


Türkiye, Ölümsüz Önderimiz Atatürk'ün, O'nun izinden ilerleyen kurumlarımızın ve yurttaşlarımızın çaba ve katkılarıyla, çağdaş dünyanın saygın, güvenilir bir üyesi olma yolunda önemli aşama kaydetmiştir.


Sahip olduklarımızın değerini bilerek, gücümüze inanarak, kendimize güvenerek, sorunlar karşısında yılmayarak, demokrasimize sahip çıkarak, bölünmez bütünlüğümüzü koruyarak, toplumsal barışı sürekli kılarak aydınlık yarınlara emin adımlarla ilerleyeceğiz. Bu konuda kurumlarımıza, yönetileni ve yöneteniyle tüm yurttaşlarımıza görev ve sorumluluklar düşmektedir.


Ulus egemenliğinin temsilcisi Yüce Meclisimizin bu sürece de çalışmalarıyla büyük katkıda bulunacağına yürekten inanıyoruz.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Bu yıl, bağımsızlık savaşımızın önderi, Ulusumuzun kurtarıcısı, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, büyük komutan, eşsiz devlet adamı ve devrimci Yüce Atatürk'ün doğumunun 125. yılını kutluyoruz.


Türk Ulusu, doğumunun 125. yılında Yüce Atası'nı sevgiyle, özlemle, gönül borcuyla anarken, aynı zamanda tarihe ve insanlığa malolmuş, eylemleri ve söylemleriyle dünyada saygınlık kazanmış örnek bir lideri yetiştirmenin övüncünü ve coşkusunu yaşamaktadır.


Yüce Atatürk, insanlığa malolan yapıtlarıyla hergün aramızda bulunmakta, yüksek ülküleri ve ilkeleriyle yol gösterici olmakta, düşüncelerde ve yüreklerde yaşamaktadır.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Devletlerin siyasal rejimlerini düzenleyen anayasaların üstün konumları, özenle korunmalarını zorunlu kılmıştır. Bu nedenledir ki, anayasaların bağlayıcılığı, uygulanmasının sağlanması, izlenmesi, denetlenmesi ve değiştirilmesi özel kurallara bağlanmıştır.


Anayasa'nın 2. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir.


Hukuk devleti niteliğinin ayırt edici özelliği, hukukun üstünlüğünün kabul edilmiş olmasıdır. Hukukun üstünlüğü de, Anayasa'nın ve yasaların eksiksiz uygulanmasını, iktidar gücünün yargı ile dengelenmesini, yasama ve yürütme organları ile yönetimin eylem ve işlemlerinin yargısal denetime bağlı tutulmasını gerektirmektedir.


Anayasa'da parlamenter sistem kabul edilmiş, bu sistemin gereği yasama, yürütme ve yargı erklerine yer verilmiş ve erkler ayrılığı ilkesi benimsenmiştir. Anayasa'nın Başlangıç bölümüne göre, erkler ayrılığı, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasıyla sınırlı uygar bir işbölümü ve işbirliğidir.


Anayasa'da benimsenen sisteme göre, kuşkusuz hiçbir organ diğerine üstün değildir. Her organ, Türk Ulusu adına, Anayasa'da belirlenen yetki ve görev alanı içinde ulusal egemenliği kullanmaktadır.


Bunun yanında, yasama ve yürütmenin siyasal birlikteliklerinden doğacak iktidar gücünü dengelemek için Anayasa'da kimi düzenekler öngörülmüştür. Cumhurbaşkanı'na, Anayasa'nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme bağlamında, Anayasa ile verilen yasama, yürütme ve yargıya ilişkin yetki ve görevler bu kapsamdadır.


Yine, Anayasa'da iktidar gücünü dengelemek için yasama, yürütme ve yönetimin tüm eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı tutulmuş; yargıya, gücü elinde bulunduran erklere karşı bir denge ögesi olma işlevi yüklenmiştir.


Yasalar, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü, yasama dokunulmazlığının kaldırılması ya da milletvekilliğinin düşürülmesine ilişkin yasama işlemleri ile yürütme işlemi olan yasa gücünde kararnameler, Anayasa Mahkemesi'nin denetimine bağlı tutulmuştur.


Diğer yürütme ve yönetim eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluk denetimi de idari yargının görev alanına girmektedir.


Tüm bu düzenlemeler, yargının, yasama ve yürütmeye üstünlüğü değil, hukukun üstünlüğü bağlamında iktidar gücünün sınırlandırılması, başka bir deyişle hukuka uygunluğun sağlanması anlamındadır. Çünkü, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş çağdaş toplumlarda son söz yargıya verilmiştir.


Nitekim, Anayasa'nın 138. maddesinde, yasama ve yürütme organları ile yönetimin, mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları, bu organlar ve yönetimin, mahkeme kararlarını hiçbir biçimde değiştiremeyecekleri, bunların yerine getirilmesini geciktiremeyecekleri; 153. maddesinde de, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, yönetim makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri, kısaca herkesi bağlayacağı belirtilmiştir.


Bu sistem, ilke ve kurallar uyarınca, bir konuda yargı kararı varken tersine işlem ya da uygulama yapılması, hukuk devletinde olanaksızdır.


Bu noktada iki konu önem kazanmaktadır. Bunlardan birincisi, yargı bağımsızlığı; ikincisi ise, seçilmişlerin yanında atanmış kamu görevlilerinin rejim yönünden önemidir.


Anayasamızın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri arasında sayılan hukuk devletinin en önemli özelliklerinden biri, yargı bağımsızlığı ilkesinin kabul edilmiş olmasıdır.


Güçler ayrılığı ilkesi benimsenen parlamenter demokrasilerde, bu ilkenin doğal sonucu olarak yargı erki, yasama ve özellikle gerçek gücü elinde bulunduran yürütmeye karşı korunmuş ve bağımsız kılınmıştır.


Yargı bağımsızlığının gerçekleştirilebilmesi için, mahkemelerin yanında, yargı erkinin en önemli ögesi ve temsilcisi olan yargıçların da bağımsız ve güvenceli olması gerekmektedir.


Bu nedenle, Anayasa'nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Ulusu adına "bağımsız mahkemelerce" kullanılacağı; 138. maddesinde de, yargıçların görevlerinde bağımsız oldukları belirtilmiştir.


Yine Anayasamızda, yargı erkinin yürütmenin etki ve karışmasından uzak tutulabilmesi için kimi düzenlemelere yer verilmiştir. 140. maddede, yargıçların, mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi ilkelerine göre görev yapacakları; 138. maddesinde, yargıçların, Anayasa, yasa ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri; hiçbir organ, makam, merci ya da kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı kurala bağlanmıştır.


Yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri, yargıçların seçimi ve özlük hakları konularında yargı bağımsızlığını gölgeleyecek yöntemlerden uzak durulması, hukuk devleti ilkesinin gereğidir.


Yargıç ve savcıların tüm özlük ve disiplin işleri, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerinin seçimi gibi önemli yetkilerle donatılmış Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumunda, bir siyasal parti mensubu olan Bakan'ın ve onun buyruk ve direktifleri ile hareket eden Müsteşar'ın yer alması yargı bağımsızlığını, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini zedelemektedir.


Çeşitli hükümet programlarında da vurgulandığı gibi, yargının kişiselleştirilmesi ve siyasallaştırılmasının önlenebilmesi için, yargı bağımsızlığıyla bağdaşmayan bu durumun ivedi olarak düzeltilmesi gerekir.


Unutulmamalıdır ki, yargıç güvencesi yargı bağımsızlığının, yargı bağımsızlığı da devlete güvenin ön koşuludur.


Yasama ve yürütme organlarının da yargının siyasallaştırılmasından özenle kaçınmaları gerekir. Yargının siyasallaştırılması durumunda bundan zarar görecek olan başta yine Devlet organlarıdır. Bununla da kalmayacak, tüm Devlet kurumları, insani değerler ve bireyler de bu zarardan paylarını alacaklardır.


Hukuk devletinde kişilerin, özel yaşamına ve özgürlük alanına yapılacak hukuka aykırı karışmalardan ve bu nedenle uğrayabilecekleri zararlardan korunabilmeleri gerekmektedir. Böylece, hukuksal güvenliğin sağlanması ve sürdürülmesi, ancak bağımsız ve dolayısıyla yansız yargı organı aracılığıyla olanaklıdır.


Yurttaşın hak arama özgürlüğünün ve hukuksal güvenliğinin her türlü siyasal karışmadan, ideolojik ve dogmatik düşüncelerden arınmış, yansız ve bağımsız yargı organı tarafından korunduğu bilindiği sürece, hukuk devletinin varlığı duyumsanabilir.


Yargılama sürecinde siyasal karar organlarının etkin kılınması, yargı kararlarının hukukun gerekleri yerine siyasal kanaat ve düşüncelere dayandırılması, bu yönde yorumlanarak uygulanması ya da uygulanmaması yargının siyasallaştırılmasına neden olur. Bu ise, kişilerin hukuksal güvenliğinin ortadan kaldırılmasına, kamusal düzenin bozulmasına, hukukun ve Devlet erkinin yok olmasına yol açar.


Hukuk devletinin varlığının toplum yaşamının her alanında yurttaşlarca duyumsanması, devlete güvenin varlık nedeni olduğuna göre, tüm organların bu alanda ödevleri, yükümlülükleri ve sorumlulukları vardır.


Öte yandan, anayasal sistemin işlerliğini sağlayacak organları oluşturan, onları somutlaştıran görevlilerden kimileri halkın, kimileri Türkiye Büyük Millet Meclisi ya da Anayasa'da öngörülen diğer kurumların seçmesiyle, kimileri de atamayla göreve gelmektedirler.


Anayasa'ya göre, üç erki temsil eden organ ya da kurumlar arasında üstünlük sıralaması yapılamayacağına göre, göreve getirilme yöntemlerine bakılarak organ ya da kurumları somutlaştıran görevliler arasında da ayrım yapılamaz.


Yine, anayasal sisteme göre, rejim yönünden denge ögesi olan kurumların kararlarının, salt o kurumu oluşturan görevlilerin getiriliş yöntemine dayanılarak eleştirilmesi ve etkisizleştirilmesi doğru değildir.


Unutulmaması gereken şey, Devlet'in ve rejimin sürdürülebilmesi için, seçilmişler kadar atanmışların da görevi, sorumluluğu ve vazgeçilmez önemi olduğudur.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Anayasa'nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik bir Devlet olduğu belirtilmiş; 67. maddesinde, seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı, temel hak ve ödevler arasında düzenlenmiş; 13. maddesinde de, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulmaksızın, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmamak koşuluyla sınırlandırılabilmesi öngörülmüştür.


Yurttaşların seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı, demokrasinin yeterli değil, gerekli koşuludur. Yine, Anayasa'nın 68. maddesinde belirtildiği gibi, siyasal partiler demokratik yaşamın vazgeçilmez ögeleridir.


Ancak, bunların yanında, Anayasa'nın 67. maddesinde seçimler konusunda çok önemli bir kurala yer verilmiş, seçim yasalarının, "temsilde adalet" ve "yönetimde istikrar" ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenleneceği belirtilmiştir.


Görüldüğü gibi, önemli olan, bu ilkelerin seçim yasalarına yansıması değil, yasada bu iki ilke arasında denge kurulmasıdır.


Temsilde adalet, siyasal partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, seçimlerde aldıkları oy oranında temsilci bulundurmasını gerektirmekte, alınan oyla orantılı temsilci sayısıyla yaşama geçirilebilmektedir.


Yönetimde istikrar ise, oyların siyasal partiler arasında aşırı bölünerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yansımasının yaratacağı istikrarsızlığın önlenmesini anlatmaktadır. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi, oyların temsilci sayısına dönüşmesinde, "baraj" olarak adlandırılan oransal sınırlar konulmasını zorunlu kılmaktadır.


Birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki ilkenin, seçme ve seçilme hakkının özünü zedelemeyecek ve Devlet yönetimini aksatmayacak biçimde, birbirini dengeleyerek yasaya yansıtılması anayasal zorunluluktur. Bu duyarlı denge, aynı zamanda demokratik hukuk devleti niteliğinin gereğidir.


Yönetimde istikrar ilkesi, salt çoğunluğu sağlayacak seçim sistemini değil, istikrarlı yönetimi olanaklı kılacak adaletli bir temsil sistemini gerektirmektedir.


Bundan amaç, seçmenin siyasal dağılımının parlamentoya olabildiğince uygun ve adil biçimde yansımasıdır. Adalet, aynı zamanda yönetimde istikrarın da temel koşuludur. Yalnızca ya da ağırlıklı olarak istikrarı gözetmenin, istikrarsızlık kaynağı olacağı açıktır.


Kuşkusuz, temsilde adaletin sağlanması için, seçmenin siyasal dağılımının tümüyle parlamentoda temsil edilmesi, başka bir deyişle siyasal partilerin tümünün Meclis'te temsilci bulundurması da savunulamaz. Bu sistemin de, yönetimde istikrar ilkesine zarar vereceği ortadadır.


Ne var ki, oy kullanan seçmenin siyasal görüşünün büyük oranlarda parlamentoda temsil edilemediği seçim sistemini de, temsilde adalet ilkesiyle bağdaştırmak olanaksızdır.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Birçok kez üzerinde durduğum kimi konuları, ülke rejimi ve geleceği yönünden çok önemsediğim için bir kez de Yüce Meclis'in çatısı altında vurgulamak istiyorum.


Öncelikle, son yıllarda, bilinçli olarak gündemden düşürülmeyen laiklik ve laikliğin tanımı tartışmaları üzerinde durmakta yarar görüyorum.


Belirtmek gerekir ki, demokrasi, özgürlük, kamu yararı, kamu düzeni, laiklik gibi kimi kavramların Anayasa'da "kavramsal" tanımı yapılmamış olabilir. Anayasa'lar, kurallarıyla bu kavramların işlevlerini ve anlamlarını ortaya koyarak çerçevesini çizip, işlevsel tanımını yaparlar. Nitekim, Anayasamızda da, laikliğin işlevsel tanımı yapılmıştır.


Bu nedenle, Anayasa'da, laikliğin tanımını aramak yerine, nasıl bir laikliğin öngörüldüğüne bakmak gerekir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi kararlarının konuya katkısı gözden uzak tutulamaz.


Laiklik ilkesini yaşam biçimi olarak benimseyen çağdaş ülkeler incelendiğinde, tümünün bu ilkeyi kendi toplumsal gerçeklerine göre biçimlendirdikleri görülecektir.


Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, laiklik, ülkelerin içinde bulunduğu tarihsel, siyasal, toplumsal koşullara ve her dinin gerektirdiği isterlere bağlı olarak ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir.


Bu farklılığa bağlı olarak her ülkenin laiklik anlayışı, o ülkenin Anayasa'sına yansımıştır. Türkiye için özellik taşıyan laiklik de, Anayasa'da benimsenen ve korunan içerikte bir ilkedir.


Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullardan ve her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullar ile özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların laiklik anlayışına yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır. Dini ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde laiklik uygulamasının, aynı anlam ve düzeyde olması beklenemez.


Türkiye Cumhuriyeti, Türk Ulusu'nun gelenekleri, toplumsal yapısı, sosyal gerçekleri ve koşulları karşısında laikliği, kendine en uygun içeriği ile benimsemiştir.


Devlet rejiminin ve toplumsal yaşamın laikleştirilmesi, belirli bir tarihsel süreç içinde gerçekleştirilmiştir. Laiklik ilkesinin günümüzdeki anlam ve önemini kavrayabilmek için Kurtuluş Savaşı sürerken ve Türkiye Cumhuriyeti kurulurken gerçekleştirilen olayları ve olguları iyi irdelemek gerekir.


Gerçekten, daha Kurtuluş Savaşı'na başlangıç hazırlıkları sırasında, Erzurum Kongresi'nde alınan kararlar içinde "ulusal egemenliğin üstün kılınacağı"na yer verilmiş; Kurtuluş Savaşı sürerken kabul edilen 1921 ve savaştan hemen sonra kabul edilen 1924 anayasalarının 1. ve 3. maddelerine "Egemenlik kayıtsız koşulsuz Ulus'undur." kuralı konulmuştur. Bunlar laiklik yolunda atılan ilk adımlardır.


Çünkü, laikliğin özü ve temeli "egemenliğin" kaynağında yatmaktadır. Egemenlik Ulus'a ilişkin ise, o rejimin dayandığı sistem laik sistemdir.


Laiklik ilkesine, Türkiye Cumhuriyeti yönünden tarihsel süreçte kazandığı anlamıyla 1961 ve 1982 anayasalarında da yer verilmiştir.


1961 ve 1982 anayasalarının laiklikle ilgili tüm kuralları birlikte incelendiğinde, laikliğe bir ilke olarak yer verilmesinin çok ötesinde, onun işlevinin de tanımlanarak kapsamının belirlendiği görülecektir.


Anayasa'nın 1. maddesinde, Türkiye Devleti'nin bir Cumhuriyet olduğu belirtilmiş; 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin, Başlangıç bölümünde yer verilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu vurgulanmış; 4. maddesinde de, 1 ve 2. maddelerdeki "Cumhuriyet"in ve "Cumhuriyet'in nitelikleri"nin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin önerilemeyeceği belirtilmiştir.


Böylece, Türkiye Cumhuriyeti'nin niteliklerinden olan laiklik, anayasal içeriğiyle güvence altına alınmıştır.


Anayasa'nın 176. maddesine göre, Başlangıç bölümü, Anayasa metnine dahildir. Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içeren Başlangıç, maddelerin amacını ve yönünü belirten bir kaynaktır. Madde gerekçesinde de, Başlangıç bölümünün Anayasa'nın diğer kuralları ile eşdeğer olduğu vurgulanmıştır.


Anayasa'nın Başlangıç bölümünde, laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı belirtilmiştir. Böylece, Cumhuriyet'in niteliklerinin en önemlisi ve diğer niteliklerin temeli olan laiklik, Anayasa'ya yön veren ilkeler arasındaki yerini almış ve anayasal tanımını bulmuştur.


Bu tanıma göre laiklik, dinin, sosyal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını önleyen temel ilkedir. Bu işlevine uygun olarak Anayasa'nın 24. maddesinde de,


- Devlet'in sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı,


- Dinin ya da din duygularının yahut dince kutsal değerlerin, siyasal ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla kötüye kullanılamayacağı,


açık biçimde kurala bağlanmıştır.


Bunun yanında, Anayasa'nın 13. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin, laik Cumhuriyet'in gereklerine uygun olarak yasayla sınırlandırılabileceği; 14. maddesinde de, Anayasa'da yer verilen hak ve özgürlüklerin, laik Cumhuriyet'i ortadan kaldırmayı amaçlayan etkinlikler biçiminde kullanılamayacağı belirtilmiştir.


Böylece, temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'i zedeleyecek biçimde kötüye kullanılması önlenmiş, gerekirse laik Cumhuriyet'i korumak için temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir.


Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi, coğrafi ve siyasal yönden tekil devlet yapısını ve tam bağımsızlık ilkesini, yönetsel yönden laik, demokratik, sosyal, hukuk devletini, ekonomik, sosyal, kültürel ve sanatsal yönden de çağdaş bir Türkiye'yi hedeflemektedir.


Atatürk devriminin amacı, aydınlanma çağını yakalamak ve Türk toplumunu çağdaşlaştırmaktır. Bu amaç, Anayasa'nın 174. maddesinde, "çağdaş uygarlık düzeyini aşmak" biçiminde anlatımını bulmuştur.


Devrimin temeli, amacına bağlı olarak laiklik ilkesidir. Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır. Anayasa'da benimsenen laiklik ilkesinin, yukarıda belirtilen amaç bağlamında değerlendirilmesi ve yorumlanması zorunludur.


Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 148 ve 153. maddeleri uyarınca, Anayasa'ya uygunluk denetimi görevi nedeniyle, anayasal kural, kavram ve ilkeleri resmen yorumlamaya yetkili tek organ olduğuna ve kararları herkesi bağladığına göre, anayasal kuralların Yüksek Mahkeme kararlarıyla birlikte değerlendirilmesi, bu kararlarla kazandırılan içerikle uygulanması zorunludur.


Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında, laikliğin hukuksal, sosyal, siyasal tanımları ve ulusal değeri geniş biçimde ele alınıp, özenle korunması gereken bir ilke olduğu vurgulanmıştır. Bu kararlara göre, laiklik ilkesi gereği;


- Din, Devlet işlerinde egemen olamaz.


- Din, bireylerin manevi yaşamına ilişkin olan inanç bölümündeki yerinde, sınırsız özgürlük tanınarak anayasal güvenceye alınmıştır.


- Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir; dinin kötüye kullanılması ve sömürülmesi yasaklanabilir.


- Devlete, kamu düzeninin koruyucusu sıfatıyla, dinsel hak ve özgürlükler üzerinde denetim yetkisi tanınmıştır.


Anayasa Mahkemesi'nin, Anayasa'dan kaynaklanan yorum yetkisiyle kararlarında yer verdiği bu gerekçeler, laikliğin, Anayasal çerçevede işlevini ortaya koyarak tanımını yapmaktadır.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Başlangıç bölümünde, Anayasa'nın, Türk Yurdu ve Türk Ulusu'nun sonsuza uzanan varlığını ve Yüce Türk Devleti'nin bölünmez bütünlüğünü belirlediği vurgulanmıştır.


Başlangıç, Devlet yönetimine ilişkin tüm anayasal kurallar yönünden çok kapsamlı, aynı zamanda çok özlü bir anlatım içermektedir. Böylece, Anayasa'da tek devlet, tek ülke, tek ulus ülküsü kabul edilmiş olmaktadır.


Yine Başlangıçta, hiçbir etkinliğin, "Türk varlığı"nın, Devlet'i ve Ülkesi ile bölünmezliği esası karşısında korunma göremeyeceği; 3. maddede, Türkiye Devleti'nin Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez bütün olduğu; 4. maddede, bu kuralın değiştirilemeyeceği belirtilmiş; 5. maddede, Türk Ulusu'nun tümlüğünü, Ülke'nin bölünmezliğini korumak Devlet'in temel amaç ve görevleri arasında sayılmış; 14. maddede, temel hak ve özgürlüklerin, Devlet'in Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan etkinlikler biçiminde kullanılamayacağı açıkça vurgulanmıştır.


Ayrıca, 26. maddede, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün, 27. maddede, bilim ve sanat özgürlüğünün, 28. maddede, basın özgürlüğünün, Devlet'in Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez bütünlüğünü koruma amacıyla sınırlandırılabileceği kabul edilmiş; 58. maddede, Devlet, gençleri, Devlet'in Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetiştirmekle ödevli kılınmış; 68. maddede, siyasal partilerin tüzük, program ve eylemlerinin, Devlet'in Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağı açıklanmıştır.


Görüldüğü gibi, Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti, Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez bir bütündür ve tekil devlet yapısına sahiptir. Kurucu öge olarak, tek devlet, tek ülke ve tek ulus sözkonusudur; bu ögelerden ve tek dil, tek bayrak ülküsünden vazgeçilemez.


Ulus'un adı, Yüce Önder'in şu özlü sözünde belirtilmiştir:


"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir."


O Ulus ki, büyük bir özveriyle yurdunu yabancı işgalcilerden kurtarmış, tasada ortaklık yapmış, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş, tüm devrimleri birlikte gerçekleştirmiş, Cumhuriyet'in kazanımlarından birlikte yararlanmış, sevinci ve övüncü birlikte yaşamıştır.


Çağdaş devletlerde de yurttaşlık hukuksal bağı yanında bir de ulus kimliği vardır ve bu kimlik, ortak çıkarların, ortak coşkuların, ortak duyguların ve ortak bir dilin toplamıdır.


Anayasa'nın Başlangıcında ve 2. maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Anayasa'nın Atatürk ulusçuluğuna dayandığı, Türk Ulusu'nun çıkarlarının her türlü etkinliğin üzerinde olduğu belirtilmiştir.


Anayasa'daki ulusçuluk anlayışı, ırksal ve dinsel ögelere değil, gurur ve övünmede, sevinç ve tasada, hak ve ödevlerde, nimet ve külfette ortaklık ve birlikte yaşama isteği gibi değerlere dayanmaktadır. Geçmişte yaşanan ortak acılar ve sevinçler, birlikte kazanılan zaferler, ülke ve ulus çıkarını her şeyden üstün tutma, ülkü ve amaç birliği, çağdaşlaşma yolunda verilen savaşım bu değerleri oluşturmaktadır.


Bunun doğal sonucu olarak Anayasa'da, "Türk Devleti"ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesi "Türk" sayan kuralıyla, birleştirici ve bütünleştirici bir ulusçuluk anlayışı benimsenmiştir. Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü, çağdaş ulusçuluk anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.


Çok kültürlü toplumlarda "birlik" ulusal devletle sağlanmış ve "tek ulus" ilkesi bu birliği pekiştiren en önemli öge olmuştur. Toplumu oluşturan yurttaşların tek ulus çatısında toplanması, laiklikte olduğu gibi, farklılıklar korunarak birlikte yaşamanın en etkili yoludur.


Türk Devleti'ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk sayılması, Türk Ulusu'nu oluşturan ögelerin etnik kimliklerinin yadsınması anlamına gelmemektedir.


Tam tersine, etnik kökeni, dini ne olursa olsun tüm yurttaşların Türk Ulusu olarak adlandırılması, yurttaşlar arasındaki eşitliğin sağlanması, "çoğunluk" içinde bulunan çeşitli etnik kökenli yurttaşların "azınlık" durumuna düşmesini önleme amacına yöneliktir.


Anayasa'daki "Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk Ulusu'nundur" kuralı da, "Türk Ulusu" kavramının, çoğunluk-azınlık ya da din ve ırk ayrımı yapılmadan yurttaşların tümünü kapsadığını göstermektedir.


Türk Ulusu'nun birliğini ve huzurunu bozmaya yönelik uğraşlar, tekil devleti hedef alan girişimlerdir. Bu girişimlerin sonuçsuz kalmaya mahkum olduğu bilinmelidir.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Anayasa'nın 92. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesine izin verme yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne tanınmıştır ve "münhasır" bir yetkidir.


Bu niteliği, yetkinin doğrudan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce kullanılmasını, başka bir organa devredilmemesini gerektirmektedir. Hiçbir organ, kaynağını Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.


Bu nedenle, "izin" yetkisi kullanılırken, iznin süresinin, kapsamının ve sınırının da belirtilmesi gerekmektedir.


Soğuk Savaş dönemi sonrası teknoloji, iletişim, ulaşım sektörlerindeki gelişmeler, uluslararası dengeleri güçlü ülkeler yararına hızla değiştirmektedir. Bu durum, uluslararası kurumların ve uluslararası hukukun önemini belirginleştirmektedir. Güçsüz olanın güçlü karşısında korunması, ancak bu kurumlar ve uluslararası hukuk aracılığıyla sağlanabilmektedir.


Devletlerin kendilerini uluslararası hukukla bağlı sayması Dünya barışı yönünden önemlidir. Anayasamızın 92. maddesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verilen yetkinin "uluslararası hukukun meşru saydığı" durumlar için öngörülmüş olması, uluslararası ilişkilerin ulaştığı boyut yönünden de son derece anlamlıdır.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Çağdaş özgürlükçü demokrasinin temel ögelerinden olan basın, demokratik düzenin sağlıklı işlemesi yönünden vazgeçilmez bir işleve sahiptir. Basın özgürlüğü ise, düşünce ve anlatım özgürlüğünü tamamlayan bir özgürlüktür.


Halkın haber alma hakkını kullanabilmesinin aracı konumundaki basının, çıkar gruplarından ve her türlü otoriteden bağımsız, evrensel meslek ölçütleriyle çalıştığı toplumlarda, hak ve özgürlükler geniş uygulama alanı bulmaktadır.


Haber verme, denetim ve eleştiri yapma, kamuoyunu bilgilendirme ve oluşturma, kurumlarla bireyler arasında bilgi akışı sağlama, özgür tartışma ortamı yaratarak toplumsal bilinci güçlendirme, toplumu eğitme ve düşünce dünyasını zenginleştirme gibi yaşamsal sorumlulukları bulunan basın, bu yönüyle kamusal görev yapmaktadır.


Yurttaşların toplumun geleceğinde belirleyici rol oynayabilmeleri, yönetimi denetleyebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerinin bilincine varıp, bunları her alanda kullanabilmeleri, hukuksal ve toplumsal kuralların yanında, özgür ve yansız basının varlığını gerekli kılmaktadır.


Basının toplum adına üstlendiği görevleri yerine getirebilmesi için özgür olması, her türlü güç ve baskı karşısında korunması zorunludur.


Basının saygınlığının ve güvenilirliğinin artması, medya gücünün kötüye kullanılmasının önlenmesine, bu gücün kişisel çıkarlardan ve ticari kaygılardan uzak tutulmasına, yansız, doğru, ilkeli, kişilik haklarına ve özel yaşama saygılı habercilik anlayışının benimsenmesine, her koşulda meslek etiğinin gözetilmesine bağlıdır.


Türk basınının tüm çalışanları ve meslek örgütleriyle, Cumhuriyet rejiminin korunup kollanmasında, laikliğin savunulmasında, demokratik değerlerin yaşatılmasında, geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de öncü rol üstleneceğinden kuşku duymuyoruz.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Çağımızda bir ülke nüfusunun büyüklüğü, tek başına, o ülkenin gücünün yeterli göstergesi olmamaktadır. Gelişen teknoloji, nüfusun yapısını ve niteliğinin önemini artırmıştır. Nüfusun büyüklüğü ve özellikleri ekonominin sektörel yapısını ve büyüme oranını etkilemektedir.


Hızlı nüfus artışı, temelde yüksek doğum oranına dayanmakta, üretim çağına ulaşmamış olan 0-14 yaş grubunun oranını artırmakta, toplam tüketimin artmasına, dolayısıyla tasarrufun azalmasına yol açmaktadır.


Nüfus politikaları, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın ayrılmaz parçasıdır. Temel amaç, insanların yaşam kalitesini artırmaktır. Bu da ancak, sürdürülebilir kalkınma ile gerçekleştirilebilir. Sürdürülebilir kalkınmayı olumsuz etkileyen en önemli etmen de hızlı nüfus artışıdır.


Gelişmekte olan ülkelerde hızlı nüfus artışı tasarrufu zorlaştırmaktadır. Oysa, bu tür ülkelerin kalkınabilmesi için altyapı, eğitim, sağlık gibi alanlarda yatırımların artırılması gerekmektedir. Ayrıca, artan işgücüne iş olanağı yaratmak yeni yatırımlara bağlıdır.


1990-2000 döneminde nüfusun yıllık ortalama artış hızı binde 18,1'den binde 14,1'e inmiştir. Ancak, yine de Avrupa ülkeleri arasında en yüksek nüfus artış hızı Türkiye'dedir.


Göstergelerin değişmemesi durumunda, 2025 yılında ülke nüfusunun yaklaşık 90 milyona ulaşacağı kestirilmektedir. Bunun daha fazla yoksulluğu birlikte getireceği açıktır. Bu nedenle, halkımızın, iyi örgütlenmiş, etkili aile planlaması ve destekleyici hizmetler yoluyla bilinçlendirilmesi, kendilerinin ve ülkenin çıkarları yönünden zorunludur.


Aile planlaması kavramının salt doğum kontrolü olarak algılanması doğru değildir. Kavram, ana ve bebek sağlığı ile nüfus planlamasını birlikte içermektedir. Bu boyutuyla ekonomik ve sosyal kalkınma yanında yaşamsal önemi olan sağlık hakkı ile doğrudan ilgilidir.


Türkiye, Cumhuriyet'in 100. yılında, gönenç düzeyi yönünden Avrupa Birliği verilerine ulaşabilmek için, etkili bir aile planlaması ile sağlıklı ve kalkınmayı sürdürecek nüfus yapısı oluşturma hedefini de önemle göz önünde tutmalıdır.


20 milyon insanımız yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. En varsıl kesimle en yoksul kesim arasındaki gelir farkı 17 kata çıkmıştır. Bunun temel nedenlerinden en önemlisi, aşırı nüfus artışı ve aile planlaması konusunda kesimler arası bilinç farkıdır. En yoksul illerde nüfusun yarısının 14 yaşın altında olması bu bilinç farkını ortaya koymaktadır.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Ülkemizin çağdaş uygarlık düzeyine erişmesi sürecinde ekonomiye büyük önem verilmesi gerekir. Sanayileşmiş ve gelişmiş bir ülke olarak küreselleşen dünyada hak ettiğimiz yeri alabilmek için ekonomik yönden güçlü olmak zorundayız.


Türk ekonomisinin son yıllarda gösterdiği gelişmeleri yakından izliyoruz. Ekonomik anlamda yeni sıkıntılarla karşılaşılmaması ortak dileğimizdir. Toplum olarak geçmişten ders çıkarmalı, anlayış birliği içinde, iç politika kaygılarından uzak, siyasetüstü yaklaşımlarla geleceğe yönelmeliyiz.


Sayıların olumlu ya da olumsuzluğundan bağımsız olarak yapısal sorunlara eğilmemiz ve gerçekçi, bütüncül çözümler üretmemiz gerekmektedir. Bunun yolu ise, ekonomide yapısal değişimin önündeki risklerin tanısının doğru konulmasından geçmektedir.


Bu bağlamda ülke ekonomisinin, dengeleri sağlam, üretime dayanan, siyasal yönlendirmelerden etkilenmeyen, gelir dağılımında adalet sağlayan bir yapıya kavuşturulması ve dünyadaki yapısal dönüşümlere uyumlu duruma getirilmesi önemlidir.


Ulusal sermayenin bir ülkenin büyümesinin en temel itici gücü olduğu gerçeği hiçbir zaman akıllardan çıkarılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, ulusal sermaye, aynı zamanda bir ülkenin mali sektörünün de omurgasıdır. Ulusal sermayenin büyütülmesi ve geliştirilmesi için ulusal tasarrufların özendirilmesi ve verimli kullanılması zorunludur.


Küreselleşme adı altında uluslararası tekelci sermayenin, yerelleştirme ve özelleştirme yöntemi ile iç pazarı etkili biçimde ele geçirmesinin ulusal ekonomiye zarar vereceği de gözden uzak tutulmamalıdır.


Toplumsal ya da stratejik önem taşıyan tüm kamu kuruluşlarının getirisi-götürüsü tartışılmadan özelleştirilmesi yönündeki uygulamalar, özelleştirmeyi toplumsal, mantıksal ve hukuksal temelinden uzaklaştırmakta, sosyal devlet ilkesine zarar vermekte ve hızla yabancılaşmaya dönüştürmektedir.


Gelişmiş ülkelerde stratejik önemdeki tesislerin, yabancılara satılmasının önlenmesi ve bunun örneklerinin giderek artması, özelleştirme konusuna çok daha duyarlı yaklaşılmasını gerektirmektedir.


Üstelik, ülkemizdeki bölgelerarası gelişmişlik farkı ve geri kalmış yörelere özel kesimin yatırım yapmaktan kaçınması, kamu girişimciliğinin önemini ortaya koymaktadır.


Sayın Başkan


Sayın Milletvekilleri,


Türkiye Cumhuriyeti, sosyal bir devlettir. Anayasa'nın ilgili maddelerinde sosyal devletin çerçevesi çizilmiş, Devlet'in bu kapsamdaki görev ve yükümlülükleri saptanmıştır.


Bireylerin sosyal hakları ve asgari yaşam düzeyleriyle ilgilenerek onların gönenç, huzur ve mutluluk içinde, gelecek kaygısı taşımadan yaşamalarını sağlamak, sosyal devletin temel amaç ve görevlerindendir.


Sosyal devletin, toplumun gereksinimlerini karşılamak amacıyla üstlendiği kamu görevlerini, genel olarak sosyal güvenlik, sosyal yardım, sosyal hizmetler, eğitim ve sağlık biçiminde özetlemek olanaklıdır.


Toplumun huzur ve mutluluğu için sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetlerini diğerlerinden ayırmak gerekmektedir. Bunlar, siyaset üstü tutulması gereken, yaşamsal önemi bulunan hizmetlerdir.


Sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, kalitesinin yükseltilmesi, tüm bireyler için erişilebilir, yeterli ve sürekli kılınması, sağlık güvencesinin herkesi kapsaması sosyal devlet olmanın koşuludur. Sağlık gibi Devlet'in asli görevi olan bir alanın, insani boyutu gözardı edilerek, yalnızca parasal yaklaşımlarla ele alınması, sosyal devlet ilkesiyle örtüşmemektedir.


Çağdaşlık savındaki her devlet, birey mutluluğunu amaçlayan politikalar benimsemek ve uygulamak durumundadır.


Bu nedenle Türkiye de, sağlık alanında çağdaş ölçütleri yakalamak, sağlık sisteminin aksayan yönlerini ivedilikle, toplumun beklentileri doğrultusunda düzeltmek zorundadır.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Yolsuzluklardan arındırılmış temiz bir toplum, nesnel kurallara göre işleyen yansız ve saydam bir yönetim, tüm yurttaşların ortak özlemidir. Ne var ki, uzun yıllardan beri yolsuzluk olayları toplumun gündeminden düşmemiş, kamuoyu sorgulama gereği duymadan her suçlamaya inanır duruma gelmiş, toplumsal sağduyu, aklama kararlarına bile kuşkuyla bakar olmuştur.


Kamu kurum ve kuruluşlarında yapılan denetimler, bilgisizlik, savurganlık, çıkar sağlama, görevi savsaklama, basiretsizlik gibi nedenlerle, kurumların çok yüksek tutarlarda zarara uğratıldığını göstermektedir.


Yolsuzlukla savaşımda mutlaka başarılı olunması gerekmektedir. Bu hedefe ulaşmak için, yasama, yürütme ve yargı organlarınca, kararlı bir tutum izlenmeli, açık bir toplum ve saydam bir yönetim olmanın gerekleri yerine getirilmeli, yolsuzluk eylemlerinin cezasız kalmayacağı uygulamalarla kanıtlanmalı, yasama dokunulmazlığına ilişkin kurallar gözden geçirilmelidir.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Ülkelerin gelişen dünyadaki konumlarını güçlendirebilmelerinde temel araç eğitimdir. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana eğitime büyük önem vermiş, çocuklarımızın ve gençlerimizin, yenilikleri yakalayan, aklı ve bilimi rehber edinen, yaşamına dogmalarla ve hurafelerle değil, çağdaş değerlerle yön veren nitelikli kuşaklar olarak yetiştirilmesine özen göstermiştir.


Eğitimin temel amacı, toplumun ve bireyin niteliğinin yükselmesine hizmet etmektir. İnsanlık tarihi boyunca gelişmenin ana kaynağı bilgi olmuştur. Çağımızda bilginin önemi, "bilgi toplumu" kavramının geliştirilmesini gerekli kılacak düzeyde artmıştır.


Kalkınmanın sürdürülebilmesi, bilgiyi üretme ve kullanma yetisi geliştirilmiş bireyleri yetiştirecek, nitelikli bir eğitim-öğretim sisteminin kurulmasını gerektirmektedir.


Eğitim, ülkedeki ekonomik, toplumsal, bilimsel ve siyasal kurumların üretim ve hizmet kapasitesini artıran bir süreçtir. Bu süreç, bireylerin yaşam boyu öğrenmesi olgusunu da kapsamaktadır.


Dünyada ekonomiler giderek nitelikli bir istihdam profiline, dolayısıyla daha nitelikli eğitim ve yüksek öğretim almış olmayı gerektiren bir sektörel yapıya dönüşmektedir.


Sonuç olarak, eğitimin sürdürülebilir büyüme, rekabet edebilirlik, araştırma, geliştirme ve yeni iş alanlarının yaratılması, sosyal içerik, bölgesel gelişme, gibi ögelerle bir arada ele alınması ve bu alanlara olan katkısını ön planda tutan bir yaklaşım ile değerlendirilmesi gerekmektedir.


Kişiliğin oluşmasında önemli katkıları olan okul öncesi eğitimde, çocuklarımızın sağlığı ve beslenmesi kadar, bireysel gelişimini destekleyecek toplumsal ve fiziksel ortamlar sağlanması da önemlidir.


İlköğretimin temel hedefi, etkili bir rehberlik ve danışmanlık hizmeti sunarak çocuklarımızı erken yaşlardan itibaren ilgi, yetenek, gelişim ve öğrenme özelliklerine göre geleceğe hazırlamaktır. Bu dönemde, çocuklara denetimsiz ortamlarda bilim dışı, mistik ve dogmatik kimi bilgiler aşılanmasına duyarsız kalınması, bu niyetle hareket eden kişi ya da kurumların, caydırıcılığı azaltacak yaptırımlarla cesaretlendirilmeleri son derece tehlikelidir.


İlköğretim sistemimizin en önemli sorunlarından biri de, öğrencileri ortaöğretime yönlendirmedeki yetersizliğidir. Bir meslek seçimine ilişkin kararını henüz olgunlaştıramamış çocuklarımız, ilköğretimin sonunda mesleki eğitim veren liseler yerine, genellikle üniversiteye hazırlık amaçlı genel liselere yönelmektedirler. Bu nedenle, mesleki teknik öğretimin, genel ortaöğretim içindeki payı giderek düşmektedir.


Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması ve uygulamanın kararlılıkla sürdürülmesi, eğitimde çağa uyum yönünde atılan önemli bir adım olmuştur. Fiziksel altyapı yeterli düzeye getirilerek, zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması bir an önce gerçekleştirilmelidir. Eğitimde niteliğin iyileştirilmesi ve gelişimin sürdürülmesi bunu gerekli kılmaktadır.


Ortaöğretim aşamasında, mesleki ve teknik bilgi ile donanmış gençlerimizin ilgili sektörlerde çalıştırılmalarına öncelik verilmesi, böylece ara eleman gereksiniminin karşılanması, lisans düzeyinde öğrenim yapmak isteyenlerin ise, kendi alanlarıyla ilgili yükseköğretim kurumlarına yönlendirilmeleri temel alınmalıdır.


Üniversiteye girişe hazırlık uygulaması, ortaöğretimi neredeyse amaç olmaktan çıkararak araç durumuna düşürmüştür. Bu olgu, gençlerimizin sosyal ekinliklerden uzak, araştırmacılığı önemsemeyen, sorun çözme becerisi kazanamamış kişiler olarak yetişmelerine yol açmaktadır.


Yükseköğretimdeki sorunlarımızın kalıcı biçimde çözülebilmesi için, bu alana yönlendirilen mali kaynakların çoğaltılması, üniversitelerin öğrenci kapasitesinin, ülkemizin gereksinim duyduğu yetişmiş insan gücü sayısı ile uyumlaştırılması, öğretim kalitesinin yükseltilmesi ve uluslararası geçerliliği olan bir kalite güvence sisteminin geliştirilmesi, öğretim üyeliğinin çekici duruma getirilip, üniversite kadrolarının oluşumunda kıdem ve liyakatin temel alınması önem taşımaktadır.


Ülkemizin genç ve yetenekli beyinleri, eğitim sonrası iş olanaklarının yetersizliği ve kariyer planlamasına ilişkin kaygıları nedeniyle, yaşamlarını gelişmiş ülkelerde kurmaya yönelmektedir. Oysa, bu gençler, ulusumuzun çağdaş uygarlık düzeyine yükseltilmesinde temel güvencelerimizdir.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Dünyanın içinden geçmekte olduğu hızlı küreselleşme süreci, karşılıklı bağımlılığı derinleştirmekte, statükoları sarsmakta ve dünyanın jeopolitik ve jeostratejik durumuna yön vermektedir. Küresel güvenlik ve küresel ekonomi, birbiri ile yakından ilişkili iki önemli kavram durumuna gelmiştir.


Dünyada oluşan yeni güvenlik ortamı, geleneksel tehdit algılamalarının değişmesine yol açmış, güvenlik, bir yerde küreselleşmiştir. Bu çerçevede "güvenlik boyutu", ülke güvenliği kavramından, uluslararası güvenlik biçiminde tanımlanan bölgesel ve küresel güvenlik anlayışına kaymıştır.


Türkiye, ülke bütünlüğüne, ulusal birliğe ve siyasal rejime yönelik çok boyutlu ve giderek artan iç ve dış tehdit ve risklerle karşı karşıyadır. Bu risk ve tehditlerin kaynağını, bölücü ve irticai etkinlikler, uluslararası terörizm, kitle imha silahlarının yayılması ve bölgesel sorunlar oluşturmaktadır.


Karşılaşılan bu güvenlik sorunlarına karşın Türkiye, istikrarını ve gönencini korumada başarılı olmuştur. Bunda en önemli etkenler, sağlam temeller üzerine kurulmuş laik ve demokratik devlet yapımız ile her türlü etnik ve dinsel ayrımcılığı reddeden, hoşgörü, dayanışma, birlik ve beraberliği öngören toplumsal tavrımızdır.


Terörizmin hesaplı ve siyasal amaçlı bir şiddet hareketi olduğu genel kabul görmektedir. Terörle savaşımın başarılı olması, küresel düzeyde tam bir işbirliğinden geçmektedir. Bu işbirliğinin başarısı, her türlü terör örgütünün, hiçbir ayrım yapılmaksızın, ortak hedef olarak değerlendirilmesi ve tanımlanmasıyla olanaklıdır. Terörün desteklenmesinin ya da başka ülkelere yönelmiş terörist etkinlikler karşısında sessiz kalınmasının, terörle küresel savaşımı olumsuz etkilediği kuşkusuzdur. Hiçbir ülkenin küresel terörizmle savaşımı tek başına kazanması olanaklı değildir.


Türkiye, terörden en çok zarar gören ülkelerden biri olarak, terörle küresel savaşımı tüm gücüyle desteklemektedir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını değiştirmek ve ülkeyi parçalamak amacıyla giderek artan eylemler gerçekleştiren terör örgütüne karşı savaşımında Türkiye'ye, dost, komşu ve bağlaşıklarınca yeterince yardım ve destek verilmemektedir.


Irak'ın kuzeyinden kaynaklanan bölücü teröre karşı, ayrım yapmaksızın ortak bir karşı duruş ve güçlü bir eylemsel işbirliği tek çözüm yolu olarak görülmektedir. Sorunun ivediliğinin ve öneminin kavrandığına ilişkin kimi gelişmeler yaşansa da, Türkiye'nin dış teröre karşı meşru savunma hakkı saklı tutulmaktadır.


Türkiye Cumhuriyeti, iç barışına ve huzuruna yönelik ve evrensel bir insanlık suçu olan bölücü terörü tümüyle yok edene kadar, hukuk devleti kuralları içinde, büyük bir kararlılıkla savaşımını sürdürecektir.


Bu bağlamda, teröre karşı silahlı savaşım yanında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin sosyo-ekonomik sorunlarını hızla iyileştirmek ve bölgeler arası gelişmişlik farklılıklarını ortadan kaldırmak amacıyla hazırlanan eylem planlarının etkin biçimde uygulanmasının önemini de vurgulamak istiyorum.


Terörle savaşımda, güvenlik güçlerimizin özverili çabalarını, halkımızın tümüyle teröre karşı gösterdiği birlik ve kararlılığı, yönetim birimlerimizin üstün çalışmalarını, Yüce Meclisimizin terörle savaşımda sağladığı destek ve katkıları takdirle karşılıyoruz.


Terörle savaşımda yitirdiğimiz şehitlerimize bir kez daha Tanrı'dan rahmet diliyor, gazilerimizi gönül borcuyla anıyorum.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Ülkemizin iç güvenliğine yönelik bir diğer tehdit de, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri var olan, bugün de etkinliğini artırarak sürdüren irtica tehlikesidir. Türkiye'de irticai tehdidi yeterince algılayamayanların, özellikle son yirmi yılda yaşanan olayları üst üste koyup birlikte değerlendirmesi, Türkiye'deki toplumsal ve bireysel yaşamın nereden nereye geldiğini iyi çözümlemesi gerekmektedir.


İrticai tehdidin, Devlet'in temel niteliklerini değiştirme hedefinden sapmadığı gözlenmektedir. Bu çerçevede, Cumhuriyet'in kazanımlarının ortadan kaldırılması, laiklik kavramının çeşitli biçimlerde yorumlanarak içinin boşaltılması, irticai tabanın giderek genişletilmesi, kadrolaşma ve dini bireysellikten çıkararak toplumsallaştırma ve siyasete yansıtma çabalarının yoğunlaşmasının, toplumda gerginliği artırdığı dikkat çekmektedir.


İrticai tehdide karşı savaşımın kilit taşı laikliktir. Unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi laik düzene dayanmaktadır.


İrtica ile savaşımda, Cumhuriyetimizin laik yapısının korunması, dinin, din duygularının ve dince kutsal sayılan değerlerin siyasal amaçlı olarak kötüye kullanılmasının önlenmesi, toplumun bu yönde bilinçlendirilmesi, Devrim Yasalarının ödünsüz uygulanması ve Devlet organlarının yetkilerini duraksamaya düşmeden etkin biçimde kullanmaları zorunludur.

 


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Ulusal güvenliğimiz yönünden Silahlı Kuvvetler'in güçlü tutulması, geçmişten günümüze en önemli temel önceliğimiz olmuştur.


Silahlı Kuvvetlerimiz, ülkemizin ve siyasal rejimimizin varlığının ve sürekliliğinin güvencesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, Anayasa'da ve yasalarda belirlenmiş görev ve sorumluluklarını yerine getirecek biçimde güçlü olmasına, Cumhuriyet hükümetleri ve parlamentolarımız büyük önem vermiş ve özen göstermiştir. Bunu, burada bir kez daha belirtmekten mutluluk duyuyorum.


Bununla birlikte, Ulusu'nun büyük güven ve sevgisine erişmiş olan Ordumuzun saygınlığının korunmasını ve siyaset üstü tutulmasını, temel bir görev ve sorumluluk olarak algılamalıyız.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Dış siyasada önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu gelişmelerin niteliği ne olursa olsun, çevremizde ülkemizin güvenlik içinde gelişimini sürdürebilmesine elverişli bir ortamın sağlanması, kuşkusuz ulusal çıkarlarımızın gereğidir.


Batı ile Doğu arasındaki benzersiz konumumuz, sık sık çatışma ve bunalımlarla karşılaşılan bölgemizde gerçekçi, etkin ve çok boyutlu bir dış siyasa izlememizi gerektirmektedir. Bu nesnel gerekliliklerin yaşama geçirilmesi yönünde izlediğimiz dış siyasaya, çağdaş değerleri benimseyen, barışçıl ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir anlayış egemen olmuştur.


Türk Ulusu, çevresinde yaşanmakta olan sorunların olumsuz etkilerini birlik ve dayanışma içinde karşılayacak, uluslararası ilişkilerde barışçıl, saydam ve içten tutumunu kararlılıkla sürdürecektir.


Avrupa Birliği'ne üyelik hedefimiz, her zamanki canlılığını ve dış siyasadaki öncelikli yerini korumaktadır.


Avrupa Birliği, Türkiye ile katılım görüşmelerini başlatma kararı alarak, Birliğin ortak değerlere bağlı her Avrupa ülkesine açık olduğunu göstermiş, stratejik bir bakış açısı ortaya koyabilmiştir. Katılım sürecinin aksamadan ilerlemesi ve yapay sorunlarla engellenmesine izin verilmemesinin, Türkiye ve Birlik üyesi ülkelerin ortak yararına olduğu kadar, küresel barışa da katkıda bulunacağına inanıyoruz.


Ancak, Ülkemizin Avrupa Birliği üyeliğine kültür ve din farklılığını öne sürerek karşı çıkan kimi çevrelerin, Kıbrıs Rum gemi ve uçaklarına ülkemiz limanlarının açılması yönündeki Rum çabalarına arka çıktıkları da gözlenmektedir. Bu çabalar, Avrupa Birliği'ne katılım sürecinde ülkemizden tek yanlı ödün almayı hedefleyen Rum Yönetimi'nin uzlaşmaz tutumunu yüreklendirmektedir.


Avrupa Birliği'nin üzerine düşen, Rum tarafını, yerleşmiş Birleşmiş Milletler parametreleri doğrultusunda, siyasal eşitlik ve iki kesimliliğe dayalı kapsamlı bir çözüme yönlendirmektir.


Avrupa Birliği'ne üyelik hedefimiz gibi, Amerika Birleşik Devletleri'yle köklü ilişkilerimiz de dış siyasamızın temel eksenini oluşturmaktadır. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'yle ilişkilerimiz birbirini tamamlamakta ve Avrupa-Atlantik bağımızı oluşturmaktadır.


Günümüz koşulları Türk-Amerikan ilişkilerinin önemini daha da artırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'yle ortak yarar temelinde sürdürdüğümüz istikrar, işbirliği ve barışa dayalı genel amaç birliği, ilişkilerimizin geleceğinin de güvencesidir. Bu çerçevede, Amerika Birleşik Devletleri ile terör ve Kuzey Irak bağlamında sürdürmekte olduğumuz işbirliğinin, sonucu Türk kamuoyu tarafından da titizlikle izlenen önemli bir sınav oluşturacağını vurgulamak isterim.


Çevremizde bir uyum ve istikrar kuşağı oluşturulması başlıca hedefimizdir. Komşularımız ile ilişkilerimiz de bu anlayış üzerine kuruludur.


Türk-Yunan ilişkilerinin, içtenlik, karşılıklı güven ve dostluk temelinde gelişmesinin, ikili sorunların çözümünü kolaylaştıracağına inanıyoruz. Bu yöndeki ilerlemelerin Akdeniz bölgesine olumlu yansımaları olacağından kuşku duymuyoruz.


Yunanistan'ın uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmesini ve Batı Trakya Türk azınlığının sorunlarını çözmesini bekliyoruz.


Balkanların istikrarı, Ülkemiz için de büyük önem taşımaktadır. Türkiye, Balkan ülkeleri arasında karşılıklı anlayış, işbirliği ve barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bir ortamın oluşturulmasına önem vermektedir. Bu anlayışla, bölge istikrarını korumaya ve bölgenin yeniden yapılandırmasına katkılarımızı sürdüreceğiz.


Rusya Federasyonu, tarih boyunca önemli bir komşumuz olmuştur. Artan karşılıklı güven ve dostluğa koşut olarak, ortak hedefimizi oluşturan "çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık" yönündeki işbirliğimiz hızla ilerlemektedir. Avrasya ve Karadeniz bölgesinin iki önemli ülkesi olan Türkiye ve Rusya Federasyonu arasında gelişen işbirliği, tüm bölgenin barış, istikrar ve gönencine katkıda bulunacaktır.


Türkiye'nin merkezinde yer aldığı Avrasya coğrafyasının bir istikrar ve işbirliği alanına dönüştürülmesi, dış siyasa hedeflerimiz arasında yer almaktadır.


Geçtiğimiz Temmuz ayında hizmete açılan Bakü-Tiflis-Ceyhan ham petrol boru hattı, bölgesel işbirliğinin anlamlı bir simgesini oluşturmaktadır. Kazakistan'ın da katılmasıyla bu işbirliği ağı Orta Asya'ya kadar uzanacaktır.


Güney Kafkasya'da sağlam bir dostluk ve işbirliği ortamı yaratılmasını istiyoruz. Bölgede kalıcı istikrar, güvenlik ve gönencin sağlanması yönündeki çabalarımız sürmektedir.


Dost ve kardeş Azerbaycan'ın uluslararası toplumdaki saygın yerini pekiştiren adımlar attığını ve hızla geliştiğini görmekten kıvanç duyuyoruz. Yukarı Karabağ sorununun çözüme kavuşturulmasını ve Azerbaycan'ın toprak bütünlüğünün yeniden sağlanmasını istiyoruz.


Bölgede işbirliğine önem verdiğimiz Gürcistan'ın sorunlarının barışçı yollarla, toprak bütünlüğü gözetilerek ve ileride yeni uyuşmazlıklara yol açmayacak biçimde çözülmesini diliyoruz.


İran'ın nükleer programına ilişkin gelişmeleri kaygıyla izlemekteyiz. Türkiye, İran'ın barışçı amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme hakkına saygı duymaktadır. Ancak, İran'ın, uluslararası toplumda oluşan güven eksikliğini gidermesi ve ilgili uluslararası kuruluşlarla tam ve saydam bir işbirliğine girmesi gerekmektedir.


Her gün çok sayıda kişinin yaşamını yitirdiği Irak'ta durum, bir insanlık trajedisine dönüşmüştür. Türkiye, bu zor günlerinde Irak'ın ve Irak halkının yanında olmayı sürdürecektir. Bu ülkedeki tüm kesimlerle sürdürdüğümüz ilişkilerin başlıca amacı, Irak'ın toprak bütünlüğünün ve siyasal birliğinin korunmasıdır.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri


Orta Doğu, sorunlarla örülü kabuğunu ne yazık ki kıramamış görünmektedir. Birbiriyle yakından bağlantılı, bu kökleşmiş sorunlar, bölgede kalıcı istikrara ulaşılmasını engellemektedir. Uygarlıklar beşiği Orta Doğu'nun bir dostluk ve işbirliği alanına dönüştürülmesi, bölgenin siyasal, ekonomik ve kültürel birikiminin verdiği güçle barış ve gönence ilerlemesi, Türkiye'nin amacını ve Orta Doğu'ya bakışını yansıtmaktadır.


Günümüzde, askeri ve ekonomik yeteneğe dayalı somut güç kavramı yanında, evrensel nitelikli siyasal ve toplumsal değerlerin önem kazandığına; demokratik ve çağdaş değerlerin, ülkelerin saygınlığını, uluslararası işbirliği ve istikrarı artırdığına kuşku yoktur. Türkiye, evrensel demokratik değerlerin Orta Doğu'daki tüm ülkelerce özümsenmesinin, barış ve işbirliğine önemli katkı sağlayacağına yürekten inanmaktadır. Bununla birlikte, bu yüksek amaç için siyasal coğrafyaların genişletilmesine, demokrasi ve çağdaşlık gibi evrensel değerlerin "ılımlı İslam" gibi eklemelerle yeniden tanımlanmasına gerek bulunmamaktadır. Ne İslam'ın ne de demokrasinin kendini tanımlamakta diğerine gereksinimi vardır. Bu kavramların her biri, bireylerin yaşamının farklı boyutlarını oluşturmaktadır. Tüm dinlerde olduğu gibi, İslam'la demokrasi arasındaki ilişkiyi düzenleyen çağdaşlık ölçütü, laikliktir. Genişletilmiş coğrafyalar için demokratik dönüşüm tasarılarının, evrensel değer ve ölçütlere, göreli ve bölgesel nitelikler vermesi, çağdaşlaşma yolundaki çabalara katkıda bulunmaktan uzaktır.


Fas'tan Afganistan'a uzandığı söylenen "Geniş Orta Doğu" coğrafyasında demokratik dönüşüm, bölge ülkelerinin kalkınma ve diğer toplumsal sorunlarından soyutlanamaz. Dünya yeraltı enerji kaynaklarının yaklaşık üçte ikisini barındıran bu bölgede gerçekleşmesi istenen demokratikleşme ve işbirliğinin, yeniden üretilen kavramlar yerine, bireylerin gönencine yansıyan toplumsal adaletin sağlanması, çatışma ve elatmaların sona erdirilmesi gibi somut ilerlemelerle yaşama geçirilebileceğine inanıyoruz. Kimi ülkelerin son 10-15 yıl içinde bölgeye yönelik olarak uyguladığı politikaların, bölgedeki sorunları çözmek yerine yeni ve daha ağır sorunların ortaya çıkması sonucunu verdiği, üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.


Türkiye, 11 Eylül 2001'de Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı girişilen terörist saldırıları lanetlerken, kimi çevrelerce İslam ve terör arasında kurulmak istenen koşutluğun anlamsızlığını da vurgulamıştı. Orta Doğu'daki sorunların çözümsüz kalması, masum insanların yaşamına yönelik terörist eylemleri hiçbir biçimde haklı kılmaz. Bununla birlikte, çözümsüz kalan bu sorunları gerekçe edinen terörist eylemlerin İslam diniyle yan yana anılmasının da, aynı ölçüde tehlikeli sonuçlar getirebileceği açıktır. Bu çerçevede, Hıristiyan dünyası önderlerinin, içinde bulunduğumuz bu duyarlı dönemde, farklı inanca sahip kişilerin rencide olması sonucunu doğurabilecek beyan ve davranışlardan kaçınmaya özen göstermesi, kuşkusuz büyük önem taşımaktadır.


Orta Doğu'nun karmaşık görüntüsü içinde Filistin sorunu, bölgede kalıcı barış ve istikrara açılan kapının anahtarıdır. Bu sorunun çözüm çerçevesi, Birleşmiş Milletler'ce ortaya konulan "uluslararası toplumca tanınmış sınırlarda yan yana güvenlik içinde yaşayan İsrail ve Filistin Devleti"dir.


Türkiye bu çözüm çerçevesine inanmaktadır. İsrail Devleti ve Filistin Ulusal Yönetimi'yle sürdürdüğümüz yakın ilişkiler, bize bu amaç doğrultusunda yapıcı katkılarda bulunabilme olanağı sağlamaktadır. Bu yöndeki çabalarımızı inanç ve kararlılıkla sürdüreceğiz.


Orta Doğu'daki sorunların İsrail-Lübnan boyutu ve bu sorunun ağır insancıl ve toplumsal bedeli, uluslararası toplumun gündeminde öncelik kazanmıştır. Hepimizin belleğinde canlılığını koruyan çatışmalara dönülmesinin önüne geçilmesi amaçlanmaktadır. Bunun için, öncelikle bölge ülkelerinin üzerlerine düşen görevleri yerine getirmelerini ve seçimlerini barıştan yana kullanmalarını diliyoruz.


Aramızda geçmişten kaynaklanan yakın bağların bulunduğu Orta Asya ülkeleriyle ilişkilerimizi daha da geliştirme amacındayız. Bölge ülkeleri, kalkınma, demokratikleşme ve insan hakları alanındaki çabalarında, Türkiye'yi yanlarında bulacaktır. Bu alanlarda atacakları her adımın, bu ülkeleri uluslararası toplumla daha çok bütünleştireceğini ve bölgede kalıcı istikrar ve gönenci pekiştireceğini düşünüyoruz.


Türkiye'nin boyutları ve uluslararası ilişkilerdeki saygınlık ve ağırlığı, bölgemizdeki önemli konumumuzun ötesinde, bir dünya devleti niteliğini de birlikte getirmektedir. Dünyanın farklı bölgelerine yapmakta olduğumuz insancıl ve kalkınma amaçlı yardımlar, merkezi konumumuz, ilkeli yaklaşımlarımız, bugün Türkiye'yi küresel sorunlarda desteği aranan bir ülke durumuna getirmiştir.


Sayın Başkan,


Sayın Milletvekilleri,


Türkiye'nin, tarihin akışı içinde ilerlemesine, Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk'ün Ulus'a gösterdiği iki temel ilke yön vermektedir:


- Bunlardan birincisi, "Yurtta Barış, Dünyada Barış" ilkesi,


- İkincisi ise, "Çağdaş Uygarlık Düzeyine Ulaşma" hedefidir.


Atatürk'ün "çağdaş uygarlık düzeyine erişme" ülküsü, ancak bu savaşımı vermeye kararlı, çağdaşlığın ve ilericiliğin savunucusu Cumhuriyet kuşakları ile gerçekleşecektir. Bu bağlamda, Milli Eğitim Sisteminin, Atatürk ilke ve devrimleri ile Öğretim Birliği Yasası doğrultusunda yürütülmesi, bireylerin ulusal ve evrensel değerler ile bilgi toplumunun gereksinimlerine göre yetiştirilmelerinin temel alınması ve ülkenin geleceğinin eğitim-öğretimde yattığı gerçeğinin akıllardan çıkarılmaması büyük önem taşımaktadır.


Türkiye yolunu ve yönünü 83 yıl önce belirlemiştir. Bu yol, Atatürkçü düşünce ile temelleri atılmış, çağdaşlaşma ve aydınlanma yoludur. Türkiye, tarihe dayanan sağlam bağlarını sürdürdüğü çağdaş toplum içinde, Cumhuriyet'in temel niteliklerini koruyarak ve önündeki her türlü güçlükleri ödün vermeden aşarak hak ettiği yeri alacak, konumunu pekiştirecek, yeni yüzyılın uygarlık oluşumları içinde daha seçkin düzeylere ulaşacak ve sonsuza dek var olacaktır.


Sözlerimi bitirirken Yeni Yasama Yılı'nın Ulusumuza kutlu olmasını diliyorum.


Meclisimizin, varlığımızı güçlendiren, geleceğimizi aydınlatan, toplumumuza umut veren çalışmalarını, sorumlu ve duyarlı yaklaşımlarını, geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de, aynı bilinç ve kararlılıkla sürdüreceğine inanıyor, Yüce Meclis'e saygılar sunuyorum.
 

Yorumları Göster
Yorumları Gizle