GeriGündem Sahne ışıkları
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sahne ışıkları

Hadi ULUENGİN

Konser bitiminden sonra müthiş yorgun ve müthiş gerilimli eve dönen o pek ünlü şarkıcı, biraz önce etrafında fır dönen bütün adamlara rağmen, aslında uzak bir sevgiliden gelecek ve sadece ‘‘nasıl geçti?'' diye soracak telefonu delicesine beklemiyor mu?

Bilmem Charlie Chaplin Ustanın ‘‘Sahne Işıkları'' filmini en baş köşeye oturtmamdan mıdır, yoksa genel olarak modern efsanelere duyduğum özel ilgiden midir, müzik, sinema, tiyatro ve şimdilerde de televizyon, yirminci yüzyıl ‘‘star dünyasının'' perde arkasını daima çok cazibeli buldum.

Projektörlerin aydınlattığı ‘‘yıldızların'' ve bu projektörleri yakan ve söndüren ‘‘show business'' aleminin mahremine derin merakla baktım.

Yok yanlış anlamayın, gizli bilinç altımda dahi böylesine bir evrene dahil olmak eğilimi taşıdığımı sanmıyorum.

İçgüdüsel bir kıskançlığın mevcudiyetine inanmıyorum.

İnsan haddini bilmeli, bu tür bir uğraş ve hayat tarzı benim harcım değil.

Tercihim hep sahnenin koltuk cihetine yerleşmekten yana.

Zaten, yukarıdaki merakıma rağmen, dişçilerin ve doktorların bekleme odasındakiler hariç, filanca şarkıcının son estetik ameliyatını veya falanca aktörün son aşk skandalını yazan magazin dergilerini bile hemen hiç okumam.

Röntgenci olmadığımdan değil, yalnız kendi yolladığım ‘‘x'' ışınlarından çıkmış röntgen negatiflerini incelemeyi sevdiğimden...

Başka bir deyişle, ben seyirci locasında oturan ama ‘‘artislere mahsus'' kapıdan süzülmek ayrıcalığına sahip olarak da arada sırada kulise ve makyaj odasına başını bizzat sokabilen bir merak kumkuması olmak isterim.

* * *

NEYSE, şans yaver gitti, mesleğim sayesinde bu merakımı epey giderdim.

Kamuya mal olmuş bir dizi ‘‘sanatçı'' tanışım var.

Bazılarıyla mesafeli dostum. Bazılarıyla enseye tokat ölçüsünde yakınım.

Bazılarının da derin mahremine vakıfım.

Üstelik, Ahmet San'la birlikte ‘‘show business'' dünyasının iki paşasından biri olan Mustafa Oğuz otuz küsür senelik okul, sıra ve haytalık arkadaşım.

Dolayısıyla, uzun süredir sahne ışıklarının podyum arkasını biliyorum.

‘‘Artistlere mahsus'' kapıdan kulise ve makyaj odasına süzülebiliyorum.

Her zaman olmasa da bundan büyük haz alıyorum.

Çünkü ben ‘‘artistlerle'' artist olarak değil, insan olarak ilgileniyorum.

Fondöten silindikten sonra kalan çehreye bakıyorum, maske çıktıktan sonra görünen yüzü inceliyorum, projektör söndükten sonra beliren silueti ölçüyorum.

‘‘Artistleri'' sahne ışıklarının kararmasından sonra seviyorum.

* * *

YOK, yok, mahrem ifşa edeceğimi sanmayın. O benim işim değil.

Kim kimle fingirdeşiyor veya hangisi hangisiyle cebelleşiyor, çok öğrenmek istiyorsanız, bunları alasıyla anlatan yayınları alın ve programları izleyin.

Başkaları hakkında ben daima çok ketum oldum. Emanete de hıyanet etmedim.

Ancak son derece genel bir çerçevede söyleyebilirim ki, sahne ışıklarının pırıltıları, bütün erdemleri, bütün yetenekleri, bütün zaafları ve bütün ihtiraslarıyla, projektörler söndükten sonra sizin benim gibi insanlar...

Konser bitiminden sonra müthiş yorgun ve müthiş gerilimli eve dönen ve ilk iş olarak, geçmiş yoksulluk yıllarının disipliniyle ökçeli iskarpinleri hemen dolaba yerleştiren o pek ünlü şarkıcı çıplak ayaklarını uzatarak derin gece televizyonlarında zappinge başladığında, biraz önce etrafında fır dönen bütün adamlara rağmen, aslında uzak bir sevgiliden gelecek ve sadece ‘‘nasıl geçti?'' diye soracak telefonu delicesine beklemiyor mu?

Film setinden sonra bara uğrayan ve tezgah üzerindeki kadehin sıvısına bakarak hayat ve yaşlanmak hakkında mülahazalara dalan şu gayet meşhur aktör çevresine yanaşmaya çalışan ‘‘starlet'' hatuncağızlardan birine içki ısmarlasa dahi, gerçekte, uzun süredir göremediği ve kendisini bencil baba olmakla suçlayan kızını çılgınca özlemiyor mu?

Ya şu herkesi gülmekten kırıp geçiren şöhretli komedyen, varoluş hüznünden bir nebze kurtulabilmek için çareyi grup psikanalizi yapmakta aramıyor mu?

İlk kasetiyle aniden parıldayan fakat ikinci klibi hiç ses getirmeyen fettan kadın ise, hiç olmazsa magazin sayfalarındaki yerini koruyabilmek için, artık iyicene kartolozlamış eski jön prömiyenin çok bayağı avanslarına şuh kahkahalarla cevap vererek ‘‘paparazzi''lerin mucizevi flaşını beklemiyor mu ?

Aynı sayfalarda kendisine bin bir aşk yakıştırılan televizyon sunucusu ancak borçla alabildiği apartman dairesinin geniş yalnızlığına döndüğünde, ona reytinglerin endişesini unutturacak bir can yoldaşının omuzuna yaslanıp uyumak istemiyor mu?

Sahne ışıklarının ‘‘yıldızları'', kaosta ve kozmozda biz sıradan fanilerin yıldızlarıyla aynı kavisini çizmiyor mu?

* * *

EVET, evet, evet !..

Sahne ışıklarının gerisine süzülebilen ve ‘‘artistlere mahsus'' kapıdan başını uzatabilen ayrıcalıklı bir seyirci olarak biliyorum ki, fondötenin ötesinde, maskenin arkasında ve projektörün gölgesinde bütün erdemleri, bütün yetenekleri, bütün zaafları ve bütün ihtiraslarıyla ‘‘i-n- s-a-n'' var.

Tüm sahneler hepimize dekor ve tüm insanlar hepimize çıplak...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle