GeriGündem Osmanlı’nın sıradışı bürokratı Faik Áli Ozansoy
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Osmanlı’nın sıradışı bürokratı Faik Áli Ozansoy

Osmanlı’nın sıradışı bürokratı Faik Áli Ozansoy
refid:6378058 ilişkili resim dosyası

Önümüzdeki hafta, 24 Nisan’ın yıldönümünde yine tüm dünyada 1915 Ermeni Tehciri gündeme gelecek. Yüzlerce yıl aynı topraklarda dostça yaşayan iki toplumun ortak yarası bir kez daha hoyratça kanatılacak. Oysa Osmanlı’nın çöktüğü, işgalcilerin kapıya dayandığı, etnik grupların birbirinin kanına ekmek doğradığı o günlerde bile Anadolu’da sağduyusunu kaybetmeyenler vardı. Zamanın Kütahya Mutasarrıfı, Faik Áli Ozansoy bunlardan biriydi.

Şiirleriyle, kurduğu Fecr-i Ati akımıyla hatırlanan Ozansoy’un tarihte bıraktığı bir başka izi, 1995 Kasımı’nda Tarih ve Toplum Dergisi’nde yayımlanan "Vicdanlı Türk Valisi" başlıklı makaleyle öğrendik. 1961’de Lübnan’da, Ermenice yayımlanan Kütahya Ermenileri kitabında, 10 sayfa Ozansoy’a ayrılmıştı. Sarkis Seropyan bu bölümü tercüme edip, yayımladı. İşte Talat Paşa’ya telgraf başında meydan okuyan Ozansoy’un öyküsü.

Bugün adı Diyarbakır’ın önemli caddelerinden birinde yaşayan Sait Paşa’nın iki oğlundan küçük olanıydı Faik Áli. Ağabeyi Süleyman Nazif’ten yedi yıl sonra, 22 Mart 1876’da Diyarbakır’da doğdu. İki de kız kardeşleri vardı. Anneleri Ayşe Hanım, kökeni Akkoyunlulara uzanan bir aşiret liderinin tek kızıydı. Kürt ya da Tarihçi lakaplarıyla anılan paşa, Harput, Mardin, Diyarbakır’da valilik yaptı. Divan üslubuyla şiir yazardı. Kitaplarından Mizanü’l Edep belagat, Miratü’l-iber tarih üzerineydi. Çocuklarını, özel hocalardan aldırdığı Fransızca, edebiyat, mantık dersleriyle okula hazırladı.

Sait Paşa öldüğünde, Faik Áli 15 yaşında, Diyarbakır Askeri Rüştiyesi öğrencisiydi. Özgüveni yüksek, doğru bildiğini haykıran, atılgan bir gençti. İstanbul’da Mülkiye Mektebi’nde yatılı okurken eleştirileri padişahın kulağına gitti. Tutuklandı, okuldan atıldı. Ağabeyi Süleyman Nazif’in sayesinde geri alındı, 1901’de mezun oldu.

O yıllarda Paris’te Jöntürkler’in lideri Ahmet Rıza’yla kavga edip yurda dönen, eleştirdiği II. Abdülhamid tarafından Bursa’da mektupçuluğa atanan Süleyman Nazif’in yanına gitti. Maiyet memurluğuna başladı. Sındırgı, Burhaniye, Pazarköy’de görev yapıp, II. Meşrutiyet’te mutasarrıflığa (kaymakam ile vali arasında bir makam) terfi etti. 1908’de Mudanya’ya atandı. Aynı yıl ağabeyine yazdığı mektupta evlenmek için yardım istedi. Cevap umut kırıcıydı: "Evlenmek mi? Haşa, değil kardeşime, düşmanıma tavsiye etmem!" Faik Áli mektubu ömür boyu saklayacağı evraklar arasına kaldırdı, beklemeye başladı.

İyi haber gecikmedi. Bursalı Haydar Paşa, 16 yaşındaki tek evladı, Mevhibe Hanım’ı gelin vermeyi kabul etmişti. Bir yıl sonra ilk kızları Girizan doğdu. 1910’da Midilli’ye atandılar. Oğulları Munis Faik burada, 1911’de doğdu. Ertesi yıl tayinleri çıktı. Erzurum’da aileye oğulları Cehdi katıldı. 1914’te yeniden toparlanıp, üç çocukla, Kütahya’ya gittiler.

TELGRAF BAŞINDA DÜELLO

Anadolu kan gölü gibiydi. Sultanın çifte vergisi, Rus-Fransız kışkırtmasıyla patlayan Zeytun, Sasun, Adana isyanları kanla bastırılmıştı. Rusların çizdiği Ermenistan haritası, Kürtler ve Ermenileri karşı karşıya getirmişti. Aşiretlerle, Ermeni çeteler savaştaydı. İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’na sokan İttihat Terakki iktidarı, birkaç yıl önce padişaha karşı ortak direniş önerdiği Ermeni milliyetçilerden korkar olmuştu. 41 subayıyla İstanbul’a gelen General Liman von Sanders, orduyu fiilen yönetiyordu. General Schellendorf kanalıyla doğudan gelen raporda, olası saldırıda Ermenilerin Ruslara yardım edeceği bildiriliyordu. 1915’in ilk günlerinde İttihatçı liderler gizli toplantıda buluştu. Sanders’in önerisi ışığında tehcir kararı alındı. Ermeniler kritik savaş bölgelerinden uzaklaştırılacaktı. İçişleri Bakanı Talat Paşa, Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın emriyle 9 Mayıs 1915’te tehciri gizlice başlattı. İçinde "Ermeni" sözcüğü geçmeyen karar, 18 gün sonra Meclis-i Vükela’da yasalaştı. Yüz binlerce Ermeni’nin, Suriye’deki Deyr üz-Zor’a ölümcül yürüyüşü başladı. Aralarında Süryaniler de vardı.

Süleyman Nazif, kardeşini önceden uyarmış, "Pasif de olsa bu olaya katılma, ailemizin şerefine dikkat et" demişti. Kütahya il meclisi toplantısında Faik Áli, sözü şehirdeki Ermenilere getirdi; üyelere görüşlerini sordu. Hepsi, zanaatkarların şehir ekonomisine katkısından övgüyle söz ediyordu. "Öyleyse meclis kararıyla takdirlerimizi sunalım" dedi. Önerisi onaylandı.

Birkaç ay sonra tehcir emri geldi. Çevre illerde Ermeniler mallarını yok pahasına satıyor, fırsatı değerlendirenler ihya oluyordu. Kararın uygulanmadığını gören İttihatçılar kapısına dayandığında, Faik Áli çekmecesinden meclis kararını çıkardı. İmzalarını gösterdi. "Dün devlete sadık, dürüst hemşeriler dediğiniz kişiler bugün vatan haini mi oldu" diye sordu. İldeki Ermeniler aleyhine somut kanıt gösterilemeyince devam etti "Beyler, ya dün meclis kararını imzalarken ya da bugün suçsuzları itham ederken hükümete yalan beyanda bulunuyorsunuz. Bu suçtur!"

Sokakta yürürken arkasından "gavur mutasarrıf" diye bağırılsa da, üstü kapalı tehditlere hedef olsa da kararından dönmedi. Tehcir kervanından kaçan soluğu Kütahya’da alıyordu. Adapazarlı öğretmen Stepanyan çifti de bunlar arasındaydı. Stepan Stepanyan, Mutasarrıf Faik Áli’yi hayretle izledi, hafızasına kaydetti. 46 yıl sonra yazdı, tarihçi Arşak Alboyacıyan’a gönderdi. Metin, Alboyacıyan’ın 1961’de Beyrut’ta yayımlanan "Kütahya Ermenileri Anı Kitabı"na eklendi. "Faik Áli’yi anlatmak gecikmiş bir vicdan borcuydu" diyordu Stepanyan.

CELAL BAYAR’IN VEFASI

İttihatçılar vazgeçecek gibi değildi. Durum İstanbul’a bildirildi. Kasım ortalarında bir cuma ikindisi, Talat Paşa haber gönderip, Faik Áli’yi telgraf başına çağırdı. Stepanyan çifti o gün tesadüfen Faik Áli’nin ziyaretine gitmişti. Evin kapısında endişeli bir yüz ifadesiyle görünce nedenini sordular. "Talat Bey telgrafhaneye çağırmış, muhtemelen tehcirle ilgili. Kesin çatışma olacak. Galibiyetle dönmem için dua edin lütfen" dedi.

Talat Paşa, tehcirde Kütahya’ya ayrıcalık yapılamayacağını söylüyordu. Faik Áli, asayiş sorunu yaşanmadığını anlattı, halkın memnuniyetini aktardı. Israr üzerine "Bu cinayeti işleyemeyeceğime göre istifamı kabul buyurun, halefimi tayin edin, emirlerinizi uygulasın" dedi. Talat Paşa’dan şu cevap geldi: "Madem öyle, al Ermenilerini ve yerinde otur!"

Faik Áli, şehre gelen Ermeni zanaatkarları köylere dağıtıp, bölgeye yararlı olmalarını sağlıyordu. Ermeni ailelerin sayısı göçle, 450’den 1000’e çıkmıştı. Cemaat temsilcilerini çağırdı, yoldakilere haber gönderdi: "Bu bir gemi. İstiap haddini aşarsak birlikte batarız."

1915 sonunda iki haftalığına İstanbul’a gitti. Fırsatı değerlendiren polis müdürü Ermenileri karakola çağırdı. Tehlikeyi sezen cemaat, din değiştirmek için müftülüğe toplu dilekçe verdi. 500 altın toplayıp, Hilali Ahmer’e bağışlamak istediklerini bildirdiler. Dini işlemler hızla tamamlandı, tam sünnete sıra gelmişti ki Faik Áli döndü. Dilekçe sahiplerini çağırıp, "Böyle toplu din değiştirme talebi olmaz. Size kim baskı yaptı" diye sordu. "Sizi sürgüne gönderme vicdansızlığını göstermeyeceğiz" dedi. Dilekçelerini yırtmalarını istedi. Aralarından sadece biri, güvenemediği için, talebinde direndi. "İbret olsun diye ailenle Kütahya’dan sürerim" tehdidini de dikkate almadı.

Ertesi hafta bu aile Halep’e, polis müdürü de İstanbul’a doğru yola çıktı. 500 altının bir kısmını Alayurt’ta nakil bekleyen kafiledeki yoksullara dağıttı, kalanıyla göç kervanları için aşevi kurdurdu. Tarihe rüşvetle değil, vicdanıyla tehciri uygulamayan tek mülki amir olarak geçti. O günlerde yazdığı "Ermeni Çocuğun Gözyaşları" şiirini sonraki yıllarda oğlu Munis Faik, imha edecekti. 15 Mart 1916’ya kadar süren tehcirin sonuçları, Talat Paşa’yı da pişman edecekti: "Esas olarak askeri önlemden başka bir şey olmayan tehcir, vicdansız, karaktersizlerin elinde faciaya dönüştü!" Yine de İstanbul’da karşılaştığı Faik Áli’ye "Bize yardım etmediniz" diyecekti.

Faik Áli daha sonra İstanbul’da, Beyoğlu ve Üsküdar kaymakamlıkları yaptı. Damat Ferit hükümetinde dışişleri müsteşarlığına atandı. Bir yandan şiir, oyun yazıyordu. Abdülhak Hamit, Sami Paşazade Sezai, Cenap Şahabeddin, Süleyman Nazif’le her hafta Tokatlıyan’da yemekte buluşurdu. Edebiyat grubu, onun seçtiği Fecr-i Ati ismiyle tarihe geçti.

1919 Martı’nda Diyarbakır valisiydi. Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi’ne şehirden heyet göndermesini istediğinde reddetti. Kurtuluş Savaşı’nı desteklese de, dışlandı. Cumhuriyet’in ilanıyla görevinden alındı. Beş çocuğu ve evlatlığı Emine’yle, İstanbul’a döndü. Mülkiye Mektebi’nde Fransızca, Türkçe öğretmenliği yaptı. Mevhibe Hanım’ın mirasıyla geçindiler bir süre.

İmdatlarına Celal Bayar yetişti. Sait Paşa, Bursa’da karşılaştığı bu zeki gencin tahsiline destek olmuş, zengin bir ailenin kızı Reşide Hanım’la evlenmesini sağlamıştı. Bu iyiliği unutmayan Bayar, Faik Áli’nin çocuklarına sahip çıktı. Munis Faik, Cehdi ve Hayrettin’in Galatasaray Lisesi’ne girmesine vesile oldu. Daha sonra Munis Faik’i Maliye’ye aldı. Çankaya’ya çıktığında genel sekreterliğe, 1965’te başbakanlık müsteşarlığına atanmasını sağladı. Hayrettin’i dışişlerine soktu.

BENİ BOZKIRA GÖMMEYİN

Hayata küsen, içine dönen Faik Áli, parasızdı. Ailesini, oğlu Munis’in Ankara’daki evine taşıdı. Yazları kızı Remide’nin Suadiye’deki köşküne gelirlerdi. Torunu Profesör Ömer Anamur "Genellikle odasında vakit geçirir, gün boyu yazar ve okurdu. Tek hobisi bezik oynamaktı" diyor. Faik Áli, Hisar akımının kurucularından oğlu, şair Munis Faik’le 1936’da Marmara dergisini çıkardı. Şiirlerini daha sonra Bimen Hanım, Cinuçen Tanrıkorur, Ruhi Ayangil şarkılaştırdı. Yakın dostları Taha Toros’un anlattığına göre, evleri edebiyat meraklısı gençlere açıktı hep. "Bir şişe konyak, bir kutu aspirin getirin yeter" derdi misafirlerine. Sofrada geceler boyu edebiyat tartışılırdı.

1 Ekim 1950’de sabaha karşı son nefesini vermeden, başını son kez kaldırdı. Oğlu Munis Faik ve Taha Toros’a döndü, "Beni Yıldırım’la Timur’un savaştığı bu bozkıra gömmeyin. İstanbul’da Abdülhak Hamit’in ayakucuna gömün. Başucuna gömmeyin, saygısızlık olur" dedi. Vasiyetini Celal Bayar yerine getirdi. Washington’da görevli oğlu Hayrettin, ertesi gün Amerikan gazetelerini açtığında gözlerine inanamadı. Tehcirden kurtulanların, yakınlarının Faik Áli’yle ilgili birçok yazısı yayımlanmıştı.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle