GeriGündem Ödül kazandığı gün öldü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ödül kazandığı gün öldü

Ayşen Aydemir, Tabutta Rövaşata filminin başrol oyuncusuydu

Tabutta Rövaşata filminin 35 yaşındaki başrol oyuncusu Ayşen Aydemir, geçen hafta, 26 Eylül Pazar günü, Orhan Arıburnu 10. Yıl Oyunculuk Ödülü'nü, kurucusu Hüseyin Alemdar'ın elinden alacağı gün öldü. Ödülünü onun yerine kardeşleri Zeynep ve Elif aldı.

Altı yıldır kolon kanseriyle boğuşan Aydemir, Galatasaray lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi mezunuydu. Santa Monica'da tiyatro eğitimi almıştı. Tabutta Rövaşata Ayşen Aydemir'in oynadığı tek filmdi.

Gazetede küçük bir haber. ‘‘Ayşen Aydemir, ödül alacağı gün yaşamını yitirdi.’’ ‘‘Tabutta Rövaşata'da uyuşturucu kız rolünde izlediğimiz...’’ ‘‘Santa Monica'da tiyatro eğitiminin ardından Ferhan Şensoy'la...’’, ‘‘Altı yıldır kolon kanseriyle mücadele eden...’’ ‘‘Orhan Arıburnu 10. Yıl Oyunculuk ödülünü kazanmasına rağmen...’’ Yanında, klişe değil, hakikaten kırık bir gülümseme. İşte o kırık gülümsemelerin ardında, her zaman değil, ama bazen gerçekten de can yakan hikáyeler vardır; izini sürmek isteyene...

ÇOK MU YETENEKSİZDİ?

Ali Baba Kahvesi'nde yani ‘‘Tabutta Rövaşata’’ filminin ve biraz da Ayşen'in ömrünün geçtiği yerde. Yönetmen Derviş Zaim'le konuşuyoruz. Ayşen toprağa verilmiş. Akşam olunca bütün arkadaşlar, sessiz bir sözle burada buluşuvermiş, üzgün ancak sakin bir öfkeyle:

‘‘Öfkeliyim. Çünkü Ayşen bir tek Tabutta Rövaşata'da oynadı. Çok mu yeteneksizdi bu kız? Hayır. Aksine, en yeteneklisi, en iyisiydi. Ama filmlerde rol almak için gereken o bayağı ilişkilere giremedi. Ortalama olanın prim yaptığı bir yerde oyunculuk yapmaya çalıştığı için tanıyamadınız onu. Zaten o, ortalamanın dünyasında varolamazdı.’’

BAKLAVAYI BEĞENMEDİLER

Yani Ayşen'inki, o cafcaflı ‘‘başarı’’ hikáyelerinden değil. Belki siz de bileceksiniz, onunki hayatta, insanların kurduğu tuhaf düzeneklerden alacağı kalmış genç bir kadının, artık hep genç kalacak bir kadının hikáyesi. Hikáye, Galatasaray Lisesi'nde başlıyor. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde sürüyor. Derken Santa Monica College'de tiyatro eğitimi. Türkiye'ye dönüş ve Tabutta Rövaşata. Ama orada durum hik'aye. Ayşen, Derviş Zaim'in sözünü ettiği ilişkilere dahil olamadığı için turist rehberliği yaparak yaşamaya çalışıyor. Zor bir hayat. Alacağı rollerin bedellerini ödeyemeyeceğini anlayınca Amerika'ya dönmek istiyor. Derviş Zaim anlatıyor:

‘‘Tiyatro için ABD'ye gitmek istedi. Ama pastacılık yapmaktan başka şansı yoktu. Pastacı olduğunu kanıtlamasını istediler. Olmadı. Gitti geldi. En sonunda konsolosluktan 'Malzemeni getir, bize baklava yap, kanıtla' dediler. Yaptı da. Ama konsolosluk baklavayı beğenmemiş. Ayşen ABD'ye gitmemeye o gün yemin etti.’’

Arkadaşları gülümseyerek bir polis hikáyesini de ekliyorlar:

‘‘Bar baskınında polis hepimizi aramaya kalktı. Ayşen polise kimliğini sorarak başladı. 15 dakika sonra polis yaka silkerek barı terketti. Ayşen böyleydi işte...’’

Bu yüzden arkadaşları, ‘‘O gidince ne bitti’’ sorusuna, ‘‘Neşe’’ diye cevap veriyorlar. ‘‘Bir de dünyayı değiştirme isteği.’’

Ali Baba Kahvesi'nde, Rumeli Hisarı'nda akşam oluyor...

Alkışsız, flaşsız...

KISIK SESLİ ANILAR

Yeşilçam Sokak'ta öğle saatleri... Hüseyin Alemdar, ödül heykelciğini vermek için Ayşen'in kız kardeşleri Elif ve Zeynep'i bekliyor. Geliyorlar. Yok denecek kadar küçük tören, hemen bitiyor. Söylenecek pek bir şey yok. Herkes bir şeyi incitmekten ürker gibi kısık sesle güzel anılardan söz ediyor sadece. Ne alkış sesi var, ne de flaşlar patlıyor. Söylenecek ne olsun? Ödülün haberini verecekleri gün Ayşen'in bilinci kapanıyor, alacağı gün de gözleri... Alemdar, ‘‘Keşke töreni bir gün öne alsaydık...’’ diyor. Elif ve Zeynep, ödüle hep bir daha dokunmak istiyor. Belki bir defasında olsun Ayşen'in de avuçları hisseder. Zeynep ‘‘Onun gülümsemesini görüyorum sanki’’ diyor.

Hayat, yine geç kalıyor.

Denizi kucaklamak, kitapları yutmak.

Hep güzel şeyler anlatmak istiyor, Zeynep. ‘‘Denizi kucaklar gibi yüzerdi’’ diyor. ‘‘Kitapları yutar gibi okurdu.’’

NESRİN TOPKAPI'NIN HAYATI

Elif, Ayşen'in planlarından bahsediyor hálá. Bir radyo tiyatrosu yazıyormuş. ‘‘Hastalığı atlatınca...’’ diyormuş, son gecesinde ‘‘tiyatroya yeniden başlamak lazım.’’ O gece perde kapanmış.

Zeynep, gözlerinde şıkır şıkır bir ışıkla anlatıyor:

‘‘Nesrin Topkapı'nın hayatını oynamasını teklif etmişlerdi. Çok güzel dans ederdi. 'Oryantal dersleri de alırım belki' diyordu. Sonra o proje kaldı. Propaganda filmi için görüştü, ama Meltem Cumbul'a verdiler rolü. Neden öyle oldu bilmiyorum.’’

ÖDÜL HEYKELCİĞİ

Kimse bilemez Zeynep. Ve kimse kimseyi suçlayamaz. Yalnızca biri başarır. Diğerleri çarkın dışına atılır. Üstelik hayat, kendisini değiştirmek isteyenlere karşı hiç de şefkátli değildir. Kural budur. Kabul etmeyen gider.

Zeynep ve Elif ödül heykelciğini alıp Yeşilçam Sokak'tan süzülüveriyorlar. Yaşlanmış figüranların, iş bekleyen yeni yetme ‘‘artizlerin’’ arasından geçiyorlar. Ödülü evin neresine koysak diye konuşuyorlar. Ayşen nereye koyardı, bilemiyorlar.

Gazetedeki gülümsemenin ardında bu kez hakikaten can yakan bir hikáye var. Bitmiş ama tamamlanamamış bir hayatın, hayalin hikáyesi.

İSTESEYDİ YAPABİLİRDİ

Ayşen Aydemir. İsteseydi yapabilirdi. Genç, güzel, yetenekli ve eğitimliydi. Niye yapmadı? Talk show'lara çıkıp birkaç ipe sapa gelmez soruyu cevaplayacaktı. ‘‘Önemli’’ insanlarla aynı fotoğraf karesine girmek için birkaç kişiyi itekleyecekti. Üç şuh kahkaha, beş saçma demeç yeterdi. Ama bazıları bunu yapamaz. İstese bile yapamaz. Ayşen Aydemir, galiba onlardandı. Çok hem de çok geç kalmış olan bu yazı burada bitmiştir. Şimdi alkış zamanı. Haydi!




Yorumları Göster
Yorumları Gizle