GeriGündem Mobiletle keşfettiği Vatikan’a büyükelçi oldu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Mobiletle keşfettiği Vatikan’a büyükelçi oldu

Mobiletle keşfettiği Vatikan’a büyükelçi oldu
refid:12517833 ilişkili resim dosyası

Rahip disipliniyle yetişmiş ama 68 kuşağının uzun saç modasına uymuş. Kendi deyimiyle hippi değil ama maceracı. Sırtında çadırı, otostop çekerek tanımış Fransa ve İspanya’yı. Şimdilerde yerleşmeye hazırlandığı Vatikan’ı içinde saklayan İtalya’yı ise üç arkadaşıyla çıktığı mobiletli turda keşfetmiş. Biraz piyanist, biraz baterist aynı zamanda semazen.

Batı ile doğunun, Cumhuriyet ile Osmanlı’nın sentezi gibi. 9 yıldır yürüttüğü Galatasaray Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlığı ve Felsefe Bölüm Başkanlığı’nı “devleti temsil etmek için” bırakıyor. Prof. Dr. Kenan Gürsoy atandığı Vatikan Büyükelçiliği görevine başlamak için gün sayıyor.

Kabinenin dışarıdan atanan bakanı tarafından, dışarıdan büyükelçi atandığında çevrildi gözler Prof. Dr. Kenan Gürsoy’a. Dışişleri’nde çok sık başvurulmayan bir yöntemle atanmıştı. Peki ne yapmıştı bunun için; hangi özelliği atama bekleyen hariciyecilerin önüne geçmişti? Galatasaray Üniversitesi’nde ziyaret ettiğimizde renkli bir portre çıktı karşımıza.

Annesinin “Kenoş”u, her hafta karne verilen Saint Benoit’de rahip disipliniyle yetişmişti. Sınıfının yarıya yakını Müslüman olmayan arkadaşlarından oluştuğu için, belki de büyükelçi seçilmesine vesile olan medeniyetler ittifakı çalışmalarının temeli orada atılmıştı. Lise sonda rehberlik yaptığı Fransız turistlerle açıldı dünyaya. İlk aykırı fotoğrafını ise 1968 kuşağını kasıp kavuran Beatles Grubu’nun dünyayı saran uzun saç modasından etkilenip saçlarını uzattığında çektirdi. Kendi ifadesiyle hippi değildi ama maceracıydı. Sırtında çadırı, otostop çekerek tanımıştı Fransa ve İspanya’yı. Bir keresinde de üç arkadaşıyla birlikte mobiletle çıkmıştı keşfe. Bu turda da, şimdi komşu olacağı İtalyanlarla tanıştı. Bu arada bir yandan İdil Biret, Fazıl Say gibi sanatçıların öğretmeni Mithat Fenmen’den piyano dersi aldı, bir yandan Mevleviliğin sembolü semaya merak saldı. Bu merak, hem felsefeciliğinin altyapısını oluşturdu, hem de yeni bir unvan kazandırdı ona: Semazen.

ATATÜRK KENDİSİNE MÜRİT İSTEMEZDİ

Peki şeyh miydi, mürit mi? Rifai tarikatının şeyhi Kenan Rifai’nin torunuydu. O, şeyhliğin dedesiyle birlikte sona erdiğinin altını çizerken, sorduk: “Milli mücadeleye katılmış 4 amcanız ve ‘Atatürk’e son derece bağlı, tam bir Mustafa Kemal nesli’ diye tarif ettiğiniz babanız nedeniyle size ‘Atatürk’ün müridi’ diyebilir miyiz? “Hayır” diye başladığı yanıtını şöyle sürdürdü: “Atatürk kendisine bu manada mürit istemezdi. Onu milletimizin sembol şahsiyeti olarak görüyorum ve bu imajının zedelenmemesi gerektiğini düşünüyorum. O, tarihi seyir içinde oluşan zor problemlerin üstesinden gelen bir kahramandı.”

Prof. Gürsoy ile dünyada ve Türkiye’de yükselen dindarlık, 40 yıldır çözülemeyen türban meselesi, son dönemde tasavvufa duyulan ilginin nedenlerini konuştuk. İşte anlattıkları:

YÜKSELEN, GERÇEK DİNDARLIK MI

“Dünyada da, Türkiye’de de yükselen o şey gerçek anlamıyla dindarlık mı yoksa toplumsal, siyasi, ideolojik herhangi bir diğer şey mi. Bana kalırsa sorgulanması gereken bu. Eğer siz siyasete ve toplumsallığa indirgenmiş bir dindarlıktan bahsedecek olursanız orada uzlaşmazlıkların olması; hatta sertliklere varan birtakım davranış tiplerinin sergilenmesi söz konusudur. Eğer siz kendinizi algılarken aynı zamanda ötekini, bütün insanlığı algılamazsanız, bu dindarlığın, incelmek demek olan ahlakıyla ilişkisi nerede kalmıştır? O bakımdan şu anda yükselen dindarlığın bir süzgeçten geçirilmesi lazım. Dini olanı siyasi olanla toplumsal olanla, ideolojik olanla karıştırıyoruz. Dinin bundan arınması lazım.”

SİHİRLİ DEĞNEK: ETİK

Peki mevki, para ve güç dindarlığı ortadan kaldırdı mı diye soruyoruz: “Bunların din açısından, dinin bunlar açısından kullanıldığı da söz konusu. O bakımdan laikliğin ne kadar önemli olduğunu fark edin, çünkü laiklik bu noktada sizin nasıl duracağınızı göstermiştir. Hayatın içinde ahlakla bütünleşmiş bir dindarlığı bütün cepheleriyle yaşayan bir insan olabilirsiniz ama siz aynı zamanda toplumda farklı davranışlara da saygı göstermek durumunda olan bir insansınız. Dindarlıkta da, uluslararası ilişkilerde de sihirli bir değneğe ihtiyacımız var. Bu değnek önce “etik”tir.

İFFETLİ TOPLUM ŞEKİLDEN OLUŞMAZ

‘Şu şekilde hareket etmek istiyorum, şöyle giyinmek istiyorum, bunu inançlarım adına yapmak istiyorum’ diyen insana müdahale edilmesinin doğru olmadığını düşünüyorum. Ama yavaş yavaş Türk toplumu bu meseleyi çözüyor. Karşılıklı anlayış hakim. Zira iffetli bir toplum şekilden oluşamaz.”

KENDİNİZDEN VAZGEÇMEYİN

Tasavvuf sınırlandırıcı değil, illa şu ekole mensup olmalısınız, demiyor; farklılıkların içinde kendini gösteriyor. İnsan, sadece toplumsal tezahürüyle o insan değil, iç hayatı, egzistansiyel (varoluşçu) yaşayışı itibarıyla insan (ki ben işte tasavvufun bu tarafını incelemeye çalışıyorum). Bugün biz modern insan olarak birtakım şeylerin eksikliklerini yaşıyoruz. Mesela bütünlük duygusundan yoksunuz, sevgiyi, dostluğu kaybetmiş olduğumuz anlaşılıyor. İnsan olmak bakımından özüne dönme, kişi olmak bakımından da dünyayla, hayatla bütünleşmek adına tasavvufta bir şeyler buluyoruz. Ancak bunun olumsuz tarafları da var. Tasavvuf unsurlarının birer tüketim objesi haline gelmesi beni korkutuyor. Bütün değerlerimizi yitirebiliriz. Tasavvuftaki kişinin kendisinden vazgeçmemesi lazım.

GENÇKEN ÇOK SIKINTI YAŞADIK

1968 hippiliğin biraz son bulduğu dönem. Hippilik biraz rettir. Bizim gençliğimiz daha çok, içinde yaşadığı toplumla sıkıntıları olabilen ama dışlamaktan çok sorumlulukları üzerine almaya çalışan bir gençlikti. 1968 bir reddediş değil, paranteze alıştır. Çözüm bulmaya çalışan ama içinde yaşadığı toplumun değerlerini ve siyasi temelli ilkelerini de paranteze alan, onları tam reddetmeyen, değiştirerek daha güzel noktaya getirmeye çalışan bir gençlik. Biz Türk gençliği olarak bundan dolayı çok sıkıntı yaşadık. Çünkü önümüzde reçeteler çok azdı ve bu reçeteler “ya biri ya diğeri, ya siyahı ya beyazı” gibiydi. Bu bizi 70’li yılların sonuna kadar çok sıkıntılı bir pozisyona soktu.

FARKLI TANRI TASAVVURLARI BENİ TATMİN ETMEDİ

Tanrıtanımazlığın (ateizm) içinde bir retten çok mevcut olanla yetinmemek söz konusu, sizin kavganız aslında Tanrı’yla değil, Tanrı’nın bir tür tasavvuruyla.
Farklı seviyelerde anlaşılan Tanrı tasavvurlarının beni tatmin etmediğini gördüm. O zaman felsefeciliğim şu işe yarıyor: Peki hangisi? Daha öte, daha öte, çok daha farklı bir şeye doğru gidiyor.
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle