GeriGündem Mimar Vedat Tek
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Mimar Vedat Tek

Mimarlık tarihimize ‘‘Birinci Ulusal Mimari Akımı’’ olarak geçen ekolün temsilcisi olan Mimar Vedat, İmparatorluğun en çalkantılı yıllarında başladığı mimarlık kariyerini, Cumhuriyet mimarı olarak sürdürdü ve İstanbul'da unutulmaz eserler bıraktı.

Mimarlık, üzerinde çokça durmamız gereken, nedense hep ihmal ettiğimiz bir alan. Ahmet Haşim'in dediği gibi bir resim, bir kitap, bir besteden kaçmak, onu görmemek imkanı vardır, ama kötü mimari eserler hep gözönündedir ve ruhları sakatlar.

Herhalde İstanbul kadar, mimarinin estetik boyutunun sıfırlandığı bir başka kent bulmak zordur. Umalım ki, deprem sonrasında yıkılmayan binalar yapmayı düşünürken, konunun estetik boyutunu da göz ardı etmeyelim. Bu bağlamda, bir örnek sergi de var önümüzde. Yapı Kredi Kültür Merkezi'nin gelenekselleşen ‘‘Bir Usta Bir Dünya’’ sergisi bu kez tarihimize ‘‘Birinci Ulusal Mimari Akımı’’ olarak geçen akımın büyük temsilcisi Mimar Vedat Tek'e ayrılmış.

Bu isim çoğu kimse için birşey ifade etmeyecektir. Ama İstanbul'a gelenlerin hemen hepsinin yolu Haydarpaşa Garı'na ya da Sirkeci'deki Büyük Postane'ye düşmüştür. Bu yapıları gördüğümüzde, içine girdiğimizde, mimari denilen şeyin olanaklarını anlarız. Mimar Vedat Tek, bu eserleri meydana getiren insandır.

Babasının işi dolayısıyla eğitimini Trabzon, Diyarbakır ve Girit'te sürdüren Mehmet Vedat, iki yıl da Mekteb-i Sultani'ye devam eder. 1889 yılında, 16 yaşındayken Paris'te ağabeyi Yusuf Ziya'nın yanına giderek lise eğitimini Ecole Monge'da tamamlar. Academie Julien'da resim, Ecole Centrale'da mühendislik okur. Ancak onun gönlünde mimarlık yatmaktadır. Babasının muhalefetine rağmen Ecole Nationale des Beaux-Arts sınavına girer ve 300 kişi arasından 9. olarak, 1893 yılında, ünlü mimar M.Moyaux'un atölyesinde eğitmine başlar. Yalnızca Fransız öğrencilere verilen bir burs olan Prix de Rome'u kazanarak, bir yıl Roma'da eğitim görür.

1898 yılında İstanbul'a dönünce iş ister ve Şehremaneti Hey'eti Fenniye Reisliğine atanır. Bir yandan da Sirkeci'de kiraldığı bir yazıhanede serbest mimarlık yapmaktadır. O yıllarda yabancı mimarlar gözdedir. Bu yüzden gazetelere verdiği ‘‘Mimar Mehmet Vedat’’ ilanını gören bazıları şöyle der: ‘‘Türk'ten mimar olur mu?’’

1905 yılında Posta ve Telgraf Nezareti sermimarlığına atanır. Ardından hayatının en önemli projesi olan Postahane-i Amire (Büyük Postane) binasını tasarlar ve 1909 yılında bitirir. Bu proje ona bir Legion d'Honneur nişanı getirir. Ardından Mecidi ve Osmani nişanları ve Sanayi madalyası kazandırır. Tek binanın yapım sürecini şöyle anlatır:

‘‘...beni çağırtan Posta Nazırı Hasip Efendi, Meydancıktaki tanzifat (temizlik) ahırlarının bulunduğu yerde yapılacak yeni posta nezareti binasının tarafımdan inşası münasip görüldüğünü ve derhal işe başlamamı tebliğ etti. Kolları sıvadık, fakat o devrin hali malûm. Adım başında müşkülát; vaktinde para vermezler, günlerle durur bekleriz. Tam yarı yerde akıllının biri çıkar ‘‘efendim, der, üst katlar ahşap olsa...’’ Bir münakaşa, mücadeledir gider. Böylece uğraşa, çabalıya nihayet beş senede binayı bitirdik.’

Ulusal mimarlık

1909 yılında Sultan Reşat tarafından saray başmimarlığına atanır. 1909-10 yıllarında ikinci önemli kamu binası olan Sultanahmet'teki Defter-i Hakani'yi (Tapu ve Kadastro Müdürlüğü) gerçekleştirir. 1913 yılında ise Enver Paşa tarafından Harbiye Nezareti başmimarlığına atanır. Cemil Topuzlu Köşkü, Tayyare Şehitleri Anıtı ve Moda İskelesi'ni projelendirir ve inşa eder.

Cumhuriyet'in ilanından sonra Ankara'ya gider. Gazi'ye sıradan bir bağ evinden küçük ama şık bir konut, Gazi Köşkü'nü yaratır. TBMM binasını tasarlar. Ama Ankara deneyimi yaptığı işlerin parasının ödenmemesi ve hakkında yapılan entrikalar nedeniyle büyük bir kırgınlıkla biter ve Vedat Tek bütün resmi görevlerinden ayrılarak İstanbul'a döner.

Türk mimarlığında milli özellikler arayan akımların ilki olan ve başyapıtlarını 1908-1930 yılları arasında veren Birinci Ulusal Mimarlık akımının öncülerinden biri Mimar Kemalettin ise diğeri Vedat Tek'tir.

Sergi dolayısıyla bastırılan kitapçıkta, Vedat Tek'in Akademi'deki eğitim düzeninden hoşnutsuz olduğu ve bunun çeşitli uyuşmazlıkları beraberinde getirdiği, bu yüzden önce Akademi encümeninden çıkarıldığı, sonra nazariyat dersleri aylığının kesildiği ve son olarak da emekliliğini istediği gerekçesiyle atölyesinin kapatıldığı yazılmaktadır. Tek’in yaşadıklarını ve kırgınlığını onun kaleme aldığı bir mektupta görebiliriz:

‘‘Maarif vekaletine;

Vekil beyefendi hazretleri,

...

Yaşım kemale erdiği ve sanatımda, bir çok tecrübeler sayesinde, Türk mimarisine ve mimari tedrisatına, daha çok faydalı hizmetlerde bulunmak için, Cumhuriyet hükümetimizin işaretini haklı olarak bekler iken, bilmediğim sebeplerle, tecrübem ve vukufumdan istifade edilmek şöyle dursun, bilakis, bana sanatımla yaşamak hakkı bile çok görüldüğünü, son birkaç seneden beri ve en son olarak da Vekaleti celilerinden maruz kaldığım, yakışıksız ve gayrı layık muamelelerden, te'essürle öğrendim.

...

Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki vazifmden çıkarılmaklığımı bizzat Maarif Vekili Hazretleri münasip gördükten sonra, benim gibi aciz bir sanatkárın, beyanı mutalaa ve itirazda bulunmasında faide olmayacağı için bu babda hiçbir şey söylemeye lüzum görmem...’’

Mimar Vedat Tek, daha sonra İstanbul'da serbest mimar olarak çalışırken de çeşitli engellemelerle karşılaşmıştır. Onun hayatında, Türkiye'de bürokrasiye ve darkafalılığa karşın iş yapmanın bütün zorluklarını görmek mümkündür.

Vedat Tek, iki kez şeker komasına girdikten sonra 1942 yılında ölmüştür.

Seçkin Bir Aile

1873 yılında doğan Mehmet Vedat; Abdülmecit dönemi saray hekimlerinden İsmail Paşa'nın kızı şair ve bestekár Leyla Saz Hanımefendi ile Bağdat Valiliği ve bir dönem vezirlik yapan Sırrı Paşa'nın oğludur.

Mehmet Vedat'ın dedesi İsmail Paşa'nın İzmirli ve Rum asıllı bir aileye mensup olduğu söylenir. 1830'lara doğru Osmanlı ordusunda cerrahlık yapmaya başlayan İsmail Paşa, Mekteb-i Tıbbiye'yi bitirdikten sonra, 1845-48 yılları arasında hekimbaşılık ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane nazırlığı görevlerinde bulunmuş; daha sonra İşkodra, Girit, Selanik valiliği ve iki kez de İstanbul şehreminliği yapmıştır.

Mehmet Vedat'ın babası Sırrı Paşa, Bağdat valiliği ve vezirlik görevlerinin yanı sıra, din adamı ve edebiyatçı olarak da tanınmıştır. Kuran'ın tercümesi ve tefsirini yapan Sırrı Paşa'nın yazışma ve raporlarını içeren Mektubat-ı Sırrı Paşa isimli bir de kitabı bulunmaktadır.

Mehmet Vedat'ın annesi Leyla Saz Hanımefendi, Münire Sultan'ın nedimesi olarak girdiği ve 7 yıl kaldığı sarayda sultanlarla birlikte eğitilmiş, babasının Girit valiliği sırasında Fransızca ve Yunanca öğrenmiştir. Divan şiiri ve aruz bilen, çok güzel piyano çalan ve besteler yapan Leyla Hanım devrin önde gelen yazar ve müzisyenlerini çevresine toplamış, korumuştur.

Vedat Bey, 1900 yılında, Musa Kázım bey'in kızı Firdevs Hanım ile evlenir. Bu evlilikten Belkıs, Nihat Vedat, Selime ve Saadet olmak üzere 4 çocuğu dünyaya gelir. Belkis, 1910 yılında 9 yaşında iken vefat eder.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle