GeriGündem Kısa hayatını telaşla ama dolu dolu yaşadı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kısa hayatını telaşla ama dolu dolu yaşadı

12 Mart edebiyatı denilince ilk akla gelen isimlerden Sevgi Soysal. Ama sadece bu tanımla sınırlanmayı haketmeyen bir yazar. İhtilal günlerinde düzeni eleştirirken, gündelik hayatı, getirdiklerini ve götürdüklerini es geçmeyen, Türkiye'de kadınların yıllar sonra söyleyeceklerini erkenden, tek başına söyleyebilen bir edebiyatçı.

Hayata 40'ında veda etmese zaten ‘‘12 Mart yazarı’’ kalıbında dondurulamayacak, didaktik olmadan sorgulayabilen, yer yer ironik anlatımıyla çok daha ilerilere gidecekti belli ki. Özellikle henüz Adalet Ağaoğlu, Füruzan gibi kadın yazarlar parlamamışken, çok satan listelerinin tepelerini Çetin Altan'la paylaştığı düşünülürse... 22 Kasım Sevgi Soysal'ın ölümünün 26. yıldönümü. İletişim Yayınları, yazarın bütün eserlerini yayımlamaya, bu hafta Tante Rosa ile başlıyor. Ardından, Yürümek, Yenişehir'de Bir Öğle Vakti, Şafak, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Barış Adlı Çocuk, Tutkulu Perçem, Bakmak gelecek. Ve yazarken ölüm geldiği için yarım kalan Hoşgeldin Ölüm ve onunla ilgili tanıklıklarla Venüslü Kadınlar adlı oyunu... Böylece yeni kuşaklar da onun edebiyatını, sanatçı kişiliğini ve kısacık hayatına neler sığdırdığını öğrenecek.

30 Eylül 1936 İstanbul doğumlu. Ama Ankara Yenişehir'de büyür. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni yazmadan çok önce, İkinci Dünya Savaşı'na denk gelen çocukluğu, biraz, annesinin savaş korkusuyla ağzına kadar erzak doldurduğu karanlık kilere kapatılarak geçer. ‘‘Kıtlık günleri ve çocuk terbiyesi aynı kapatma metoduyla aşılacaktır demek ki.’’ Biraz da ev içindeki rekabet ortamıyla: Her biri kendi dünyasında iddialı, aralarındaki yaş farkı çeşit çeşit altı kardeşle ve bir yandan gözüne girmeye çalıştığı annesiyle rekabettir burada sözkonusu olan.

Asıl adı Anneliese Rupp olan Alman annesi, Türk vatandaşlığına geçip Aliye adını alan, dansa, edebiyata düşkün, becerikli bir kadın. Piyano çalar, şiir yazar. Şiirleri, ailesine düşkün ama biraz hovarda ve şımarık yapılı kocasınadır.

Mithat ve Aliye Yenen'in üçüncü çocuğu Sevgi, bir yandan bütün gün şiir hecelediği için sürekli dalgın olan annesinin gözüne girmeye çalışmakta, bir yandan da kıskaçlığından o da babasına şiir yazmaktadır. Sonuç olarak kıvrak zekası ve alaycılığını babasından, sorumluluk duygusu ve geniş görüşlülüğünü, soyut düşünme yeteneğini annesinden alır.

Güzel Türkçesi'nin temelini oluşturan Ankara Kız Lisesi yıllarında ise ablası Gönül faktörü vardır. Örnek bir öğrenci olan ablasının tersine, kurallara fazla uymayışı ve dalgınlığıyla öğretmenlerin sık sık kızdığı bir öğrencidir. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Arkeoloji bölümünü, ‘‘derslerde tuttuğu notları sınavdan sınava ezberleyerek, hiçbir konu üstüne doğru dürüst tartışmadan, bütün aşık arkadaşların daha önce bol bol cigara içerek kalınlaştırdıkları sesleriyle şiir okudukları edebiyat matineleriyle’’ bitirir. Bu yıllarda yazarlık aklının ucundan geçmez. Ekrem Akurgal'ın parlak öğrencilerindendir ama gönlü arkeolojiden çok sanattadır. Özellikle, o yıllarda varoluşçuluğun yoğun olarak tartışıldığı sanat çevrelerinde.

MECBUREN BOHEM

İlk evliliğini de o çevreden Özdemir Nutku ile yapar (1956), onunla birlikte Almanya'ya uçar. Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro derslerine devam ederken, ilk çocuğu Korkut doğar (1958). Parasızlıktan biraz da zor geçen o yıllarda, bohem hayatı sever. Eğik taktığı beresini başından eksik etmeden, cesur, çarpıcı giysileri, güzel yemekleri ve hoşsohbetiyle sanatçı misafirlerine çok güzel evsahiplikleri yapar. Hep kıt kanaat geçinse de, oturduğu her eve kendi özgünlüğünü katmayı bilmiştir. O yıllara ilişkin en belirgin acı, Korkut'un sorunlu bir çocuk olmasıdır; kısa hayatı boyunca onu en çok üzen şeylerden biri olacaktır bu.

25 yaşında yazmaya başlar. Bunun nedenini sonraları kısaca şöyle açıklayacaktır: ‘‘Musluğumun lastiği bozulmuştu sanırım, başladım.’’ Ankara Radyosu'nda çalışırken, ilk öykü kitabı Tutkulu Perçem çıkar (1962). Bu arada tiyatroya heveslenmiş, konservatuvara devam ederken Ankara Meydan Sahnesi'nde Haldun Dormen'in yönettiği Zafer Madalyası adlı oyunda rol almıştır. Başar Sabuncu'yla orada tanışır, üç yıl sonra Özdemir Nutku'dan ayrılıp onunla evlenir (1965). Aynı yıl, program uzmanı olarak TRT'de çalışmaya başlar. Öyküleri dergilerde yayımlanmaya devam eder, o yılların sosyal ve siyasal olaylarıyla ilgili, kadın erkek meselelerine değinen röportajları, çevirileri de yayımlanır.

Teyzesinin hayatından yola çıkarak yazdığı Tante Rosa, 1968'de piyasaya çıkar. Ama bugünden bakınca anlaşılıyor ki, hakettiği ilgiyi göremez. Biraz ‘‘uçuk’’, ‘‘çeviri gibi’’ bulunur. Kadın kahraman Alman'dır ya... Oysa, Bavyera'nın bir köyünde yaşayıp at cambazı olmak isteyen, sorduğu sorular ve özgürlük duygusu nedeniyle rahibeler okulundan aforoz edilen, sonra kocasını ve çocuklarını bırakıp hayallerinin peşine düşen Tante Rosa, anneannesi Rosa'dan başlayıp, teyzesi Rosel'den, annesinden geçip, kendine uzanan bir çizgidir. Varolmaya çalışan bir 20. Yüzyıl kadınıdır. Tek suçu Türkiye'ye biraz erken gelmiş olmasıdır belki de... Bu kitabı, sadece ‘‘kendini çok beceriksiz, varlığını anlamsız, hiçbir şeyi gerçekleştirememiş bulduğu, deneylerini yazarak boşalacağını sandığı bir anda’’ yazdığını söyler, o zamanki adıyla Sevgi Sabuncu. Ama sonraları, Sevgi Soysal olarak, Türk edebiyatında kendine özgü bir yer edinecektir.

HAPİSHANEDE 3. EVLİLİK

İlk romanı Yürümek 1970'te yayımlanır ve TRT Sanat Ödülleri Yarışması'nda Başarı Ödülü'nü kazanır. Ne var ki, toplumsal olaylarla birlikte kadın-erkek ilişkilerini ve evliliği incelediği bu kitabı, müstehcenlikten yargılanır. Bu arada yanında iki kimlik olmasına rağmen, kimliksiz diye tutuklanır, özgür kaldıktan kısa bir süre sonra da ‘‘orduya hakaret ettiği’’ iddiasıyla hapse atılır. Bütün bunlar ödül aldığı TRT'den de atılmasına neden olur (1971). İşte yargıçla müthiş diyaloğu o günlere denk gelir: Kimlik tespiti sırasında, meslek hanesine ‘‘ev kadını’’ yazan yargıca itiraz eder, zılgıtı yer: ‘‘Ev kadını değilmiş! Nesin ya? TRT'den atılmışsın işte...’’ Dilini tutamaz: ‘‘Siz yargıçlıktan atılırsanız, ev erkeği mi sayılacaksınız?’’

O gün duruşmadan atılır ama kadın olarak karşı çıkışları, Behice Boran, Oya Baydar ve bir sürü genç solcu kızla birlikte geçen Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'ndaki sekiz ayında, tutuklu solcu erkeklere karşı da devam eder. Mesela, kadın tutukluların ‘‘jimnastik yapmamasının iyi olacağı’’ haberi gönderen solcu erkekleri dinleyen arkadaşlarına ‘‘Erkek tayfasının buyruğuna uyup durmasanıza, sizin kafanız yok mu?’’ diye çıkışır.

Ama, henüz içeri girmeden, o tutuklulardan biriyle, Anayasa'ya Giriş ders kitabında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanan Mümtaz Soysal'la, hem de cezaevinde, evlenir. Yıllar sonra Ahmet Oktay şöyle anlatır onu: ‘‘Onun evliliklerinde görülen bu telaş bu hız, kısa bir ömrü olacağına ilişkin melankolik bir önseziden mi kaynaklanıyordu bilmiyorum. Ama ilk gençliğinden itibaren bir ritim, bir tempo açlığı vardı, Ankara Kız Lisesi'ne, Fenerbahçe Kulübü'ne, sinema ve tiyatroya giderken, hep gecikecekmiş gibi çabuk ve büyük adımlarla yürürdü. Yazısında da aynı hızla ilerledi.’’

Üçüncü evliliğini yaptığında 35 yaşındadır ve hemen ardından girer cezaevine, ardından Adana'da 2,5 aylık sürgün... Cezaevinde yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti 1974'te yayımlanır ve Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanır. Sürgünde başına gelen olaylar etrafında dönen Şafak (1975) ve cezaevi anılarından oluşan Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (1976), onu takip eder. ‘‘12 Mart koşullarını kadın olarak yaşar, kadın olarak aktarır’’ der Ayşegül Yaraman. Ne günlük yaşamında, ne eserlerinde kadın olmaktan vazgeçmiştir! Batıda 1960'larda, Türkiye'de ise ancak 1980'den sonra yükselen ikinci dalga kadın mücadelesi arasında, o zamanlar pek farkına varılamamış bir köprüdür belki de.

Bu arada kızları Defne (1973) ve Funda (1975) doğar. Bir kadın yazar için birbirine bu kadar yakın yaşlarda iki çocuk büyütmek çok özveri gerektirecektir. ‘‘Yemek yandı'yla, çocuk altını ıslattı arasında’’ yazar yazılarını, kitaplarını. İçini kemirmekte olan kanserden habersiz... 1975'te bir kist için yattığı ameliyat masasından, bir memesi alınmış olarak kalkar. Geç kalınmış bir kanser vakasıdır; sonrasında da ihmal edilmiş. Bir yıl sonra daha iyi tedavi umuduyla Londra'ya gider. (Orada oturdukları küçük daireyi de ‘‘eğreti bir durak’’ gibi değil de, sürekli bir mekan gibi dekore edecektir) İki ameliyat arası Ankara'da, Thomas Mann'ın metin ustalığı üzerine sohbet ettiği Attila İlhan'a oradan şöyle yazacaktır: ‘‘Sağlığım iyiye giderse, burada bazı İngiliz edebiyatı kurları falan var... Öyle çok şey düşünüyorum ki, değil hayatı şimdilik fazla uzun olmayacağa benzer birinin zamanına, iki ömre bile sığmaz. İçimde bir türlü gem vuramadığım bir yaşama hızı, geceleri plan kurmalardan gözlerime uykular girmiyor.’’

KELLİK ÖLMEKTEN BİN BETER

Hastalık izlenimleri ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerden oluşan Barış Adlı Çocuk, 1976'da yayımlanır; son romanı Hoşgeldin Ölüm'ü ise tamamlayamaz. Hastalığı öyle hızlı gelişir ki, doktorlar yapacak bir şey kalmadığını söylediği için eşinin İstanbul'a getirdiği günün ertesinde hayata veda eder (22 Kasım 1976). Zincirlikuyu'ya gömülür.

O, hani her ortamda merkezde olanlar vardır, onlardandır. Sık sık cümbür cemaat biraraya gelinen aile toplantılarında habire herkese takılan, ince ince uğraşan odur. Hatta hastalığı sırasında kendiyle... Arkadaşı Sezer Duru'ya yazdığı son mektuplardan birinde şöyle der: ‘‘Ankara'da bana verilen ilaçları da hepten değiştirdiler. Şimdi yeni bir ilaç deneniyor bende. İngiliz Kraliyet kobayı Sevgi Soysal! Yine de son Türk Devleti kurbanı olmaktan iyidir değil mi? Canım Sezer, bir de ne desinler bana! Bu ilaçları böyle aladuraymışım hepten saçlarımı dökecekmişim. Yahu, bu kellik ölmekten bin beter, ölümden korkmam ama, kellik!’’

Kardeşlerinden Mine Kazmaoğlu'nun, ‘‘ablam ölünce bizim ailenin feri söndü’’ demesi boşuna değildir.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle