Kadın firavun 35 asır sonra intikamını aldı

Güncelleme Tarihi:

Kadın firavun 35 asır sonra intikamını aldı
Oluşturulma Tarihi: Kasım 23, 1997 00:00

Haberin Devamı

Mısır'da hafta başında yaşanan terör, bana Kraliçe Haçepsut'u hatırlattı... Olaya sahne olan tapınağı Haçepsut yaptırmıştı... Bir darbeyle tahtından edilirken ‘‘İntikamım her an gelebilir, bekleyin’’ deyip kayıplara karışmıştı Kraliçe... Mısır turizminin sonunu getiren saldırı Haçepsut'un 35 asırdır beklenen intikamı olabilir mi, ne dersiniz?

Kraliçe Haçepsut, 35 asırlık aradan sonra adından tekrar bahsettiriyor... Mısır'da hafta başındaki turist kıyımı Lüksor'daki Haçepsut tapınağının başında yaşandı ve kraliçenin adı günler boyu dünyanın önde gelen ne kadar yayın kuruluşu varsa hepsinde tekrar tekrar telâffuz edildi...

Tapınaktaki kıyımı işittiğim anda aklıma önce ne terörün ulaştığı boyut geldi, ne kendilerine ‘‘İslâmi örgüt’’ diyen Mısır'daki yasadışı silâhlı grupların varlığı ve ne de Mısır turizminin bu olayla beraber artık sona erdiği... Bir anda Haçepsut'u hatırladım... İsa'dan önce 1477'den itibaren Mısır'ı 19 yıl boyunca tek başına idare eden, bütün tanrısal güçleri bedeninde topladığına inanılan ama bir darbeyle tahtından edilen ve ‘‘İntikamım her an gelebilir, bekleyin’’ dedikten sonra ortadan kaybolan Kraliçe Haçepsut'u...

Haçepsut, Mısır tarihinin en esrarlı isimlerindendi. Tahta çıkışı gibi ortadan kayboluşu da bu esrar perdesinin arkasında kaldı...

Mısır'ın 18. firavunlar sülâlesinden geliyordu... Firavun Birinci Tutmosis'le Kraliçe Anmose'nin kızıydı. O yılların Mısır'ında garip adetler hakimdi... Firavun sülâlesi sadece aile içinden evlenir, kardeşlerin birbirleriyle nikâhlanması olağan, sıradan bir iş sayılırdı... Zira tanrı Horus'un ilâhi gücünü firavunlara devrettiğine inanılır, bu gücün sıradan halka gitmemesi için aileye dışarıdan hiç kimse alınmazdı...

Haçepsut da böyle yaptı, üvey kardeşinin, İkinci Tutmosis'in karısı oldu, ondan bir de çocuk yaptı: Prenses Nefure... Ama kocası cariyelerden birinden bir oğul sahibi olmuş, ve kendi adını vermişti çocuğa. Bir Tutmosis daha girmişti aileye...

Haçepsut'un kocası, yani Tutmosisler'in ikincisi, günün birinde birdenbire ölüverdi... Ölümünde kraliçenin parmağı olduğu söylendi ama korkudan kimseler ağzını açamadı... Devletin sahibi Haçepsut'tu artık... Üvey oğlunu bir kenara itti, kendi hükümdarlığını ilân etti ve binlerce senelik Mısır tarihinin ilk ve son kadın firavunu oldu... Erkek elbiseleri giyiyor, firavunlara mahsus tanrısal gücün temsilcisi olan sembolik sakalı kullanıyor ve tek başına idare ediyordu Mısır'ı...

Memleketin başında demir bir pençeyle oturuyordu ama Haçepsut'un iktidar yılları Mısır'da asırlardır görülmemiş bir refah devri oldu... Sınır boylarında bütün şiddetiyle devam eden savaşlara son verdi, hemen her tarafa kervanlar çıkartıp ticareti geliştirdi, bilinmeyen topraklara denizden ticaret filoları yolladı ve en önemlisi, Mısır'da bir ‘‘imar çağı’’ başlattı... Her taraf mimarlık şaheserleriyle donatılırken, adını ölümsüz kılacak bir inşaata girişti Haçepsut: Mimar sevgilisi Senemut'a Lüksor'un az dışında, Deyr el Bahari'deki meşhur tapınağı yaptırdı...

Bütün bu işlerle uğraşırken bir başka konu, üvey oğlu Üçüncü Tutmosis'in tahtta gözü olabileceği aklına hiç gelmemişti ve günün birinde patlayan askeri ayaklanmaya karşı koyamadı... Üvey oğlu orduyu ele geçirmişti ve liderliğini yaptığı darbe bir hayli kanlı oldu... Ama saraya giren askerler kadın firavunun ne ölüsünü bulabildiler, ne dirisini... Haçepsut'un sadık adamları, Kraliçe'nin ‘‘Şimdi gidiyorum... Ama intikamım her an gelebilir, bekleyin’’ deyip ortadan kaybolduğunu söylediler... Yeni firavun Tutmosis, üvey annesinin adının yazılı olduğu herşeyi imha ettirdi; Haçepsut'un adı her taştan silindi ama tanrıların gazabından korkulduğu için en büyük eserine, Deyr el Bahari'deki tapınağa dokunulmadı...

Haçepsut'un öyküsü, kısaca işte böyle... Lüksor'da onun inşa ettirdiği tapınakta yaşanan terör Mısır ekonomisinin can damarı olan turizme daha şimdiden büyük darbe vurdu... Mısır, uzun bir süre devam edecek ekonomik sıkıntıya girmiş gibi... Bütün bunları gördükçe ben Haçepsut'u hatırlıyorum... ‘‘Mısır'dan intikamım acı olacak’’ diyerek bilinmezlere karışan kraliçe kendisine yapılan ihanetin acısını 3 bin 500 yıl aradan sonra çıkartıyor olabilir mi, ne dersiniz?

‘‘Mezarımı açanı mahfederim’’demişti, dediğini yaptı

Mısırlılar, firavun mezarlarının lânetine inanırlar ve lânete örnek olarak, Tutankamon' un mezarının bulunup açılmasında görev alan hemen herkesin birkaç sene içinde garip bir şekilde can vermesini gösterirler...

Tarihe hazineleriyle geçen Tutankamon M.Ö. 1361'de küçük bir çocukken çıktığı tahtta sadece dokuz yıl kalabilmiş, esrarlı bir şekilde ölmüş ve mumyası muhteşem bir mezara konmuştu... Mezarı Amerikalı arkeolog Howard Carter 32 asır sonra, 1925 Şubat'ında ortaya çıkardı...

İşte, ileriki senelerde bilim-kurgu kitaplarına kadar geçen ölümler bundan sonra başladı... ‘‘Firavun'un, kendisini huzursuz edenleri cezalandırdığı’’ söyleniyordu... Önce, Carter'ın en büyük destekçisi olan Lord Carnavon'ı bir sivrisinek soktu ve Lord üç hafta içinde ölüverdi... Carter'ın sekreterliğini yapan Lord Westbury, yedinci kattaki bir apartmanın penceresinden aşağı çakıldı... Derken Carter'le beraber mezar odasına ilk giren kişi olan Mace, mezarın fotoğraflarını çeken Burton, mumyanının röntgenini alan Archibald Douglas Reid ve firavuna ait eşyaların analizini yapan Lucas peşpeşe can verdiler... Birkaç yıl sonra, mezarı ortaya çıkartan Howard Carter dışında hiç kimse sağ kalmamış ama firavunun lâneti Carter'a her nedense uzanmamıştı...

Arkelologlar her ne kadar ‘‘bunların hepsi tesadüf’’ derlerse de, Tutankamon'un mezarını ortaya çıkartanların akıbetleri, işte böyle...

Tarihin arka odası

Sultanzade Celâl Bey roman gibi hayatını noktaladı

Sultan Beşinci Murad'ın torunu Celâl İris en sıkı macera filimlerine taş çıkartacak bir hayat yaşadı... Sarayda doğdu,sürgünde büyüdü, gençliğini zindanlarda bıraktı ve 81 yıllık ömrünü geçen perşembe günü başarılı bir iş adamı kimliğiyle noktaladı.

Bazı insanlar vardır, macera filimlerinden de yoğun, romanlarda yazılanları bile kıskandıracak dopdolu bir ömür sürer ve sessizce ayrılırlar dünyadan...

Celâl İris, böyle kişilerdendi... İstanbul'da bir sarayda dünyaya gelmiş, sürgünde büyümüş, gençliğini zindanlarda geçirmiş, sonra Türkiye'ye dönüp iş hayatına atılmıştı...

Osmanlılar'ın sayıları bugün sadece birkeç kişi kalan ikinci kuşağına mensuptu; Beşinci Murad'ın kızı Fatma Sultan'ın çocuğuydu... 1916'da Ortaköy'de, o zaman ‘‘Çiftesaraylar’’ denilen, şimdi yüzme okulu olan yalıda doğdu... Unvanı ‘‘Sultanzade’’ydi... 1924'te, sekiz yaşındayken ailesiyle, yani bütün Osmanoğulları'yla beraber sürgüne yollandı... Annesi Fatma Sultan Sofya'ya yerleşince gençliği Sofya'da geçti Celâl Bey'in... Derken İkinci Dünya Savaşı patladı ve savaş sonrasında Bulgaristan'a hakim olan komünistler Celâl Bey'i tutup zindana attılar... Görünürdeki gerekçe gülyağı kaçakçılığı yapmasıydı, sonra suçlamayı değiştirip ‘‘Türkiye lehine casusluk etttiğini’’ söylediler ve idama mahkûm ettiler... Ama sadece bir oyundu bu ve Osmanlı ailesinin Irak petrollerindeki hissesinden kendisine düşen payı Bulgar Hükümeti'ne devrettiğini gösteren imzalı bir belge verirse, hapisten çıkabilecekti... ‘‘Beni sadece padişah torunu olduğum için daha sekiz yaşımdayken kapıdışarı eden memleket bana nasıl casusluk yaptırır?’’ dediyse de dinletemedi... İdam edilmedi ama en güzel yıllarını zindanlarda geçirdi...

Bulgarlar Celâl Bey'i 1954'te, Ankara'nın girişimleri üzerine serbest bıraktılar... Araya zamanın başbakanı Adnan Menderes'ten Atatürk'ün eşi Lâtife Hanım'a kadar bir çok kişi girmişti... Göstermelik bir takas yapıldı ve Celâl Bey o senenin Ekim'inde İstanbul'a gelebildi... Sonra iş hayatına atıldı; sessiz, herkesten uzak ama çok seçkin bir ömür sürdü ve geçen perşembe gecesi İstanbul'da noktaladı ömrünü...

Benden yaşça neredeyse yarım asır ileride olan bu çok yakın dostumu, bugün büyükbabasının yanına uğurlayacağız...

Hançerin gümüşüne de cep telefonu yakışır

Geçen hafta Umman'a gittim. Umman Sultanı Kabus bin Said'in, kutlamalarına davetliydim...

Umman, kıvrık hançerleriyle meşhurdur... Kralından sokaktaki adamına kadar, topluluk içindeki her Ummanlı'nın belinde mutlaka bir hançer vardır... Bizde kravat ne ise, Umman'da hançer odur ve bu hançerlerin bazısı bir servettir... Bıçak kısmı kıymetli madenlerdendir, fildişinden yapılan kabzaları ise altınla, mücevherle bezenir ve göznuruyla işlenmiş gümüşten bir kemerle bele takılır...

Umman'da son aylarda bir başka moda daha var: Cep telefonu modası... Dolayısıyla gümüş kemelerde hançerle cep telefonu birarada...

Yandaki fotoğrafı, Enformasyon Bakanı Said El Aziz bin Muhammed El Revasi'nin yabancı gazeteciler için verdiği davette çektim... Gelenekle teknolojinin bağdaşmasını gösteren iyi bir resim oldu gibime geliyor...

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!