GeriGündem İstanbul’da intihar salgını
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İstanbul’da intihar salgını

Murat BARDAKÇI

İntihar kavramı bugünlerde akla Boğaz Köprüsü'nü, köprünün parmaklıklarının gerisinde pazarlık eden genç aşıkları getiriyor.

Bizde intihar modasının ilk aktörü, Beşir Fuad'dı... Son dönem Osmanlı fikir hayatının önemli isimlerindendi, bazı tarihçiler tarafından ‘‘ilk Osmanlı pozitivisti’’ kabul ediliyordu ve intiharı tam anlamıyla bir moda başlattı...

Üç batı dilini çok iyi derece bilen Beşir Fuad Türkçe'de Voltaire ve Victor Hugo hakkında kaleme alınmış ilk biyografilerin sahibiydi ve edebiyattan askerliğe, sanattan tarıma kadar çok geniş bir yelpazede kalem oynatabiliyordu...

Annesinin ruhi bir rahatsızlıktan dolayı ölmesi, doktorun aynı rahatsızlığın büyük bir ihtimalle kendisinde de çıkacağını söylemesi ve çok sevdiği oğlunun birdenbire can vermesi onu aşırı derecede sarsmıştı. Herşeyi unutabilmek için sefahat alemlerine daldı. Yazdıklarında tamamen karşı olduğunu söylediği işi yaptı, bir metres buldu ve ondan çocuk sahibi oldu. İlk gençliğinden itibaren herşeyi ‘‘deney’’le öğrenmeye yönelmişti. Bunalımları onu ölümü de deneyerek öğrenmeye itti. Ölmeden önce hissettiklerini yazmak ve ilim âlemine küçük de olsa bir ‘‘yadigâr’’ bırakmak istiyordu ve bıraktı... Cesedini anatomi derslerinde kullanılmak üzere Mekteb-i Tıbbiye'ye vasiyet ettiğini yazdı ve dediğini yaptı, 5 Şubat 1877'de intihar etti. Henüz 35 yaşındaydı...

Beşir Fuad, intihar için kimselerin denemediği bir yol seçmişti: Acıyı azaltmak için, keseceği bilek ve boyun damarlarına kokain şırınga etti. Sonra, ölüme gidişinin her anını kaleme aldı...

‘‘...Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım‘‘ diyordu. ‘‘Ama kan aktıkça biraz sızı oluyor. Bu sırada baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum deyip kapattım ve savdım. Bereket versin, içeriye girmedi. Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan daha rahat aksın diye kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı...’’

Ev halkı Beşir Fuad'ı damarlarını kesmesinden beş saat sonra buldu ve hemen doktora taşıdı... Müdahaleye çalışan doktora ‘‘Ne uğraşıyorsun? Zaten beş dakikalık ömrüm kaldı’’ dedi ve son sözleri bunlar oldu.

Bu ani intihar, o zamana kadar intihar kavramına yabancı olan Osmanlı toplumunda ve basınında geniş yer buldu. Eczahanelerde ağrı kesici ilâçların yasaklanmasından okullarda din derslerinin daha da yoğunlaştırılmasına kadar çeşit çeşit öneriler ortaya atıldı. Ama İstanbul'da artık her geçen gün yeni bir intihar haberi alınmaktaydı. Devreye nihayet zamanın hükümdarı Abdülhamid girdi, 11 Mart 1887 günü gazetelerde intihar konusunda herhangi bir yazının çıkmasını yasakladı ve yasak uzun zaman devam etti...

Beşir Fuad'a gelince... Bıraktığı pusula yani ‘‘ölüm hatıraları’’ ilim dünyasında beklediği yankıyı yapmayacak ve cenazesi vasiyetinin aksine kadavra yapılmayacak ve Eyüp'e defnedilecekti...

Reşad ekremin giyim kuşam sözlüğü

Hamaylı

Aslı Arapça'dan, omuzdan çapraz asılan bağ' demek olan ‘‘hamâil’’ kelimesinden gelir. Aynı şekilde asılan muskalara ve uğur tılsımlarına da bu isim verilmiştir. Hamaylı, hamâilin halk ağzında yaygınlaşmış adıdır. Okula giden çocukların omuzlarına çapraz astıkları keselere de bu isim verilmiştir. Bazan kılıçlar da hamaylı şeklinde takılır, som sırma işlemeli hamâillerin yapıldığı olurdu. Sünnet çocuklarına da hamaylı takılır, ve bu hamaylılar daima kırmızı olurdu.

Hattın ustaları

Abdülfettah Efendi

Sakız Adası'nda doğdu, resmi belgelerde doğum tarihi olarak 1814 yazılıydı. Aslen Rum'du. Çocukluğunda Hüsrev Paşa tarafından köle olarak satın alındı, müslüman yapıldı ve çok iyi eğitim gördü. Mustafa Şakir Efendi'den sülüs ve nesih yazmayı öğrendikten sonra 1860 yılında filigran yapımını öğrenmesi için Viyana ve Paris'e gönderildi. İstanbul'daki birçok camide ve Bursa'daki Ulu Cami'de çok sayıda yazısı bulunan Abdülfettah Efendi, 16 Ekim 1896'da Vaniköy'deki yalısında vefat etti ve Sultan Mahmut Türbesi'ne defnedildi.

İftar yemekleri

Yağsız irmik helvası

İrmik ağır ateşte rengi dönmeye başlayıncaya kadar tahta kaşıkla kavrulur ve kaynar süt ilâve edilir. Birkaç defa karıştırıldıktan sonra kapağı kapatılır ve çok hafif ateşte sütü çektirilir. İçinebir miktar pudra şekeri ilâve edilir, karıştırılıp kepçeyle bastırılır. Servis tabağına kaşık kaşık konur. Soğuduktan sonra parçaların arasına yeniden pudra şekeri serpilir. Suda haşlanıp kabukları çıkartıldıktan sonra fırında kızartılmış 250 gram kadar badem parçaları çok ufak olmayacak şekilde havanda dövülür ve helvanın üzerine serpilir.

Tarihin tuhaflıkları

Yemenili yiğitler

19. yüzyılın ilk yıllarında İstanbul'un üst tabakadan gelen gençleri arasında garip bir moda çıkmıştı. Başlarına üç arşın uzunluğunda şal sararlar, göğüs, kol ve bacakları açık çıplak gezerler, ayaklarına da yalnız alt kısmı bulunan kırmızı bir yemeni geçirirlerdi. Birkaç yıl devam eden bu moda 1810'lara doğru unutuldu ve yerini normal giyime bıraktı.

Abdülbaki Gölpınarlı

Çelebi, Çelebilik

‘‘Çalab’’, Moğolca'da Tanrı anlamına gelir. Çelebi sözünün Farsça nisbet adı olup Tanrı'ya mensup, tanrı adamı anlamına geldiği, yahut Türkçe'de ‘‘balı, arı, koru, geri’’ gibi ‘‘ı, i, u, ü’’ ekleriyle yapılan ve nisbet bildiren ad bulunduğu muhakkaktır.

Zarif, söz-sohbet bilir, kibar ve nazik kişilere ‘‘Çelebi adam’’ denir. XVI. yüzyılın sonlarına kadar, hatta XVII. yüzyılda dahi bilgin, soylu kişilere ‘‘Çelebi’’ bir vasıf olarak verilmiş, adından sonra bu söz adına eklenmiştir. Ayrıca Mevlebilerde Mevlânâ soyundan gelenlere ‘‘Çelebi’’ denegelmiştir. Ana tarafından da bu soya mensup olanlara bu sıfat verilmiş, ancak izah gerekirse kadın tarafından olduğu ‘‘İnâs Çelebilerindendir’’ diye kayıtlanmıştır.

Hacı Bektaş'ın nefes evlâdına yahut belinden gelen kişilere de ‘‘Çelebi’’ denir, yalnız Mevlevi çelebilerindenayırmak icab ederse ‘‘Bektaşi Çelebilerinden’’ diye kayıtlanır.

Büyük sözler

Bütün eşya, Hakk'ın zuhurudur. Hakk'a mazharın en mükemmeli insandır. Cihanda hakkın en mükemmel kişisinden olmuş kimse, peygamberlerin varisi olur. Peygamberlerin varisleri çoktur. Biçare kişiler için himaye ederek ortaya çıkarlar. Varislerin en mükemmeli de, bütün insanlardan sorumludur.

En mükemmel varisler Kutuplar oldu, diğerleri de kutupların vekili. Çünki her zaman için Kutup bir tane olur. Bunu anlamayan kişi ise şüphe çekendir. Anlamayan kişi Kutb'u kabul ederse, gelecek sıkıntısıyla üzülmez. Çünki onu kabul, Hakk'ı kabuldür. Onu reddediş, bil ki Hakk'ı reddediştir. Can ve gönülden kabul eden, Resul ile ümmetinin en hayırlılarından olur. Şunu iyi bil ki, Kutb'un kalbinden reddedilmiş kişi Hüda tarafından da reddedilmiştir.

Abdülkadir-i Belhi'nin

‘‘Künuzü'l-Arifin’’inden




Yorumları Göster
Yorumları Gizle