GeriGündem İlk Türk kadın seyyah
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İlk Türk kadın seyyah

Dünya'da tam da '68 rüzgarları eserken, O yolculuğunun ilk adımını attı; ‘‘bütün yollar bir adımla başlar’’dı. Öyle bir adımdı ki bu, bir yıllığına çıktığı yolculuğu tam sekiz yıl sürdü; çünkü yolda ‘‘seyyah’’ olmuştu. 41 ülkeyi dolaştı. Dolaşmak ne kelime, yaşadı oralarda, oraları yaşadı. Bazen altı ay, bazen bir yıl... Dile kolay, Himalayalar'da 14 kez, her biri 6-7 hafta süren yürüyüşlere çıktı, tek başına! Kendini yolda tanıdı. Endonezya'da batik öğrendi, Avustralya'da batik atölyesi açtı. Bugüne kadar 10 bin elbise boyadı, tasarladı, dikti; binlerce fotoğraf çekti; sayfalarca yazı yazdı. Bunların bir kısmı 1968-72 arasında Hürriyet'te, ‘‘Bir Turist Kızın Not Defteri/ Ver Elini Asya’’ logosuyla yayımlandı. Yolculuğa çıkarken seyahate meraklı bir sosyologdu; dönüşünde gazeteci-yazar, sanatçı ve Türkiye'nin ilk kadın seyyahı!

Kamyondan bozma otobüslerle, bisikletle ve yürüyerek yaptığı yolculuğu onu İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Goa, Kalküta, Kaşmir, Assan, Endonezya, Bali, Java, Nepal, Tibet, Japonya, Avustralya'dan geçirdi... Ve Malezya, Singapur, Tayland, Laos, Burma, Bangladeş gibi daha pek çok yerden. Batı ülkelerine de gitti ama onları ‘‘yolculuk’’tan saymıyor. Çünkü, Asya'yı seviyor. Batıyı ise az!

Şimdi Antalya'da yaşıyor. Hala seyyah olduğunu söylüyor. ‘‘Her gün yeni bir yol’’ onun için. Hiç boş durmuyor ki: Yaşadığı sokağın güzel görünmesinden turizme yönelik bir kültür projesi'ne, halk sanatı atölyelerinin kurulmasına kadar fikir üretiyor, hayata geçirmek için uğraşıyor.

Gerçek anlamda seyyahlığa dönüşecek seyahat tutkusu genlerinde vardır Fatma Meral Horne Sever'in.

Babası daha çocukken, yani henüz Yugoslavya'dan Türkiye'ye göç etmeden önce, bahçedeki ceviz ağacının tepesinde bir çıkın bekletirmiş. Birgün yola çıkarken alacağı, içinde yiyeceği olan çıkın. Kargalar ceviz ağacında fazla mesai yapmaya başlayınca ortaya çıkar foyası.

Türkiye'de ise Atatürk'ün şapka devriminden hemen sonra Sirkeci'deki küçük manifaktüründe birbirinden şık fötr şapkalar imal ederken, İstanbul içinde sürdürür göçünü. Bu yüzden kızı Fatma Meral, ilkokulu beş ayrı okulda bitirir.

Liseyi, bir yılı ABD'de olmak üzere Atatürk Kız Lisesi'nde bitiren Fatma Meral, sosyoloji okurken yazları soluğu İngiltere öğrenci kamplarında alır. Orada bakla toplarken, arkadaşlarından biri, yarı Maori yarı Yeni Zelandalı Anna Toranaki, ‘‘Bir yıl benle Asya'ya çıkar mısın? Ben yalnız korkuyorum’’ der. Yıl 1968'dir.

Gitmeden önce Hürriyet'in ‘‘Umumi Neşriyat Müdürü’’ Necati Zincirkıran'ın karşısına çıkar ve, ‘‘Ben Asya'ya gidiyorum, size yazı ve fotoğraf göndermemi ister misiniz?’’ teklifinde bulunur. Zincirkıran, bu cesur kızdan hoşlanır ve eline yüz metre siyah beyaz filmle 400 dolar verir, ayrıca ‘‘yayımlanan her yazı için 50 dolar ödeme’’ sözü verir. Birlikte dünya haritalarını çıkarıp Fatma Meral'in ‘‘bir yıllık’’ güzergahını incelerler. O güzergah İstanbul Taksim'de yapılmış, herşey inceden inceye hesaplanmıştır. Ama tabii ki yola uymayacak; bir yıllık yolculuk tam sekiz yıl sürecektir. Çünkü ‘‘Ne zaman planlananın dışına çıkılırsa o zaman seyyah olunmaktadır.’’

YOLDA SEYYAH OLDU

Fatma Meral yolculuğunun başında 24 kilo olan yükünü, bir süre sonra beş kiloya, günlük harcamasını da bir dolara indirir. Böylece Hürriyet'ten yazı başına aldığı 50 dolarla, 50 gün geçinir. Şöyle anlatıyor: ‘‘Seyyahlık kendi zamanınla gezmemen gerektiğini öğrenmektir. Mesela Java'ya geliyorsun. O diyor ki, 'sen burada otur, bak ben sana neler neler öğreteceğim.' Bu bir el sanatı, bir felsefe olabilir. Oturuyorsun, bir bakıyorsun ki bir yıl geçmiş...’’

Peki nasıl öğreniyor günde bir dolarla yaşamayı? ‘‘Bir kadın eğer 28-36 yaş arası beş kiloyla yetinmişse, mülkiyetle ilişkisi bitmiştir! Ben de bitirdim. Çok şey öğrendim yolda. Mesela Hintliler'den trende ikinci mevki yerine, üçüncüde gitmenin avantajını öğrendim. Çünkü üçüncü mevkide baştaki ve sondaki vagonda ranza vardır. İki gün de olsa beklersin o ranzayı.’’

Anna ile birlikte yolculuğa Türkiye'den başlarlar. ‘‘Güverte bileti’’ alarak gemiyle Mersin'e, oradan ‘‘eşkiya hikayeleri’’ dinleyerek otobüsle Kayseri, Sivas, Erzurum üzerinden, İsfahan'a ulaşırlar. Bir yıllık planı ilk İran-Afganistan sınırında gevşemeye başlar. Anna vizesini uzatmadığı için, bir hafta fazla kalırlar İran'da. Pakistan'da tanıştıkları Türk hayranı pilotlar onu aileleriyle tanıştırmak isteyince de Anna ile Yeni Delhi'de buluşmak üzere ayrılırlar.

Ancak orada da Anna'nın pasaportuna, yaptığı bir kazadan dolayı el konmuştur. İki ay da onu bekler Hindistan'da. Bakar ki daha uzayacak, ‘‘Anna, burada yollarımız ayrılıyor’’ der. ‘‘Ben gidiyorum, çünkü yeni yıla Katmandu'da gireceğim.’’ Bundan sonraki yolculuklarında hep yalnız olacak ve bunu hep tercih edecektir.

Bütün bu yolculuklara çıkmadan önce, 1960'ların iyi eğitim almış, bilinçli tüm kadınları gibi şıklık kavramını Batı klasiğinde bulmuş biridir Fatma Meral. Coco Chanel hayranıdır. Yola çıkarken de yine zamanın modasına uygun safari giysileri alır yanına. Sonra hepsini atar! Bu kültürüyle Asya'ya vardığında, onların giysilerinden, renklerinden büyülenir. Bol büzgülü eteğin rahatlığını, kimi ‘‘akıllı’’ toplumlarda erkeklerin de etek giydiğini farkeder. Ayrıntıları görmeye başlar; dili olan takılar, eşarplar, mesela Nepal'de ‘‘evliyim’’ diyen kolyeler, ona Anadolu'nun ‘‘Kocacığım sana küstüm’’, ‘‘Kaynanacığım seninle iyi geçinmek istiyorum’’ diyen oyalarını hatırlatır. Bu dili öğrenir.

HÁLÁ SEYYAHIM

Yolculuklar sonlara doğru Yeni Zelandalı eşi ressam ve seyyah Guy Horne ile birlikte sürecektir. Sonunda Türkiye'ye dönerler. İstanbul'u hiç düşünmezler bile. Gökova'da bir koyda duraklarlar. Bodrum'da sekiz yıl yaşarlar. Ancak Bodrum'da yüzlerce bara karşılık sadece bir tane kütüphane olması gibi nedenlerle, oğulları için Muğla'ya taşınırlar. O zamanlarda Muğla'da radyoaktif kömür kullanılmaktadır. Fatma Meral, binlerce dilekçenin beş ay süreyle Vali Lale Aytaman'a ulaşmasını ve sonunda uranyum üreten kömürün yasaklanmasını sağlar. Ancak, Muğla üç termik santralin zehirli dumanıyla ölürken, Turgut Özal şu talihsiz lafı etmiştir bir kere, ‘‘Bir Muğla Türkiye'ye feda olsun!’’ Sonraki durak Antalya'dır. Ama bir kenar mahalleyi seçerler. Oturduğu semtin adının ‘‘Dokuma’’ olması bir tesadüf, ama orada oturması değil. Çünkü havası daha temiz ve neredeyse köşeyi dönünce Antalya'nın dışında, kırlardasın.

Peki bütün bu sürekli yolculuk halinden sonra dönüşe nasıl karar verilebilir? ‘‘Karar vermek diye birşey yok aslında. Çünkü döndüğünde tam döndüğünü bilmiyorsun. Bugün de seyyahım ben. Şimdi buradayım. İki yılda bir Nepal'e uzanıp, yürüyüşlerimi yapıyorum yine. Eskiden yanımda daktilom vardı. Şimdi bir laptop ve bir de paraşüt verin bana, ister Alaska'ya, ister Boenos Aires'e indirin, bir hafta içinde tezgahımı kurar çalıştırırım. Yazılarımı da yazarım.’’

Regl evi nerede

diye soramadı

''Asya'da Türk kadınlığını farkettiğini'' söyleyen Fatma Meral'e, bunun ne anlama geldiğini soruyorum. Bir anekdotla cevap veriyor:

Yıl 1969. Kuzey Pakistan'da, Shitral Vadisi'nde, hálá Şaman geleneklerini sürdüren çok ilkel bir köy var:

Adı Kafirler.

Kadınları regl

dönemleri boyunca bir eve kapatıyorlar, bir gazeteci olarak onlarla konuşmak istiyor. Yollar karla kapalı. Vadiye uçakla indiğinde, ondan başka yabancı yok! Geldiklerinde turistler ve antropologlar

cipleriyle gidiyorlar Kafirler Köyü'ne.

Ama onun cipe

verecek kadar parası da yok! İki gün boyunca yürüyor; sonunda Kafirler'den önceki durağa ulaşıyor. Gece kalacak, ertesi sabah erkenden yola koyulacak. Ancak o gece düşünüyor: ‘‘Tamam, ben bu köye yarın varacağım da, 'Şu ev nerede?' diye nasıl soracağım!’’

Yapamayacağını anlıyor ve bunu tamamen Türk kültürü almasına bağlıyor. Nehrin karşı yakasına geçerek geri

dönüyor.

Himalayalar'da neden hep yalnızdı?

‘‘Anapurna

sıradağlarının bir noktasında barakada uyuyup, sabah erkenden yola çıktım. Güneş daha vadiye girmemiş. Kayalar ve buz gibi bir kurşunilik içinde yürüyorum. İçimde inanılmaz bir his, korku değil bu, doğa içinde korkarsan doğayla bütünleşemezsin, dehşete benzer birşey. Yürüyorum ama yerler buz, kayıyor, dikkat ediyorum.

Birden sol taraftan

bir güneş ışığı pıt diye dağların arkasında belirdi, vadiye vurdu.

On dakika içinde

koyu kurşinilik ışıl ışıl bir aydınlığa bıraktı

yerini ve buzlar çatırdamaya başladı ve çok kısa bir süre sonra, yüzlerce kuş gelip su içmeye başladı...

Ben burada

arkamdaki geliyor mu, düştü mü, yorgun mu derken, kendi anımı yaşayamıyorum...




Yorumları Göster
Yorumları Gizle