GeriGündem "İlk hastalarım oyuncaklarımdı"
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

"İlk hastalarım oyuncaklarımdı"

"İlk hastalarım oyuncaklarımdı"
refid:15103245 ilişkili resim dosyası

Ruhsal psikoloji özellikle de ilaç bağımlılığı, uyuşturucu bağımlılığı üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Özcan Köknel öğrencilik yıllarından emekliliğine kadar meslek yaşamı ve psikiyatrinin gelişim sürecini anlattı.

Uzm.Psk. Necmettin Gürsoy, toplumu davranış bozuklukları, ruh sağlığı, ilaç bağımlılığı gibi konularda bilinçlendirmek için çok sayıda eser ortaya koyan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı eski başkanı Prof. Dr. Özcan Köknel Hoca ile meslek hayatı ve psikiyatri üzerine konuştu.

- Meslek hayatına ne zaman başladınız? Psikiyatri mesleğini tercih etmenize sevk eden sebepler nelerdir?

Lisedeyken Sallabaş Kemal diye bir hocamız vardı. Bu hocamızın hedefi teknik üniversiteye olabildiğince fazla öğrenci yerleştirebilmekti. Hocanın da etkisiyle mühendis olabilmek için fen bölümüne girdim. Sonra bu mesleği çok da severek yapamayacağımı anladım. Daha sonra psikiyatri alanına yönelmeye karar verdim. Çocukken bezden oyuncaklarıma iğne yapardım. Hastalandıklarında tedavi ederdim. Babamın yakın ahbaplarından biri hükümet tabibiydi. Ondan da etkilendim ve doktor olmaya karar verdim. Tıp Fakültesi'ne girdiğimde amacım nöroloji ve psikiyatri okumaktı. Bu amaçla emraz-ı akliye ve asabiye adı altında ortak bir bölümde okudum.

- Neden nöroloji ya da psikiyatri?

İlk yıllar anatomi, histoloji, biyokimya gibi insanı bu bölümden soğutan dersler vardı. Yolda birine bir şey olsa, ya da bir sara hastası yolda düşüp bayılsa bir tıp talebesi olduğum halde, o durumda ne yapılacağını bilemiyordum. Patolojik anatomi diye önemli bir dersimiz vardı. Dersi Schwards adında Alman bir hoca veriyordu. Bir sömestr okula devam etmediğimden dersin bazı bölümlerini bilmiyordum. Sınavda yazılı sınav hariç diğerlerinden en yüksek notu aldım. Bunun üzerine hoca beni yanına çağırdı ve "Sen ne biçim öğrencisin bütün bölümlerden en yüksek notu almışsın yazılı bölümden kalmışsın. Yarın tekrar geleceksin" dedi. Ertesi gün tekrar sınava girdim. Hoca beni bırakmak için en zor konu olan beyin tümörlerinden soru sordu. Ben de beyin tümörünü anlatan 200 sayfalık bir kitabı ezbere biliyordum. Bu yüzden sınavda sayfalarca anlattım. Daha sonra hoca kâğıda baktı ve "Ben seni anlamamışım, daha dün kalacaktın, bugün pekiyi alacaksın." dedi. Nörolojiye geçmemde bu olay bana kuvvet verdi.

- Tıp fakültesini bitirdikten sonra ihtisasınız nasıl başladı?

Tıp fakültesini bitirdikten sonra babam devlet memuru olduğu için maaşlı asistanlık yapmak istedim. Fakat ne nöroloji de ne de psikiyatri de böyle bir imkân yoktu. Bir ara mikrobiyolojiye girdim, ama olmadı, paralı olmasına rağmen hiç hoşlanmadığım bir şeydi. Daha sonra Ankara'ya gittim, cildiye imtihanına girdim, kazandım ama yine istemedim. Fahri asistanlığa girmek zor olduğu için bari işçi sigortalarına gireyim, orada ihtisas yaparım dedim.

Ankara'ya gittim. İşçi sigortalarına başvurdum. Boş kadro yok dediler. Ankara'da dolaşırken babamın İş Bankası'nda müfettişken tanıştığı bir tüccarı gördüm. "Ne arıyorsun, burada?" diye sordu. Ben de işçi sigortaları kurumuna başvurduğumu ama iş bulamadığımı söyledim. Bunun üzerine bu beyefendi işçi sigortaları müdürünü tanıdığını söyledi ve telefonda müdürle konuştu. Müdür gelsin dedi. Adana'da yeni bir dispanser açılacakmış ve 4-5 tane pratisyenlik boşmuş. 1954'de hayatımda ilk defa torpille bir yere girdim. Bir sene kadar orada çalıştım. Oradayken tek amacım bir an önce ihtisasa başlamaktı. Halimden çok memnundum ama ihtisasım elden gidiyordu. 

O zamanlar sendikacılık yeni başlamıştı. Birkaç kere doğru dürüst işimi yapıyorum diye beni şikâyet ettiler. Adana'nın yerel gazetelerine çıktık. Adana'daki olaylardan sonra İhsan Şükrü Hoca'ya yazdım ve o da yanına çağırdı. Böylece Bakırköy'de ihtisasım başladı. Oraya girdikten sonra asistanlık, başasistanlık, doçentlik ve profesörlük şeklinde devam ettim. 

- Önceleri emrâz-ı akliye ve asabiye olan disiplinler şimdi psikiyatri ve nöroloji oldu. Psikiyatri, psikoloji ve nörolojinin gelişim seyrini kısaca anlatır mısınız?

"Kötü Ruh'dan Ruh Sağlığı'na" kitabımda bunu anlatmaya çalıştım. Milattan önceki çağlarda insana bakış, şu andaki bakışa daha yakın. Çünkü o zamanlarda Hipokrat psikolojik hastalıkların bedenle bir ilişkisi olduğu görüşünde. Daha sonra da Orta Çağda; Fahrettin Râzi ve İbn-i Sina şu çağdaki bakışa çok daha yakın. Mesela Râzi'nin üç ruh teorisi var. Hayvansal ruh, insanî ruh ve bitkisel ruhtan oluşuyor. 1970'li yıllarda Delayl ve Döniker adlı Fransızların yazdığı bir kitapta Râzi'nin bu üç ruh teorisi ele alınıyor.

İlk saha filozofları da 4 temel madde söylüyor. Toprak, su, hava ateş. Bugün doğada ne varsa insanın yapısında da aynı şeyler var. İlk Çağ filozoflarının gördüğü doğanın ve insanın temeli olan maddeler bugün bilimin ışığı altında gittikçe açıldı.  

İslam ülkelerine baktığımızda Selçuklularda Osmanlılarda akıl hastalarına yaklaşım çok önemliydi. İlk defa Kayseri'de açılan Kevser Nesibe Tıp Fakültesi hem tıp fakültesi hem hastane olmasıyla dünyaya örnek olmuş. Şifahaneler varmış. Edirne'deki akıl hastanesi de çok önemli. Çok önceleri Bergama'daki hastane, tıbbın modern görünümünü yansıtır. Hem bitkilerle, hem bedensel, hem ruhsal tedavilerin yanında grup terapileri, oyunla tedaviler uygulanıyormuş. Akıl hastalıkları konusunda, diğer Hristiyan ülkeleri dâhil hiçbir yerde Anadolu'daki gibi iyi bir tedavi uygulanmamış. II. Mahmut döneminde de yeniçeri ordusu kuruluyor ve orduya hekim yetiştirebilmek için bir tıp okulu açılıyor. Biz ancak bugün bunlardan bahsedebiliyoruz.  

- Bilimle din zaman zaman da olsa çatışma halinde gibi gösteriliyor. Bu konuda meslektaşlarınıza ne önerirsiniz?

Bilimle din çatışmaz. Bazen sanki varmış gibi gösteriliyor ama kesinlikle yok. İslam dininin en önemli özelliği insanı en kutsal varlık olarak görmesi. İnsanın toplumsal, bedensel ve ruhsal bir varlık olduğunu Allah huzurunda da bilim huzurunda da bilmesi gerekiyor. İkincisi bu işi iyi yapabilmesi için iki özelliğinin olması lazım. 

1-Psikoloji ve ruh bilimiyle alakalı, iyi bir eğitim alması ve o bilgiyi etik ve ahlak kuralları içinde uygulaması lazımdır. İyi bir uygulama ancak ve ancak iyi bir eğitim ve bunun etik kuralları içinde gerçekleşmesi ile olur.  

2- Çağdaş olabilmek içinde bulunduğun bilim dalının güncel olarak takip edebilmek. Güncel bilgilerden haberdar olmak ve kendimizi geliştirmeye çalışmak lazımdır. Tıpta duygusal zekânın kullanılması gerekiyor. Oturup mutlaka hastayı dinlemesi gerekiyor. Karşıdaki insana hiçbir önyargı olmadan bakmalısınız. Alkolik olabilir, cinsel tercihi farklı olabilir ama kendi düşüncelerini belli etmeden bütün bilginle biraz empati de kurarak, önyargısız dinlemelisin.  

Benim görevim orada onun ne hissettiğini bilebilmek ve kendi bilgim ölçüsünde ona yardımcı olacak bir şeyim var ise bu yardımı yapabilmek diye düşünmek gerekir. Sınırı çok iyi bilmekte yarar var. 

- İnsan beyninin anatomik olarak birçok kısmı ortaya çıktı. Hipokampus, amigdal, orta beyin, beyincik, arka beyin vs. Ama felsefî olarak hala çözülemedi. Bu şekildeki gizemini hep koruyacak mı? Nereye kadar?

Aşağı yukarı 55 senedir bununla ilgileniyorum. İlk girdiğim zamanla şimdiki zaman arasında çok fark var. Evvela makroskobik olarak gözle görünen kısımda beynin yapısıyla ilgilidir. Sonra teknolojinin zamanla gelişmesiyle hücrelerle, hücrelerin içindeki kimyayla ilgili olduğu görüldü. gelişti, hücrelerin içindeki kimyayla ilgilidir. Yani şu anda gelinen aşama o yapının dışındaki beyin kimyasının hem insanın normal yaşantısında hem de normal dışı yaşantısında etkili olduğunu gösterdi.  

Kalıtımla ilgili birçok şeyi biliyoruz. Bir insanın davranışının ortaya çıkmasında etkili olduğunu biliyoruz. Beynin morfolojik yapısına göre bir ayırım yapıyoruz. Hücresel olarak hormonal sistemini kimyasal olarak görüp tanı koyabiliyoruz. Yavaş yavaş biyolojiden psikolojiye gidiyoruz. Zekâsı şöyleydi, böyleydi diyebiliyor, ölçebiliyoruz. Kişinin belleğini, dikkatini ölçebiliyoruz. Bunun yanında bir çocuğun gelişiminde çevrenin önemini ölçen testler var. Yaratıcılığı, üretiliciliği ölçen testler… Bunları yorumlamada istenilen şey yapılabilir ama bana göre testlere göre, konuşmak ve objektif olmak gereklidir. Yorum değişebilir.

Senin verdiğin çağrışımlar benim verdiğim çağrışımla aynı olmayabiliyor. Baba dendiğinde hemen anne gelir benim aklıma, başkası hain der. Bu yüzden kavramlar da duygu yüklüdür. Kavramın bende uyandırdığı değer vardır. İşte bu yüzden kavramın özünde anlaşılması lazımdır.

- Meslek hayatınızda hiç unutmadığınız anılarınızı ve hatıralarınızı anlatır mısınız?

Fuat Göksel'le beraber doçentlik imtihanına girecektim. O sırada 27 Mayıs 1960 ihtilali oldu. İhsan Şükrü Hoca üniversiteden ayrıldı. Yeni bir yönetim geldi. Tekrar sınava girdik. Bir kere girdiğim dil sınavından "İhsan Şükri Bey iyidir" dediğim için kaldım. Tabi ki itiraz ettim, bir sene sonra cevap verdiler. İkinci sınavda beni bırakan kişi çıktı karşıma. Neyse jüri bana soru sordu gayet güzel hepsini cevapladım. Sıra ona geldi ve "Ben de bir soru soracağım" dedi. Yarım saat adli tıp sordu. Adli tıpla ilgili, hastalarla ilgili yasaları bilmediğimi düşünüyordu. Sınavı geçtim, sıra derse geldi. Dersi de 50 dakika içinde anlatmamız lazımdı. Derse başladım. 10 dakikada depresyonu anlattım. Arkadan Fuat Göksel hemen gizlice her iki yumruğunu sıkıp şakaklarına götürerek bana ipucu verdi. Meğer, depresyonda eleştroşokun da yapıldığını anlatmaya çalışıyormuş. Dersin en önemli anında onu öyle sallanırken görünce, "Oynattı mı bu adam?" diye düşünmüştüm.

Bir iki tane de hastalarla ilgili anı var. Bir hanım 1979'da Ecevit ve Demirel'in çatıştığı dönemde "Bunların çatışması benim beynimi etkiliyor" diye valiliğe bir dilekçe vermiş. Vali, bayanı beyin filmi çekilmesi için bir hastaneye göndermiş. Hastayı oradan oraya sevk etmişler. En sonunda kadını psikiyatri servisine getiriyorlar. Kadın oradaki hastaları görünce bana yumruk attı ve "Siz de onlarla berabersiniz" dedi.

Prof. Dr. Özcan Köknel kimdir?

 1928 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini değişik il ve ilçelerde, lise öğrenimini Kabataş Erkek Lisesi'nde yaptı. 1945-1946 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'ne girdi. 1951 yılında doktor oldu. Askerlik görevinden sonra bir yıl Adana Sosyal Sigortalarda hekimlik yaptı. 1954 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatr Kürsüsü'ne asistan olarak atandı. 1958 yılında uzman oldu. 1995 yılına kadar aynı yerde uzman, doçent, profesör olarak çalıştı. 1990-1995 yılları arasında I.Ü. Tip Fakültesi Psikiyatr Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı. 7 Aralık 1995'de emekli oldu.

1959-1960'da bir yıl süreyle Zürih'te "Kantonspital" Üniversite Kliniği'nde elektroansefalografi (EEG) bölümünde çalıştı. 1962-1963 yılları arasında bir yıl süreyle İtalya'da "Universita degli Studi di Milano Clinica Psychiatrica"da psikofarmakoloji bölümünde çalıştı. Laboratuvar ve klinik araştırma çalışmalarına katıldı. "Psikoz ve Psikonevroz Vakalarında Koku Sinirinin Elektrostimülasyonu" adlı tezle doçentliğe başvurdu. 1964 yılı Kasım ayında üniversite doçenti oldu. 1969 yılında profesör oldu. 1973't altı ay süreyle Londra'da kaldı. Bu arada alkol, uyuşturucu, uyarıcı madde ve ilaç bağımlılarının ayakta ve yatarak tedavi edildiği bütün kurum ve kuruluşları dolaşıp bağımlılık sorununu, tedavisini, bireysel ve toplumsal çözüm yollarını inceledi. Bilimsel çalışmalarında ve araştırmalarında gençlik sorunları, ruh sağlığı, davranış bozukluklarının ilaç tedavisi, ilaç bağımlılığı alanlarında yoğunlaştı. Kırkı yerli yüz elliden fazla kongre, seminer ve toplantıya katıldı. Gazetelerde, dergilerde, bireysel ve toplumsal ruh sağlığı alanına giren konularda yüzden fazla makalesi yayınlandı. Radyolarda ve televizyonlarda aynı alanda yüzden fazla konuşma gerçekleştirdi.

Ödülleri

Ulusal dört bilimsel derneğin ve uluslararası bir derneğin kurucusu olmasının yanında bir derneğin de onur üyesidir. Bugüne kadar yaptığı araştırma, çalışmaları ve yayınladığı kitaplarla dört ödül almıştır.

Türk Toplumunda Bugünün Gençliği (TRT Ödülü, 1970)
Cumhuriyet Gençliği ve Sorunları (Yunus Nadi Ödülü, 1979)
Esrar Bağımlılığı (Biyo-Psiko-SosyalYönleri) (Sedat Simavi Ödülü, 1983)
Altin Kitaplar Ödülü (1991)

Kitapları

2000'li Yılları Algılamak, Akıl ile Düşünce Gücü, Çatışan Değerlerimiz, Dolu Dolu Yaşamak, Gülerek Bilgilenmek, İnsanı Anlamak, Kişiler, Korkular, Ruhsal Çöküntü Depresyon, Şiddet, Yaşamın Zaferi.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle