GeriGündem İdam sözünü bir daha ağzımıza almamalıyız
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İdam sözünü bir daha ağzımıza almamalıyız

İdam sözünü bir daha ağzımıza almamalıyız

27 Mayıs İhtilali’nin üzerinden tam 59 yıl geçti. Sonunda Başbakan Adnan Menderes ile başlayan idamlar Türkiye’de demokrasinin de infazı oldu. Gazeteci-Yazar Altan Öymen, o günlerde yedek subaylığını yapan 28 yaşında bir gazeteciydi. 1961 Anayasası hazırlanırken Kurucu Meclis’te görev aldı. Ve Yassıada sürecini yine bir gazeteci olarak izledi. Altan Öymen ile 59 yıl önceye gittik, o günlere nasıl gelindi, ihtilal engellenebilir miydi ve Yassıada’da neler yaşandı, konuştuk. 

- İhtilal olduğunda neredeydiniz?

28 yaşındaydım, Ankara’da Kocatepe’de Binektaşı Sokağı’nın köşesindeki apartmanda oturuyorduk. Evliydim ve bir çocuğumuz vardı. Bir gürültüyle uyandık. Yatak odamızın duvarı yumruklanıyordu. Ortalık aydınlanmamıştı. Eşim Aysel ile niçin uyandırıldığımızı anlamaya çalıştık, deprem mi, yangın mı olmuştu ya da komşularımızdan biri mi hastalanmıştı? Kapıyı açtım, durum anlaşıldı, ihtilal olmuştu. Tüm apartman ayaktaydı. Herkes birbirine bir şeyler söylüyordu. Bir de radyo sesi işitiliyordu. Belli herkesin radyosu açıktı. Çocuklar apartman içinde koşturuyor, “İhtilal, ihtilal” diye bağırıyordu.

- Beklenen bir gelişme miydi?

Haftalardan beri lafı ediliyordu ama olmayacağı varsayılan bir şeydi.

- O sırada bir de yedek subaydınız, değil mi?

Evet, yedek subaylığımı bitirmek üzereydim. Terhisime 2-3 hafta kalmıştı, iznim de vardı. Evdeydim ama radyodan bildiri yaptılar, “Kimse sokağa çıkmayacak” dediler. Askerler müstesnaydı. Kendi birliklerine gidebilirlerdi. Zaten gitmeleri gerekiyordu. Bir gazeteci olarak canıma minnet. Üniformamı giydim, çıktım. Yürüyorum, sokaklar bomboş. Bütün pencereler açık. Bir tek ben varım ve üstümde üniforma var. Üniforma yüzünden alkışlayanlar oluyordu. Sabahları bir servisimiz vardı. Benim birliğim Ordonat Okulu’ydu. Benim gibi bir takım subaylar oraya gelmiş, servisi bekliyorlardı. Bir jeep durdu, içindeki binbaşı bana “Asteğmenim nereye gidiyorsun” dedi. Söyledim. “Biz sizi oraya götüremeyiz ama Harbiye’ye gidiyoruz” dedi. Bindim, Harp Okulu’na gittik. Orası ana-baba günü. Arabalarla bir kısım siyasiler alınıp Harbiye’ye getirilmişler, resmi adıyla ‘koruma altına’ alınıyorlar. Aslında gözaltına alınıyorlar.

- Bu arada gazetecisiniz, üstünüzde asker üniformasıyla rahatlıkla meslektaşlarınıza haber atlatıyorsunuz...

Büyük bir avantaj tabii. O sırada izlenimlerim oluşuyor, üniformalı olmasam gidemezdim oralara...

- Peki öncesine gidelim, 27 Mayıs’a nasıl gelindi?

Türkiye’de çok partili demokratik hayat 1945’te başladı. İlk iktidar değişikliği 14 Mayıs 1950 genel seçiminde oldu. O zamana kadarki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yerine, Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Celâl Bayar geçti. Başbakanlığa da DP kurucularından Adnan Menderes getirildi. Başlangıçta demokratik mekanizmaların işlemesi umut vericiydi. DP’nin ilk çıkardığı kanunlardan biri basın özgürlüğünün sınırlarını genişletti. Bir başka kanun, af kanunuydu. Nâzım Hikmet dahil, bazı siyasal suçların cezalarını kaldırdı. Muhalefet ile iktidar arasında medeni ilişki örnekleri görülmeye başladı. 1953’ten itibaren ise o gidişin tersine adımlar atıldı. Örneğin 1953’ün son ayında Meclis’ten bir kanun çıkarıldı ve CHP’nin mal varlığına –Ulus gazetesinin matbaaları dahil- el konuldu. 1950’de bir ölçüde liberalleşmiş olan basın mevzuatına, iktidarı eleştirmeyi güçleştirici hükümler konuldu. Millet Partisi kapatıldı. Siyasi partilerin ve vatandaşların toplantı ve gösteri özgürlüğünü kullanması, fiilen yasaklandı. O arada, hâkimler hakkında da kanunları, iktidarın istediği gibi yorumlayıp uygulamaya yöneltmek için, bir mevzuat değişikliği yapıldı. O vakte kadar, kıdemli hâkimlerin, yaş haddini aşmadıkları sürece, kendi istekleri olmaksızın emekliye ayrılmaları mümkün değildi. Yasa değişikliğiyle mümkün hale getirildi. Yani bir anlamda o durumdaki hâkimlerin dokunulmazlığı kaldırıldı…  

- Ancak kitaplarınızda altını çizerek bahsettiğiniz gerginlik asıl 1960’ın Nisan ayında iktidarın Meclis’te ‘Tahkikat Encümeni’ adıyla bir Meclis Komisyonu kurmasıyla tırmandı… Nasıl bir komisyondu, anlatır mısınız?

O komisyon –hepsi iktidar partisi milletvekili olan- 15 üyeden oluşuyordu. Adı, o zamanki deyimle ‘Tahkikat Encümeni’ydi. Ve yapacağı ‘tahkikat’ın iki hedefinden biri Meclis’in ana muhalefet partisi CHP’ydi, öteki de –kuruluş önergesindeki adıyla- ‘bir kısım basın’dı. Komisyon, o iki hedef hakkında hazırlanan iddiaları soruşturmak için, belirli adli yetkilerle de donatılacaktı. Gerektiğinde herkesi sorguya çekecek, gazeteleri kapatabilecek, siyaseti yasaklayabilecekti. Belirli hallerde, sorguladığı kişileri hapse de atabilecekti. 18 Nisan 1960’da kurulan komisyon, daha ilk günden tüm ülkedeki siyasi faaliyetleri yasakladı, ayrıca Meclis görüşmelerinin yansıtılması da dahil, birçok konuya yayın yasağı koydu. Sonrasında yetkileri daha da genişletildi.

- Ve gösteriler başladı…

Tabii. Bütün bunlar, başta üniversiteli gençler olmak üzere bir kısım vatandaşların demokratik gösterilere teşebbüs etmelerine neden oldu. Hükümet, bunları önlemek için komisyonun (Tahkikat Encümeni) yanında bir de sıkıyönetim ilan etti. Bütün bu gösteriler sırasında İstanbul olaylarında iki öğrenci ölmüştü. Birçok öğrenci yaralanmıştı. Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kuşatan güvenlik güçlerine ateş emri verildi. Yaralananlar oldu. 5 Mayıs’ta Ankara’da 555K olayları yaşandı.

- 5 Mayıs, saat 5’te Kızılay’da...

Evet... O gösterinin parolası öyleydi. Onun başlangıcına ben de arkadaşlarımla beraber katılmıştım. Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın, bakanların da gelip gördüğü gösteri. Sonra da Harp Okulu öğrencileri de yürüyüş yaptı. Gene Kızılay’da Atatürk Bulvarı’nda. Sonra yüksekokullar tatil edildi. Ve bu ortamda 27 Mayıs’a gidildi. O sabah radyoyu açanlar Milli Birlik Komitesi adındaki bir askeri komitenin yönetime el koyduğunu açıklayan bildiriyi işitti.

- Şunu sormak istiyorum: DP iktidarı, ‘Tahkikat Encümeni görevini bitirdi’ açıklamasını 10-15 gün önce yapsaydı, 27 Mayıs ihtilali gerçekleşmeyebilir miydi?

Bardağı taşıran son damla Tahkikat Encümeni’nin kurulmasıydı. 18 Nisan’da o Encümen kuruldu. Daha sonra da bir yetki kanunu çıkarıldı. Yetkileri genişletildi. Gerginlikler arttı. Bu gerginlik tırmanması nasıl durdurulabilirdi? İktidar da o soruya cevap arıyordu. Somut öneri hukukçu Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’den geldi. Başgil, aslında Demokrat Parti’ye yakın bir akademisyendi. Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın bulunduğu bir görüşmede,  “Hükümetin istifası ya da kabine değişikliği yoluyla olayları yumuşatabilirsiniz” dedi. Fakat Celal Bayar reddetti. Bu öneri gerçekçiydi. Bazı adımlar atılabilirdi, ki geçmişte atılmıştı. 1954-55’teki olaylarda ve daha sonralarında ‘bahar havaları’ diye adlandırılan zamanlar yaşanmıştı. Muhalefet ve iktidar partileri birbirleri için iyi şeyler söylemişti. Politik deyimle birbirlerine çiçek atmışlardı. Ortalık yumuşamıştı. Mesela, Aydın Menderes’in anılarında vardır, babası Adnan Menderes bir uçak kazasından dönüyor, Ankara garında onu karşılama töreni yapılıyor, bizzat İnönü de karşılıyor onu. İnönü ve Menderes, beraber fotoğraf vermişlerdi. Bunun arkası gelebilirdi. 

- “Tahkikat Encümeni’nin neden olduğu gerginlik bu tür girişimlerle engellenebilirdi” diyorsunuz.

Evet, bir görüşme süreci başlatılabilirdi. Bu yapılamadı. Menderes, “Tahkikat Encümeni görevini bitirdi” sözünü sarf ettiğinde vakit artık çok geçti. Ayrıca, o Encümen, Meclis tarafından kurulmuş bir Encümen’di ve “Benim görevim bitti” sözünü Encümen söylemeliydi. Belki 27 Mayıs’tan en az 10-15 gün önce yapılacak öyle bir açıklama, 27 Mayıs’ı engelleyebilirdi. 25-26 Mayıs günlerinde ihtilalciler açısından bakıldığında da vakit artık çok geçti. Başlangıçta, başkanlığı kabul ettirebilecek general bile bulamıyorlardı. Yeteri kadar hazırlıklı değillerdi ama ihtilalden önceki haftada artık hazırlıklarını artırmışlardı. Klasik deyimle “ok yaydan çıkmış” gibiydi.

- Siyasi krizi Türkiye, darbe değil seçim yoluyla aşmış olsaydı ülkede tırnak içinde ‘darbe geleneği’nin yerleşmesini önler miydi?

Tabii ki, önlerdi.

- 12 Eylül olmaz mıydı mesela?

Bunlar birbirinden etkilenmiştir. Daha önceki Talat Aydemir girişimleri de öyle... Fakat 27 Mayıs öncesinde özgürlüklerin ortadan kalkışıyla, seçim kanununda yapılan değişikliklerle, ‘Bunlar seçim yapmazlar’ izlenimi yerleşmişti. İktidar böyle olmayacağına ikna edemiyordu kimseyi. 1957’de örneğin, muhalefet olan üç parti ittifak yapacaktı. Çünkü o zaman illere göre çoğunluk usulü geçerliydi. Bu, çoğunluktaki partiyi, aldığı oyların çok üstündeki bir oranla Meclis’e sokuyordu. Yani ‘temsilde adalet ilkesi’ne çok aykırı bir durum vardı. “Birleşirsek yapabiliriz” diye düşündüler muhalifler. Anlaştılar ama seçime çok kısa bir zaman varken, Demokrat Parti bir kanun çıkardı, partilerin ittifak etmesini yasakladı. Bu ittifak yapılsaydı, seçim sonuçları gösterdi ki DP’nin oyu 47’ye düşecek, iktidar değişecekti. 

 

 

İdam sözünü bir daha ağzımıza almamalıyız

Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

 “BİR DÖNEM DAHA KALALIM”

- Askeri yönetim ilan edildi. Kimlerden oluşuyordu?

Hepsi değişik rütbelerden subayların üyesi olduğu 38 kişilik bir komite oluşmuştu. Adı Milli Birlik Komitesi’ydi. Başkanı o sırada emekliye ayrılmakta olan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’di. Büyük kısmı sivillerden oluşan ama içinde birkaç subay da bulunan bir hükümet kurdular. 

- Amaç neydi?

Açıkladıkları amaçları şuydu: Bir Anayasa değişikliği yapılacak ve demokratik hak ve özgürlüklerin garanti altına alınacağı bir güvenli düzen kurulacaktı. Bu hedefe en kısa zamanda ulaşılacaktı. Ve askerler en kısa zamanda yönetimi yeniden sivillere devredeceklerdi. O sürecin de yaklaşık bir yıl içinde tamamlanması öngörülüyordu.

- Askerin içinde bu konuda aynı düşünmeyenler var mıydı?

Vardı. Büyük kısmı bir yıl sonra görevi sivillere devretmeye hazırdı ama içlerinden üçte birini oluşturan bir kısmı, ‘Bir dönem daha kalalım, ülkenin ihtiyacı olan reformları da yapalım’ görüşündeydi. Sonuçta bu bir ihtilaf haline geldi ve 13 Kasım 1960’da, yani 27 Mayıs’tan yaklaşık 5.5 ay sonra, komitenin çoğunluğu, ‘Bir dönem daha kalalım’ görüşünü savunan 14 üyeyi tasfiye etti. Bunun için, Başkan Gürsel tüm komitenin görevine -ihtilal metotlarıyla- son verdi. Sonra 23 üyeli yeni bir komite kurdu. Görevlerine son verilen üyeler, dış ülkelerde büyükelçilikler nezdinde danışmanlıklara tayin edildi.

1961 ANAYASASI DOĞRU DÜRÜST BİR ANAYASAYDI

- Gürsel başkanlığındaki ‘Yeni Milli Birlik Komitesi’nin 23 üyesi seçime gitme kararlılığındaydı. Komitenin önde gelenleri, ‘Kurucu Meclis’i oluşturmaya karar verdi… Ve siz de o Meclis’e seçilenlerden biriydiniz…

Büyük kısmı sivillerden oluşacak bir Temsilciler Meclisi, seçim yoluyla kurulacaktı. Yeni Anayasa ile yeni bir genel seçim kanunu hazırlayacaktı. Milli Birlik Komitesi, “İkinci Meclis” işlevini görecekti. İki Meclis birlikte, ‘Kurucu Meclis’i oluşturacaktı. Birinci Meclis’in yani Temsilciler Meclisi bölümünün seçilmesinden itibaren, sürecin tüm aşamalarına gerek hukuki, gerek siyasi güvenceler getirilmişti. Çıkarılmak istenen tüm yasaların tasarı ve önerileri, önce benim de üyeliğine seçildiğim Temsilciler Meclisi’nde görüşülüyor, sonra İkinci Meclis’e gidiyordu. Kabul edilen metinler, devlet başkanının onayıyla yasalaşıyordu. En öncelikli yasa çalışması, Anayasa’nın hazırlanmasıydı. Yoğun bir çalışma yapıldı. Batı demokrasilerinin tüm anayasaları masaya konuyor, üzerinde çalışılıyordu.

- Ve Anayasa metni ortaya çıkıyor. Siz kitabınızda 1961 Anayasası’nı demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olma yolundaki en önemli belge olarak tanımlıyorsunuz…

Evet, öyle düşünüyorum. Demokrasinin temellerini atan, güvencelerini oluşturan bir anayasaydı 1961 Anayasası. Halk oylamasına gidildiğinde yüzde 61,7 oyla kabul edildi. Her şey, bir yıllık takvime uygun olarak gidiyordu.

HERKESİN BAŞI ÖNE EĞİKTİ

- Ve idamla sonuçlanan yargılamalar başladı… İlk duruşma gününde Çetin Altan ve Yaşar Kemal ile birlikte gazeteci olarak Yassıada’ya gidiyorsunuz… Ankara’dan tanıdığınız siyasetçiler, önünüzden geçerek sanık sandalyesine yürüyor. İlk izleniminizi anlatır mısınız?

Bir kere çok üzücü bir manzara. Yargılananların aileleri geliyor. Bir spor salonu. Bir kısmı gazeteci olarak tanıdığımız insanlar. Bir devrin iktidar partisinin üyeleri. Ayrıca bir Savcı var. Çok sert ve özel hayata ilişkin iddialar öne sürüyor. Biri bebek davasıydı, biri başka bir ülkeden hediye edilen bir tazıyla ilgili dava. İkisinin de görülmekte olan ana davaların konusuyla hiçbir ilgisi yok. Tamamen özel konuların, sanıkları küçük düşürmek için gündeme getirildikleri görülüyordu.

- Büyük çoğunluk o davalardan idam cezası çıkmasını beklemiyordu. İdam kararları nasıl verildi, hangi akla hizmet edildi?

İdam cezası o sırada mevzuatımızda vardı ama mahkemede idam cezasının verilmesi halinde o cezanın Milli Birlik Komitesi’nce kaldırılması imkânı vardı. Yani, “Nasıl olsa kaldırılır o cezalar” diye düşünülüyordu. Ama şöyle bir durumun ortaya çıktığı sonradan anlaşıldı: Ordu içinde bir kısım subay komiteye baskı yapıyordu. Diyorlardı ki, “İdam cezaları infaz edilmezse, bu, ihtilalin zaafı sayılır”. Aslında komite çoğunluğu idam yapmama eğilimindeydi, sivillerin de başta İsmet Paşa olmak üzere çok büyük bir kısmı, idamlara kesin olarak karşıydı. Bunu açıkça belirtiyorlardı. Ama işte, son dakikada bir kaç Milli Birlik Komitesi üyesi fikir değiştirdi ve üç idam cezası onaylandı.

- Halktaki yansıması nasıl oldu?

İdamlar olduğunda Konya’daydım. Kurucu Meclis’in son zamanlarındayız, görevimiz bitecek. Sabah çarşıdan geçiyorum, kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Herkesin başı öne eğikti. Sessiz bir matem havası vardı. Her taraf böyleydi. Bu sonuç, başta, ölenlerin aileleri ve yakınları olmak üzere, tüm Türkiye’de, yıllarca süren acılara neden oldu. Ayrıca, demokratik açıdan, dünyanın o sıradaki en çağdaş anayasalarından biri olarak hazırlanan ve halk oylamasıyla kabul edilen anayasanın getirdiği kazanımlara büyük zarar verdi. Eğer o anayasa süreci başlangıçta tahmin edildiği gibi, idamsız, infazsız tamamlanabilseydi, bunun idam yanlılarının iddia ettiği gibi, herhangi bir sakıncası olmayacaktı. Daha sonraki hükümetlerin uyguladığı barışma ve yaraları sarma gayretlerinin sonucu olarak, ülke siyaseti, yeniden sağlıklı bir yola girecekti. Nitekim daha sonraki gelişmeler de gösterdi, Yassıada mahkemesinin verdiği hapis cezalarının hiçbiri 4 yıldan fazla sürmedi. Ceza alanların siyasi hakları iade edildi. Siyasi af çıktı, bir kısmı yeniden milletvekili seçildi. Birlikte milletvekilliği yaptıklarımız oldu. Menderes de, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan da, haklarındaki ceza infaz edilmeseydi, isterlerse siyasi hayata yeniden dönebileceklerdi. Daha sonraları bir başka zor dönemin ardından Süleyman Demirel, Bülent Ecevit dahil birçok siyasetçinin döndüğü gibi… Kısacası, idamlar, hem insanlara hem de demokratik hayatımıza çok büyük zarar verdi. Yıllar sonra, başta Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi üç gencimizin, daha birçok genç insanın idamı, söyleşimizin konusu dışında. Ama o olaylarda da 1961’deki o üç idamın açtığı yolun etkisinin büyük olduğu unutulmamalı. Hal böyleyken, ben şuna hayret ediyorum: Ülkemizde çok şükür kaldırılmış olan idam cezasının yeniden kabul edilip uygulamasını isteyenler hâlâ var. Bunu nasıl telaffuz ediyorlar, anlamakta zorlanıyorum. Özellikle vurgulamak istiyorum: Ülkemizde artık herkesin yakın geçmişimizi hatırlamasında ve o ‘idam’ sözünü, bir daha hiç ağzına almamasında sayılamayacak kadar çok fayda vardır. 

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle