GeriGündem Halkın yaptığı dedikodu biz yapınca biyografi olur
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Halkın yaptığı dedikodu biz yapınca biyografi olur



Emel ARMUTÇU

Son kitabıyla Aydın Doğan Vakfı Tarih Ödülü'nü alan İlber Ortaylı

Profesör İlber Ortaylı, tarih okutturan kitaplarıyla tanınıyordu. Öğrencilerin sevdiği hoca, hitabet ve espri gücüyle de, konferansları dolduran adamdı. Kitap okunan ve tarih konuşulan bir evde doğan Ortaylı'nın ne olacağı, daha ilkokuldayken belli olmuştu. Pan Yayınları'ndan çıkan son kitabı Osmanlı Toplumunda Aile ile Aydın Doğan Vakfı Tarih Ödülü'nü alan Ortaylı, 1965'te öğrenci olarak girdiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde halen hoca. O tarihe, öğrencileri ise ona bayılıyor. Çünkü o ‘‘gayretli bir muallim...’’

İlber Ortaylı, 1947 yılında, uçak mühendisi bir baba ile Rusya'da edebiyat okumuş bir annenin oğlu olarak Avusturya'da doğar. Baba uçak mühendisidir ama mesleğinden pek hazzettiği söylenemez; dolayısıyla masa başı bir görev alır ve hayatını Rusça'dan tarih çevirileri yapmaya adar. Dört çeviri kitabı vardır ve bazı çevirileri de Tarih Kurumu'nun yazmaları arasındadır. Anne ise Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde öğretim görevlisi olunca, İlber Ortaylı'yı bugün tarih profesörlüğüne ve neredeyse tarihten başka hiçbir şey konuşmamaya getiren ortam, o doğmadan önce hazırlanmış olur.

Tarihle ilk kez, daha okuma yazma bilmezken kendisine anlatılan menkıbelerle tanışır. Babası sık sık müzelere götürür, abideler gösterir, tarihlerini anlatır, çocuklarına şiirler okutur. Ayrıca ilkokul çağlarında onların rastladığı öğretmenler, tarihi çok iyi bilirler, sabırla anlatmayı severler. Mesela Ortaylı'nın ilkokul öğretmeni, Yiğit Gülöksüz'ün annesi Şefika Gülöksüz'dür ve onun anlattığı olaylar dizisi, üniversite yıllarına kadar yeter Ortaylı'ya. Tabii tarih bilmek bir yerde doğal yetenek de gerektirir, bu da onda vardır. Yoksa Türkiye gibi sivil tarihin bilinmediği ve resmisinin de sevilmediği bir ülkede tarihçi olmak o kadar da kolay değildir.

Evet, tarihin konuşulduğu ve tarih konuşan insanların gelip gittiği bir evde büyür. Avusturya yıllarını yaşı itibariyle pek hatırlamaz. Aile o küçükken İstanbul'a, ardından Ankara'ya taşınacaktır. İstanbul Avusturya Lisesi'nde bir süre okuyan İlber Ortaylı, Ankara'ya taşınınca, Profesör Gazi Yaşargil gibi insanların mezun olduğu Atatürk Lisesi'ne başlar. Lise, sağcısıyla solcusuyla sorumlu, dürüst ve mesleklerinde iyi olan öğretmenlerle doludur. Ankara ise o zamanlar ‘‘sempatik, şık bir Balkan kenti’’dir. Cumhuriyetin imkanlarıyla yaratılmış kültürel aktivitesi olan, bugünkü gibi sıkıcı olmayan bir yerdir. Ortaylı'ya göre 1970'li yıllardan itibaren ‘‘çekilmez’’ hale gelir. Çünkü 12 Mart ve hava kirliliği, elele verip pek çok aydını, entelektüeli kaçırmıştır başkentten.

35 YIL AYNI OKULDA

Tarihçi olacağına daha ilkokulda karar veren Ortaylı, yine de liseden sonra kendine bir meslek hazırlamak ister ve SBF'nin İdari bölümünü bitirir. Şerif Mardin, Halil İnalcık, Mümtaz Soysal, Seha Meray, İlhan Tekeli, Mübeccel Kıray gibi hocalarını hiç unutmaz. Onların sınıfından pek çok tarihçi çıkar; Zafer Toprak, Mehmet Ali Kılıçbay, Ümit Arslan... Ardından Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yeniçağ Tarihi bölümünde okuyan Ortaylı, önemli bir tarih merkezi saydığı Şikago Üniversitesi Tarih bölümünde M.A. derecesi alır, Filoloji açısından önemli olan Avusturya'da okur, çok gezer (Dolayısıyla çok bilir!) ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde, Tanzimat Döneminde Mahalli İdareler konulu tezle doktor olur (1974). 1979'da da doçent.

Yani 1965 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, nam-ı diğer Mülkiye'nin kapısından içeri öğrenci olarak adımını atan Ortaylı, daha sonra öğretim üyesi olarak tam 35 yılını bu kurumda geçirir. Hálá İdare Tarihi Profesörü olarak geçirmektedir. Tabii 12 Eylül'den sonraki istifasını ve bir süre Avrupa üniversitelerinde misafir profesörlük yapmasını saymazsak... Son kitabı Osmanlı Toplumunda Aile'den önce, İstanbul'dan Sayfalar ve İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı gibi kitaplarıyla tanınır.

Tarih, devamlı bir antrenmandır ona göre. Top oynamadan önce nasıl sıkıcı bir antrenman kısmı varsa tarihte de öyledir. Dil mesela; Osmanlıca öğrenmek sıkıntıdır, iyi bir tarihçi olmak için bu sıkıntıya katlanmak gerekir. Böyle çok sıkıntı çeker Ortaylı: Sayısını bilmediği pek çok dil mesala. (Evet, sayısını sordum, bilmiyorum, dedi. Ama bayıldığı dilleri saydı, Rusça, Arapça, Latince, Farsça. İngilizce ve Almanca'yı ise hiç sevmediğini ama Almanca'nın daha zengin bir dil olduğunu söyledi).

FAZLASI SAPITTIRIR

Birilerine tarih nedir diye sorsanız, ona göre ‘‘Zamanı, toplumu anlamak için’’ türünden epistomolojik cevap verirler. Oysa onun için tarih, bir nostaljinin gereği: ‘‘Nostalji itici bir güç ama tabii orada kalırsan kötü. Azı yarar, fazlası alkol gibidir, sapıtırsın’’. Tarihe bakarken kendisini en çok heyecanlandıran şeyi ise ayıramıyor; çünkü cevap ‘‘Herşey!’’ At arabası da, resimler de, yemek de, diplomasi de... Falan sülalenin şeceresi de bir muhaberenin cereyan tarzı da... Üç yıldır, Moskova Lomonosov Üniversitesi Asya Afrika bölümünde, penceresinden bakınca Kremlin'in görüldüğü bir salonda ders veriyor. Rus öğrencilere de bayılıyor, çünkü onlar da tıpkı Türk öğrenciler gibi tembel ve zeki.

Bir de şu var, hayatından tarih çıkınca, geriye ne kalıyor? Hiçbir şey. Eve gidince de tarih okuyor. Ya arkadaşlarla sohbetler? ‘‘Tarih konuşuruz. Dedikodu yapınca da illa babasına, dedesine gidiyoruz, çok iyi oluyor.’’ Yani Ortaylı dedikoducu bir insan! ‘‘Yok canım, biz yapınca onun adı biyografi olur, halkın yaptığı dedikodudur!’’

Ortaylı bir yaşında. Bugün bazıları onun ‘‘tatar prensi’’ olduğunu sanıyor ama o ‘‘Prens değilim, Kafkasya'dan gelen Mirza soyundanım’’ diyor.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle