GeriGündem Evin içinde 25 yıl mektuplaştılar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Evin içinde 25 yıl mektuplaştılar



Serhan YEDİG

Felsefeci Hüseyin Batuhan ve unutamadığı sevgili eşi Turan Hanım

Turan Hanım, Romancı Orhan Pamuk'un yakını, felsefeci Reichenbach ile Heimsoeth'in gözde öğrencisi. Binlerce sayfa mektup, 30 cilt güncenin şöhretsiz yazarı.

Masanın üstünde tomarla duran, dünyanın dört bir yanından postalanmış İngilizce, Fransızca, Almanca binlerce eski mektup, 82 yıllık bir ömrün serüvenini anlatan ciltler dolusu günce, etrafa saçılmış solmuş fotoğraflar hep aynı kişiye ait. 1996'nın bir bahar günü Heybeliada Sanatoryumu'nda, yaşadığı gibi sessizce hayata veda eden Turan Pamuk'a.

İşte bu büyük arşiv her gün sevgi dolu ışıl ışıl bir beyinde yeniden harmanlanıp, canlı birer görüntüye dönüşüyor. Ardından bir tükenmez kalemin ucundan yerleşiveriyor beyaz sayfalara. ‘‘Yazdıkça o günleri yeniden yaşıyorum sanki’’ diyor 80'ini deviren felsefeci Hüseyin Batuhan. Batı'da Tolerans Fikrinin Gelişmesi, Bilim ve Şarlatanlık, Modern Mantık, Uğur Felsefe Öğreniyor gibi alanında yankı yaratan kitaplardan sonra, şimdi hayatının en zor eserini kaleme aldığını anlatıyor.

Zor, çünkü bu bir aşk hikayesi. Dahası farkedilmeden göçüp giden sıradışı bir entelektüelin portresi. Aynı zamanda 57 yıl birlikte yaşanan bir insanı, ölümünden sonra, günlük ve mektuplarında yeniden keşfetme serüveni. Ve telaffuzu zor bir pişmanlığın itirafı.

KÜTÜPHANEDE AŞK

‘‘Bilgisiyle, kültürüyle o bir Everest ise ben ancak Uludağ olabilirim. O hayattayken saygı gösterdiğim için dokunmadığım günlüklerini okudukça karıma çok büyük haksızlık yaptığımı düşünüyorum. Bunları o yaşarken gün ışığına çıkarmalıydım. Ama biliyorum, o kesinlikle izin vermezdi; çünkü aşırı denebilecek kadar mütevazı bir insandı.’’

Hüseyin Batuhan, daha sonra eşi olacak Turan Hanım'la 1939 Eylülü'nde, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nün kitaplığında karşılaştı. 18 yaşındaydı. Üniversiteye yeni başlamıştı. Turan Hanım ise son sınıfta okuyor, kitaplıkta çalışıyordu. Naziler'den kaçıp Türkiye'ye sığınan ünlü felsefeci Reichenbach'ın gözde öğrencisiydi. Cemal Reşit Rey'den de piyano dersleri alıyordu.

Batuhan, bir gün Jean Marie Guyau'nun kitabında anlayamadığı sözcüğü yüksek sesle yanındaki Galatasaray mezunu arkadaşına sordu. ‘‘Bilmiyorum’’ dedi arkadaşı. Sonra, beklediği cevap kütüphane memurundan geldi: ‘‘Galiba, anlamına gelir...’’

Almanca'dan sonra kan ter içinde öğrenmeye çalıştığı Fransızca'yı Galatasaraylı'dan iyi bilen bu genç hanım Batuhan'ın ilgisini çekmişti. İlk fırsatta mezun olduğu okulu sordu. Amerikan Kız Lisesi'ni duyunca ‘‘Vay canına, İngilizce de biliyor’’ dedi kendi kendine. Kız kendisine Fransızca'nın kaynağını sorunca da afilli bir cevap yapıştırdı: ‘‘Baudelaire'i aslından okumak için öğrenmeye çalışıyorum.’’

Turan Hanım da şairin hayranıydı. Mustafa Kemal'le Yalova'da karşılaştığında elinde Les Fleurs du Mal (Kötülük Çiçekleri) olduğunu, ne okuduğu sorulduğunda mahcubiyetinden cevap veremediğini anlattı gülerek.

Bu hayranlık ve merak iki genci kısa zamanda birbirine yaklaştırdı. Batuhan, yedi yaş büyük arkadaşına ‘‘abla’’ mı, yoksa ‘‘hanım’’ mı diye hitap etmesi gerektiğini düşünürken aşık olduğunu farketti.

Pamuk Ailesi'ne yaptığı bir geçmiş olsun ziyareti sırasında, hiç beklemediği anda şap diye dudağından öpülünce seranata gerek kalmadan derin bir aşkın içinde buldu kendisini.

İlk küçük anlaşmazlık, aralarında 56 yıl devam edecek ilginç bir alışkanlığın kapısını açacaktı: Turan Hanım sevgilisine ilk mektubunu (Fransızca) 24 Ocak 1940'ta yazmıştı. Daha sonra evlenene kadar her gün bir, bazen iki mektup veriyordu ona. Aynı çatı altında yaşadıkları tam 25 yıl boyunca aynı yoğunlukta devam etti mektuplar. En kısası dört, en uzunu tam 40 sayfaydı.

Eşi bakkala giderken bile 'belki bir daha görüşemeyiz' diye sevgiyle uğurlayan Turhan Hanım 1996'nın 7 Mart'ında zafiyet tanısıyla hastaneye kaldırıldı. Ambulansa bindirilirken son kez el salladı kocasına. Batuhan ağır bir grip geçirdiği için evden ayrılamamıştı. Dokuz gün sonra da öldü.

24 ÜLKEDEN 87 MEKTUP ARKADAŞI!

Ölümü izleyen ilk altı ay her gün eşinin mezarına gitti Hüseyin Batuhan. Onu düşündü durmaksızın. İki yıl sonra aklına ağabeyinin evinde sakladığı mektuplar, günlükler geldi. Hepsini Heybeliada'ya taşıyıp okumaya başladı.

1933'te bir mektup arkadaşı kulübüne üye olan Turan Hanım, yıllarca 24 ülkeden 87 kişiyle mektuplaşmıştı. Aldığı tüm mektupları da saklamıştı. Türkiye'deki arkadaşlarına yazdığı mektupların yanısıra ilki 550 sayfa olmak üzere, ortalama 100'er sayfalık 30 cilt günce bırakmıştı geriye.

Yıllarca el sürmediği günceleri, mektupları okudukça eşini yeniden keşfetti Hüseyin Bey. Almanca, İngilizce, Fransızca cevap mektuplarının satır aralarında eşinin yazdığı mektupları araştırdı. Ve biyografi için kalemi eline aldı.

1000 SAYFALIK BİYOGRAFİ

Turhan Hanım'ın arkadaşlarından çoğu hayatta değildi artık. Yaşayan ikisini aradı başka mektup bulma umuduyla. Kolej arkadaşı Kaya Hanım ‘‘Ben hepsini yaktım’’ dedi. Felsefe'den arkadaşları Ahmet Bey ise ‘‘Eşim çok kıskançtır, yakmış’’ cevabını verdi.

Kalanlarla yetindi. Birinci cildi eşinin öğretmenleriyle mektuplaşmalarından, 1941'e kadar aralarındaki yazışmalardan, güncelerden yararlanarak bir yılda tamamladı. Alt katında yaşayan, harıl harıl kendi romanını bitirmeye çalışan dostuna okuttu; düzeltmeleri yaptı ve yayınevine teslim etti. Ardından ilk kez Turan Hanım, olanca canlılığıyla rüyalarına girmeye başladı.

Geçen yıl 1941-1958 arasını anlatacağı ikinci cilde başladı. İki hafta içinde bu bölümü de bitirdikten sonra 1958-1996 arasını anlatacağı son bölüme geçecek. ‘‘Bir Zamanlar Bir Turan Vardı’’ tamamlandığında 1000 sayfayı bulacak.

‘‘Asıl ilginç olan ne biliyor musunuz? Bir insanın birbaşka insanı bu derece tutkuyla sevebilmiş olması! Bu biyografiyi okunmaya değer yapan da bu. Evet, bir zamanlar bir Turan vardı!’’

Onunla susmak bile zevkliydi

İnsanların birbirine 57 dakika katlanamadığı bir dünyada 57 yıllık bir beraberliği anlamak zor. Sizi birbirinize bağlayan neydi?

- Şaşırtıcı şekilde tüm zevklerimiz, yaşam alışkanlıklarımız birbirine uyuyordu. Okuduğumuz yazarlar, dinlediğimiz besteciler, sevdiğimiz ressamlar, yürüyüş alışkanlığımız...

Bu kadar fazla uyum sıkıcı olmadı mı?

- Hayır. Karşılıklı suskunluk dönemleri bile zevkliydi.

Aşkınızın uzunluğuyla çocuk yapmamanız arasında bir bağlantı var mı?

- Aslında bir Bach orkestrası kuracak kadar çocuğumuz olsun istemiştik. Fakat Turan'ın küçük bir ameliyat geçirmesi gerekiyordu. Erteledik ve unuttuk. Hatırladığımızda çok geç olmuştu. Bu konuya gereken önemi vermediğim için sonra çok pişman oldum.

Sizden önce, başkalarına yazılmış aşk mektuplarını okurken kıskançlık hissine kapıldınız mı?

- Ona olan sevgim zedelenmedi. Zaten,uzaklardaki insanlarla sadece mektuplaşmış.

Turan Hanım'ın 60 yaşından sonra ölüme gitmeyi seçmesi çok düşündürücü. Aşkın bile bu kadar kötülüklerle dolu bir dünyayı katlanılır hale getiremediğini düşünüyordu herhalde.

- Çok hassastı. Dışarıdan bakıldığında, baharda papatyaların açmasına sevinebilen, dostlarıyla birlikte olmaktan hoşlanan biriydi. Ama iç dünyasında farklıydı. Benim aksime dindardı. Ölümü yaklaşan kader olarak görüyordu. ÊOkuyucularınızdan, Turan Hanım için istediğiniz birşey var mı; çok sevdiği bir eseri onun anısına dinlemeleri, bir şiiri okumaları ya da gökyüzüne beyaz bir balon bırakmaları gibi...

- Nasıl Çehov'u, Turgenyev'i okurken ya da Schubert'i dinleyip 31 yaşında öldüğünü hatırladığınızda hüzünlenirseniz, bu kitabı okurken de hüzünleneceksiniz. Ama Türkiye'de duyguların çok köreldiğini hissediyorum. Bana sorarsanız, kimse sizin söylediğiniz kadar etkilenmeyecek...

FOTOĞRAF: Sebati KARAKURT


Yorumları Göster
Yorumları Gizle