GeriGündem Erkek de danseder!
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Erkek de danseder!

Elli yıl önce Yeşilköy Pansiyonlu İlkokul'da, Türk Hükümeti'nin İngiltere'den davet ettiği ünlü balerin Dame Ninette de Valois sayesinde baleyle tanışan bir avuç çocuk, bugün 60'lı yaşlarını yaşıyor. Ankara Devlet Opera ve Balesi yönetimi, Türk balesinin ellinci yılı nedeniyle, Türkiye'nin bu ilk balet ve balerinlerinin peşine düştü. Adreslerini, telefon numaralarını buldu, onlara ulaştı. İlk bale sanatçıları, anlamlı bir organizasyonla Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in elinden ödüllerini aldılar. Aralarında baleyi seneler önce bırakmış olanlar da var, yaş haddinden emekli edildiği güne kadar sahneye çıkanlar da. Hepsinin hikayesi başka. Ortak noktalarıysa baleye duydukları aşk!

1950 yılında Ankara'daki konservatuarda bale bölümü açılınca, Yeşilköy grubundan, aileleri ikna edebilen 14 çocuk, hiç bilmedikleri bir kentte bale okumaya gelir. Bu dizide, Türk balesinin temeline ilk tuğlaları koyanların, her türlü zorluğa rağmen binayı gittikçe yükseltenlerin hikayelerini bulacaksınız.

Emekli olduğu 65 yaşına kadar sahneye çıkan Engin Akaoğlu, 1946 yılında 15 yaşında bir ticaret lisesi öğrencisiyken sinemada bir film izler. Kısacık bir bale sahnesi vardır filmde. Ve bu sahne içine bale aşkının düşmesine yeter: ‘‘Kadınların balerin olabildiğini biliyordum ama bale yapan erkek görmemiştim hiç. Sonra baleyi nerede öğrenebilirim diye araştırmaya başladım. Konservatuvara gittim, bizde böyle bir bölüm yok dediler. Birgün Taksim Halkevi'nin önünden geçerken Madam Arzumanof'tan bale dersleri diye bir yazı gördüm. Hemen derslere başladım. O zaman ayakkabı yok, bale giysisi yok. Kilotla, şortla giriyordum derse.’’

Bir yandan okul, öte yandan bale. Annesi gizli gizli bale dersleri aldığını öğrenince ağaca bağlayıp döver oğlunu. Yine de sanat ağır basar Engin Bey'de. Zamanının çoğunu Ses Tiyatrosu'nda geçirmeye başlar. Orada modern dans yapan Eşref Kolçak ve Yılmaz Duru'yu izler. 1947'de Muammer Karaca Tiyatrosu'na girer, orada danseder:

1950'de Ankara'da Devlet Opera ve Balesi açılınca İstanbul'la bağlarını koparır. Orada okumaya başlar. 1957'de Muhsin Ertuğrul tarafından Londra Kraliyet Akademisi'ne gönderilir. İki sene İngiltere'de, ardından Danimarka'da bale eğitimi görür.

EVLİLİK ENGEL OLDU

Sakin bir mizacı olmasına rağmen, dansettiği için kendisiyle alay edenlere sert tepkiler verir Engin Bey: ‘‘Ses Opereti'nde dansederken arkadaşlarım alay ederdi benimle. Köçek mi oldun, erkek dans eder mi derlerdi. Biraz kabadayı oldum ben de. Erkeğin de dans edebileceğini anlatana kadar biraz kafa göz yardık. Serde gençlik var tabii. Halbuki esas erkek dans eder. Bütün Türk erkekleri dans eder, kişiliklerini ispat etmek için.’’

Engin Akaoğlu 1971'de Ankara'dan birtakım insanlarla İstanbul Balesi'ni kurmak için doğduğu şehre gelir. Bu kez bale hocasıdır. Daha sonra 1985'te İzmir Balesi'nin, ardından da Mersin Balesi'nin kuruluşunda yeralır.

Devam etseydi, balenin yıldızlarından biri olabilirdi denilen Tacide Deliktaş da, diğerleri gibi önce Pansiyonlu İlkokul'da sonra da Ankara'daki konservatuarda okudu. Yani, o da Dame Ninette de Valois'nın Türk Balesi için seçtiği ‘‘İlk 29 çocuk’’tan biri. Ancak 16 yaşında aynı okulun trompet bölümünden bir gence aşık olup evlendi ve eşinin isteği üzerine baleyi bıraktı. 17 yaşında çocuk doğurdu: ‘‘O kadar aşıktım ki, baleyi ne kadar sevdiğimi anlayamıyordum. Hocalarım geri dönmem için çok ısrar ettiler.’’ Peki eşiniz sizi baleden kopardığı için üzüntü duyuyor muydu diye sorunca gülüyor: ‘‘Tam tersine gurur duyuyordu, benim aşkım yüzünden baleden bile vazgeçti diyordu.’’

Deliktaş, 17 yıl süren evliliği boyunca baleden hiç kopmadı, bütün temsillere gitti, balerin arkadaşlarıyla görüştü. Eşinden ayrıldıktan sonra özel kurslarda bale hocalığı yaptı. Vücudu esnekliğini yitirdiği için dansedemiyordu, ama temsillerde karakter rollerine çıktı. Bir süreden beri de İstanbul Opera ve Balesi'nde, sahne gerisinde teknik işlerle uğraşıyor.

ÇOK GÖZYAŞI DÖKTÜ

Uzun yıllar dansettikten sonra nota yazımı konusunda uzmanlaşan Yüksel Çapanoğlu da baleyi meslek seçerek ailesini telaşlandırmış: ‘‘Ailem küçük kızlarının baleyle ilgilenmesinden memnun oldular önce. Ama işi ciddiye aldığımı anlayınca baleden aldılar. Sonra o kadar çok gözyaşı döktüm ki, Ankara'ya konservatuara göndermek zorunda kaldılar.’’ Konservatuarı bitirip Ankara Devlet Opera ve Balesi'nde çalışmaya başlayınca ilk hayalkırıklığını yaşar: ‘‘Çok gençtik. Altı kişi mezun olup opera binasına geldik. Ne yapabiliriz ki diye düşündük. Bizi bir süre operalarda oynattılar. Zaman zaman bizim çok ciddi bale eğitimi aldığımızı unuttular ve figüran olarak kullandılar. Her seferinde de gözyaşı dökerdik, bunun için mi mezun olduk diye.’’

Yüksel Çapanoğlu baleye o kadar aşıktır ki, Yeşilçam'dan gelen teklifleri elinin tersiyle iter: ‘‘Bir prodüktör film teklif etti, ben de gülerek reddettim. Prodüktör dedi ki, sen biliyor musun Galatasaray'dan Yeşilçam sokağına kadar kuyruk oluyor genç kızlar bu iş için. Ama pişman değilim, yeni baştan yaşayacak olsam yine bu hayatı yaşamak isterim.’’ Çapanoğlu daha sonra Londra'ya gidip dans notası konusunda eğitim görür; 1992 yılından beri Mimar Sinan Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi konservatuarında ders veriyor.

KİMSE BALE DEMEDİ

Sekiz yıldır konservatuarda hocalık yapan Ayla Önal, işin bir başka yönünü anlatıyor: ‘‘Okuldayken gözümüz baleden başka hiçbir şeyi görmüyordu. Meğer bale bölümünün kızları, yani bizler okulun en gözde kızlarıymışız. Herkes bizi öyle bulurmuş.’’ Önal, heyecanını ilk günkü gibi barındırıyor. Öyle ki, hiçbir bale gösterisini koltuğuna rahatça gömülüp seyredemediğini söylüyor: ‘‘Sahnedeki dansçıyla birlikte benim de bütün adalelerim gerilir.’’ Önal klasik bale okumuş ancak modern dansa merak salmış. Sait Sökmen'le iki sene boyunca dans tiyatrosu koymuşlar sahneye. En büyük korkusu, hiç başına gelmemiş ama, sahnede düşmek: ‘‘Gerçi düşen arkadaşlar oldu, o kadar da korkunç bir şey değil. Zaten bizim sahneler o kadar perişan ki...’’

Ve Gülen Tekebaş... O kadar küçüktük ki, ne yaptığımızı bilmiyorduk diyor Gülen Hanım: ‘‘İlk başladığımızda bize çok yabancı gelen hareketler yaptırıyorlardı. Sürekli gülüyorduk. Farkında değildik, ama milli bale kuruluyordu. Basın bizimle çok ilgileniyordu. Bize ne olacaksınız diye sorduklarında kimse dansçı demedi. Mesela ben terzi olacağım dedim. Başka biri futbolcu dedi. Böyle bir haldeydik.’’

Ailesinden ayrılıp Ankara'ya gittiğinde sekiz yaşındadır. Çok küçük olduklarından, geleceğin balerinlerine bakmaları için özel dadılar tutulur: ‘‘Bize ilk tutulan dadı peşimizde koşmaktan o kadar bıkmış ki, bir gün ‘anneleriniz sizi başlarından atmışlar, pisliklerinizi ben temizliyorum' demişti. Saatlerce koro olarak ağladık. Ben annemin beni sevmediğini sandım uzun yıllar.’’

SAHNEYE ÇIKAN DELİK

Baleye başladıklarında hepsi küçücük birer çocuk oldukları için, ilk yıllara ilişkin anıları hep yaramazlık üzerine. Oya Aruoba, Cahit Külebi’den yedikleri sıra dayağını anlatırken gülüyor: ‘‘Birgün yemekhaneye giderken bir delik gördük. Merak edip içine girdik. Meğer o delik sahneye çıkıyormuş. Rahmetli Cahit Külebi hepimize sıra dayağı çekti. Benim neredeyse hergün kulağımı çekerdi. Çünkü merdiven trabzanlarından kayarak inerdim.’’

Hüsnü Sunal da Engin Akaoğlu gibi baleye Madam Arzumanof'un yanında başladı, Ankara konservatuarıyla devam etti. İngiltere Kraliyet Balesi'ne eğitime gittiğinde yaşadığı bir olayı unutmuyor: ‘‘Çok ağır provalara katılıyorduk. Parasız olduğumuz için her öğün kıymalı patates yiyorduk. Sonunda provaların birinde Meriç gıdasızlıktan düşüp bayıldı.’’ Oradayken bale tarihinin bir dönüm noktasına da tanık olmuşlar. Nureyev Sovyetler'den kaçıp gelince, bir sene birlikte çalışma imkanı bulmuşlar. Sunal'ın kızları Zeynep Odabaşı ve Ayşen Sunal da balerin: ‘‘Zeynep Ankara'da prima balerin. Ayşen, Belçika Kraliyet Balesi'nda altı senedir baş dansçı. Belçika Kraliçesi bir Türk'ün başdansçısı olduğunu görünce çok şaşırmış.’’







Yorumları Göster
Yorumları Gizle