GeriGündem Erdoğan neden bu kadar kızgın?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    29
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Erdoğan neden bu kadar kızgın?

Erdoğan neden bu kadar kızgın?

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Anayasa Mahkemesi'nin Can Dündar ve Erdem Gül için verdiği 'tahliye' kararının ardından yaptığı açıklamaları değerlendiren Hürriyet Daily News Genel Yayın Yönetmeni Murat Yetkin, Radikal'de şu yazıyı kaleme aldı:

Erdoğan kızgın, kızgınlığını gizlemiyor da, ama acaba kızgınlığı sadece iki gazeteci meslektaşımızın tahliyesinin yolunu açan Anayasa Mahkemesi'ne ve onları 92 gün tuttuktan sonra bırakan 14'üncü Ağır Ceza'ya mı?

Aslında bunu ilk defa yapmıyor Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan.
Ne zaman bir kaç gün ülke dışına gidecek olsa, gündemin ortasında el bombasının pimini çekip atar gibi öyle bir konu bırakıyor ki, o dönene kadar ne hükümet, ne muhalefet başka bir şey tartışamıyor.
Gittiği yerden de küçük müdahalelerle kendisi dönene kadar o ateşin hep sıcak kalmasını sağlıyor doğrusu.

Dünkü çıkış yargı kararlarınaydı.
Anayasa Mahkemesi’nin 25 Şubat’ta gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutukluluklarını hak ihlali ilan eden kararına ne saygı duyuyordu, ne de ona uyacaktı.
Gerçi Cumhurbaşkanı o karara uymazsa neyin değişeceği konusunda somut bir örnek de yoktu ama, önemli olan Erdoğan’ın tepkisinin şiddetini göstermek istemesiydi.
Sadece Anayasa Mahkemesi’ne değil, daha önce onları tutuklayan Silivri’ye kapatan İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi'ne de kızgınlığını saklamadı.
Mahkeme pekala kendi tutuklama kararında direnip AYM’yi “boşa çıkarabilirdi”, tahliyeler yanlış olmuştu.
Çünkü, AYM’nin kararının aksi yönde olmasına karşın, Cumhurbaşkanı'na göre “bunun ifade özgürlüğü ile alakası yoktu”; “Bu casusluktur” diye ekledi.

Üstelik bunu davanın hala görülmekte olduğunu söylemesine rağmen yaptı.
Zaten bu iddiayla suç duyurusunda bulunan da –bazı AK Partililerin “Bize fatura etmeyin demesine karşın- avukatı Muammer Celaloğlu aracılığıyla Erdoğan’ın kendisi olmamış mıydı?
Neyse ki tahliye beraat sayılmazdı, dava devam ediyordu.
Belli ki Cumhurbaşkanı, 14’üncü Ağır Ceza'nın hiç değilse karar aşamasında kendisi gibi düşünüp gazetecileri askeri casusluk suçundan mahkum etmesini, içeri atmasını bekliyordu.
Bu sözlerin Ankara siyasetinde yargı üzerinde baskı tartışması başlatması şaşırtıcı olmaz.
Erdoğan kızgın, kızgınlığını gizlemiyor da, ama acaba kızgınlığı sadece iki gazeteci meslektaşımızın tahliyesinin yolunu açan Anayasa Mahkemesi’ne ve onları 92 gün tuttuktan sonra bırakan 14’üncü Ağır Ceza'ya mı?

Son iki haftadır Ankara’da olup bitene şöyle bir bakarsak, aslında Erdoğan’ı kızdıracak başka nedenlerin varlığını da görebiliriz.
Haydi şu anda kurucu kadro vefasından çok uzak akraba muamelesi gösterilen Bülent Arınç ve diğer eski ağır topların iki hafta önceki çıkışını saymayalım.
Ne de olsa kurucu üçlünün diğer üyesi Onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ankara’ya gelip Erdoğan’ı arayıp, yemek yemesinden sonra bir de Arınç ve diğerleriyle yemek yemesiyle o ateş daha alevlenmeden söndürüldü.
En azından görüntü böyle. Ama tek başağrısı o değil gibi.

Mesela Erdoğan’ın 1 Kasım seçimlerinden bu yana ilk defa başkanlık ettiği 22 Şubat toplantısında ciddi bir dış politika tartışması yaşandığı bilgileri var. Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın haberine göre, hem Suriye politikası masaya yatırılmış, hem de İsrail ve –sıkı durun– Mısır ile ilişkilerin geliştirilmesi gereği.
Oysa son bir kaç yıldır, özellikle de Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı'nı üstlendiği 2009’dan itibaren dış politikadan Erdoğan-Davutoğlu sorumlu, başkası değil.
Bu toplantıdan bir gün sonra Davutoğlu’nun El Cezire’ye verdiği mülakatın 23 Şubat’ta yayınlanması da dış politika konusunda AK Parti bünyesinde, en üst katlarda yaşanan sancıyı ortaya koyacak türden.

Malum, Erdoğan 19 Şubat’ta ABD Başkanı Barack Obama ile konuştuktan ve PYD konusunda görüş ayrılıklarının devam ettiğini saptadıktan sonra 20 Şubat’ta İstanbul’da dünyaya Türkiye’nin Suriye’de de operasyon yapabileceğini duyurmuş ve ABD ile NATO ile, yani Batıyla ittifak ilişkilerini sorgulamıştı.
Başbakan Davutoğlu Arap dünyasına hitap eden El Cezire mülakatında Türkiye’yi Suriye’de kara harekatına teşvik eden Arap ülkelerine ne kadar güvenilebileceğini net şekilde sorguluyor, Türkiye’nin tek başına (ki bunu NATO olmadan diye okuyun lütfen) Suriye’de bir harekata girmeyeceğini söylüyordu.
Dışişleri son haftalarda harıl harıl ağırlığın yeniden Avrupa Birliği’ne verilmesine vesile olması umuduyla 7 Mart’ta Suriyeli göçmenler üzerine yapılacak toplantıya hazırlanıyor.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar da 27 Şubat’ta “17 Şubat şehitleri anma toplantısında” yaptığı konuşmada "Üzgünüz, sinirliyiz, kızgınız” diye kararlılık sözü veriyor, ancak “Asabiyetimiz aklımızın önüne geçmeyecek” diyerek adeta “vurarız, kırarız” söylemlerine fren koyuyordu.

Belki çok yansımıyor medyaya siyasetin sıcaklığı nedeniyle ama, Ankara’da bir bürokratik atamalar sorunu yaşanıyor gibi.
Buna benzer bir durumu en son DSP-MHP-ANAP koalşisyonu döneminde görmüştü tecrübeli gazeteciler.
Valiler kararnamesinden tutun da, bazı bakanlıkların müsteşarlıklarına, genel müdürlüklerine, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek tarafından söz verilen süre geçtiği halde hala vekaleten yönetilen Hazine’ye ve asıl tartışmanın yakında yaşanacağı Merkez Bankası başkanlığı ve para kurulu üyeliklerine dek...

Bu henüz su yüzüne çıkmamış kısmı.
Cerattepe ise ayrıca bakılmayı hak ediyor.
Artvin’de bir süredir oradaki maden işletmesinin genişletilirken çevreye zarar vermemesi için protestolar yapılıyor, madenin sahibi de sürmekte olan mahkemeye karşın işleme devam ediyor, halk polis ve jandarmayla karşı karşıya geliyordu.
Oysa daha bir süre önce Artvin’den dahi oy almış olmaları övünç kaynağı olmuştu AK Partililer için.

Başbakan Davutoğlu’nun kendisiyle görüşmek isteyen Artvin heyetini kabul edeceğini açıklaması başta havuz medyası, iktidardaki belli çevreleri rahatsız etmişti.
Görüşmeden bir gün önce, ki o da 23 Şubat’a denk geliyor, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu Meclis’te toplantı yapılacağını ama “Geri adım atılmasının söz konusu olmadığını” açıklıyordu.
Bir bakıma Bakan, bir gün sonra 24 Şubat’ta Başbakanın Artvin konusunda alacağı her karara “geri adım” ipoteği koymuş oluyordu.
Ama bir gün sonra Davutoğlu, mahkeme sonuçlanana dek Cerattepe’deki işlemleri durdurduğunu açıklayıverdi.
Kimilerine göre bu bir ‘iyi polis-kötü polis’ oyunuydu ama, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 27 Şubat’ta çıkıp Artvin’deki protestocuları “yavru Geziciler” olarak nitelemesi, bakış farkını yansıtıyor gibiydi.

Arada 25 Şubat Anayasa Mahkemesi ve 26 Şubat’ta gazetecileri tahliyesi gelişmeleri var.
Yine 27 Şubat’ta Başbakan Davutoğlu’nun Meclis’teki bütçe konuşmasına geliyoruz bu defa.
Muhalefetin kışkırtıcı bir şekilde “AK Parti’nin lideri kim” sorusuna cevaben Davutoğlu öyle bir ifade kullandı ki, hükümet yanlısı basın ikiye bölündü.
O ifade, adeta siyaset üstülüğü çağrıştıran “Efsanevi kurucu lider” ifadesiydi, oysa kendisi misyonu sürdüren seçilmiş genel başkanıydı partinin, şimdiki lider oydu.
Erdoğan efsane olarak anılmaktan çok, sistemi değiştirip başkan olmayı istiyor.
Belki de o yüzden dün hükümet yanlısı gazetelerin bir kısmı aynı cümleyi “Efsane”, bir kısmı da “Liderlik” bölümünden görmüştü.

Başa dönersek, Erdoğan’ın kızgınlığının ne sadece gazetecilerin tahliyesine neden olan yargı kararlarıyla sınırlı olduğu, ne de boşuna olduğu sonucuna ulaşmanın mümkün olduğunu görürüz.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle